Başlıktaki soru, son 10 gündür bütün büyük medya tekellerinin başlıca konusu. CNN Türk, HaberTürk, NTV ve diğerlerinin tartışma programlarında, hiçbir HDP temsilcisine yer verilmeksizin, bu soru tartışılıyor. HDP’nin neyi amaçladığı, ne yapmaya çalıştığı, Doğu Perinçek gibi, tek siyasal becerisi sürekli dönmek olan birisine soruluyor. Dün, AKP kapatma davasının “iddianamesini biz yazdık” diyen Perinçek’in ağzından her gece defalarca “HDP kapatılmalı” çağrıları yapılıyor. 

HDP’ye galiz hakaretler edilen, HDP seçmenleri hakkında ahkâm kesilen bu programlarla murat edilen HDP’yi yıpratmak, dışındaki siyasal partilerden yalıtmak, kriminalize etmekti anlaşılan. Ama nihayetinde dönüp HDP’ye yaradı bütün bunlar. Çünkü HDP’nin Yürüyüşü bir kez başladığında, HDP’nin meşru demokratik zemindeki ısrarını, kararlılığını tüm ülke gözleriyle gördü. Üzerinde çokça söz tüketilen Kürt halkının HDP’ye olağanüstü desteğinin, bütün polis-jandarma engellemelerini aşacak güçte olduğu görüldü. AKP-MHP fiili koalisyonu tarafından nefessiz bırakılan bir ülkede, HDP’nin nefes alanları açma çabası ilgiyle ve sempatiyle karşılandı.

Hukuksuzluğun hukuk haline getirildiği bir ülkede, bir anayasa profesörünün, Mithat Sancar’ın, demokrasi için yollara düşmesi toplumun geniş kesimlerinde yankısını buldu. Kendisi de adaletsizliğin en ağırlarına maruz kalarak eşini kontrgerilla katliamında yitirmiş Pervin Buldan’ın Edirne Hapishanesi önünden yükselttiği adalet talebi etkili oldu. Edirne’den İstanbul’a, Hakkari’den Van’a, oradan Bitlis’e ve Diyarbakır’a ilerledikçe, yürüyüşün aldığı halk desteği de daha belirgin hale geldi. 

Binbir bağlarla saraya bağlı büyük medya tekellerinin estirdiği yalan rüzgârı, HDP’nin yürüyüşünün estirdiği özgürlük rüzgârı karşısında dağılıp gitti. 

HaberTürk TV’de Didem Arslan’ın itirafı, HDP’nin yürüyüşünün medya ambargosunu zorladığını gösterdi. “Burası bir kamu televizyonu değil, sonuçta biz kamu kuruluşu değiliz, özel bir sektörüz, bu bir tercihtir, bu tercihin nedenleri öyle ya da böyle farklıdır, bu ekranda da HDP’liler zamanında olmuştur” gevelemeleri, aslında artık gözlerden gizlenemeyen “Alo Fatih” düzeninin açıkça itirafıydı. “Ana akım” denilen mecraların nasıl da toplumdan, hayattan koptuğunun, izlenmeyen kanallara dönüştüğünün sırrı bu Saray talimatlı yayıncılıkta gizliydi. Devletten her türlü desteği aldıkları halde toplumdan teveccüh görmeyen bu yayıncılık, “ana akım” adını da hak etmiyor artık. 

Kaldı ki, özel bir yayın kuruluşu olmak hiçbir TV kanalını haberciliğin evrensel ilkelerinden azade kılmaz. Cevap hakkı bunların en önemlilerinden birisidir. 5 yıldır bu kanalların tümünde HDP’siz HDP tartışmaları bıktırıcı bir ritüel gibi devam etmektedir. Doğan Grubu, Bodrum’daki yat marinasını kaybetmemek üzere saraya boyun eğdiğinde bu yolu da açmıştı. Keza HaberTürk’ün sahibi Turgay Ciner Hopa Limanını, Silopi Termik Santralini bu iktidar döneminde aldı. Tekelci medyanın ekonomik ilişkileri, bu yayın kuruluşlarını binbir zincirle Sarayın yayıncılık ilkelerine bağlıyor. 

Ama, dipten gelen başka bir dalga var artık. Değişim çoktan başladı. Muhalefeti siyasal şiddet ile bastırmanın sınırlarına dayandı. 31 Mart’ta yenilen, 23 Haziran’da tarihinde ilk kez bir seçimden 2. parti olarak çıkan AKP dağılma, parçalanma sürecine girdi. 7 Haziran sonrasında egemen güçler tarafından AKP’ye yama olarak eklenen MHP de eriyor. AKP-MHP fiili koalisyonunun ortak oyları dahi artık %40’larda geziniyor. Değişim artık her günün olgusudur. Değişime direnç hiç kuşkusuz çok şiddetli olacaktır. Ama değişim yönünde ittiren toplumsal dinamikler birleşmeyi, demokratik bir ittifak oluşturmayı başarırlarsa, nihayetinde Türkiye’nin 7 Haziran 2015 ertesinde sokulduğu karanlık tünelden çıkarılması mümkündür. 

HDP, 1 Haziran’da açıkladığı “Tutum Belgesi” ile böyle bir değişimin temellerini ilan etmişti. Devam eden yürüyüşü ile de halkta değişim taleplerinin ne denli biriktiğini ortaya koyuyor.