AKP bir seçim partisi olarak, bir kitle partisi olarak güç yitirdikçe, bir tarikat ve cemaatler koalisyonu olarak, din devletini kurma amaçlı güçlerin bir ortak cephesi olarak güç devşirmeye yöneliyor. Necip Fazıl Kısakürek’in  1950’lerde başlattığı Siyasal İslamcı “davanın” günümüzdeki sürdürücüsü olarak, dini devlete tam hâkim kılmaya, Türkiye’yi bir din devletine dönüştürmeye çalışıyor. Bu amaçla siyasetin meşruiyet kodlarını da adım adım “yurttaşın oyu”ndan “dinsel değerler”e doğru çekiyor.

ANAYASANIN SAHİPSİZ BİR MADDESİ

Anayasanın 24. Maddesi’nde “Kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramaz” yazmasına rağmen, Erdoğan, Merkez Bankası’nın faiz indirme kararlarını “ortada nas var” diyerek açıkça dini hükümlere dayandırdı.

Yine aynı maddede, “Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya zorlanamaz” yazdığı halde, Enes Kara’nın video mesajı ve intiharı, cemaat ve tarikatlara ait binlerce kaçak ve resmi yurtta, gençlerin ibadete ve dini ayinlere katılmaya zorlandığını ortaya koydu. Enes Kara’nın mesajı, bu yurtların birer vicdani baskı ve zorlama merkezi gibi işlediğini gösterdi.

24. Maddede, “Kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz” yazdığı halde, Diyanet İşleri Başkanlığı sistematik biçimde “deizme ve ateizme karşı” açıklamalar yapmakta, bu inanç ya da inançsızlık biçimlerini ve dolayısıyla bu yurttaşları suçlamaktadır.

Aynı maddede, “Kimse siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlamak amacıyla dini veya din duygularını… istismar edemez ve kötüye kullanamaz” denildiği halde, AKP’li İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Bize bunları Allah yaptırıyor” diyerek tam da bu maddenin yasakladığı şeyi yapmıştır.

Son bir örnek; yine 24. Maddede, ilk ve ortaöğretim dışında zorunlu din dersi olamayacağını söylemesine rağmen, Diyanet’in zorlamasıyla, okul öncesi eğitimde de zorunlu din dersi dayatılmaktadır. Kısacası AKP iktidarı (MHP’nin de desteğiyle) Anayasanın 24. Maddesi’nin her satırını, her cümlesini sistematik olarak ihlal etmektedir. Bu icraatlar aynı zamanda AKP’nin zihnindeki “sivil” (!) Anayasanın kodlarını da ortaya koymaktadır.

HER TARİKAT BİR HOLDİNG

Her biri gayrı resmi birer kapitalist holdinge dönüşmüş olan tarikatlar, sınırsız bir serbesti içinde hareket etmekte, devlete kadro alımlarında kendilerine ayrılan kontenjanı mensuplarıyla doldurmaktadırlar. Her bir tarikat, kendisine ait yüzlerce iş yerinden ve konuttan kira toplamakta, dershane, yatılı Kur’an kursu ve yurt işletmekte, hatta kimileri hastane, üniversite gibi daha karmaşık yapıları idare etmektedir. Bu yurtların sağladığı ekonomik nemanın, kadrolaşma yönünden de işlevlerinin olduğu açıktır. Vakıf ve derneklere bağlı statüde yüzlerce özel yurdun yanı sıra, Enes Kara olayında da ortaya çıktığı gibi, hiçbir resmi denetime tabi olmayan, “özel ev” görünümü altında çalıştırılan binlerce kaçak yurt da bulunmakta, bunlar iktidarın onlara sağladığı dokunulmazlıktan faydalanmaktadırlar.

Ayrıca doğrudan AKP’ye bağlı TÜRGEV, TÜGVA gibi kimi vakıflar da devlette etkin kadrolaşma, devleti parselleme amacıyla kullanılmaktadır. KPSS’de yüksek puan alan, kamu görevlerine hak kazanmış gençler mülakattan elenmekte; cemaatlerden, tarikatlardan ve iktidara bağlı vakıflardan toplanan listelerdeki kişiler, hak etmedikleri yerlere yerleştirilmektedir. Geçmişte Gülen Cemaati’nin “soruları çalarak” yaptığının bir benzeri, sözlü mülakatlar üzerinden yinelenmektedir.

DEVLETİN DİNİNDEN DİN DEVLETİNE 

Eğitim sisteminde bilimsel bilginin yerini dinsel inanç doldurmakta, tüm liselerde müfredat giderek artan oranda dinselleştirilmekte, Anadolu ve Fen liseleri yoğun talebe rağmen azaltılırken, imam hatip liseleri ve ortaokulları, kontenjanları boş kalmasına rağmen çoğaltılmaktadır. Yoksul emekçi aileler çocuklarını imam hatiplere göndermeye zorlanırken, yeni “İslami” burjuvazi ise çocuklarını özel okullara yollamaktadır. Seçmeli derslerde, öğrencilerin ve velilerin tercihlerine rağmen, zorla dini içerikli dersler dayatılmaktadır. Varsıl ve orta halli ailelerin gösterebileceği tepki, özel okul seçeneği üzerinden yatıştırılmaktadır. Bu aileler de, aslında kamusal ve ücretsiz bir hak olması gereken “bilimsel eğitim”e erişebilmek için neredeyse tüm gelirlerini özel okullara vermek zorunda bırakılmaktadır.

Kadınların yaşamı, giyimi, çocuk yapmaları, evlilikleri Siyasal İslam’ın doğrudan hedefidir. İstanbul Sözleşmesi’nin tarikatların itirazları sonucu iptal edilmesi, devlet hastanelerinde kürtaj yaptırmanın olağanüstü zorlaştırılması, kadına yönelik “üç çocuk” dayatması, bunun bilinen örnekleridir. Adeta bir kadın kırımına dönüşen yaygın şiddet, sokakların güvensizleştirilmesi, kadına yönelik baskının giderek tırmanmakta olduğunu göstermektedir. Kadın hareketi ise özgüvenli, şen ve kararlı söylemi ve eylemiyle, Siyasal İslam’ın bu dayatmalarına karşı örnek alınması gereken bir mücadele vermektedir.

Devletin biçimi, bir ülkede, sınıf mücadelesinin içeriğini değilse de biçimini belirler. Laikliğin hakim olduğu bir ülkede, sınıf mücadeleleri açık, sivil ve dünyevi bir biçim alır. Din devletlerinde ise sınıf mücadeleleri mezhep mücadelelerine, tarikat ve cemaatler arasında bir mücadeleye dönüşür. Aslında Türkiye’de egemen sınıflar geçmişte de laikliği tam uygulamamış, kısmi laikliğin yanı sıra “devlet dini” diyebileceğimiz bir uygulama ile (özellikle Diyanet üzerinden) dini de kontrol altında tutarak, emekçi yoksul kitleleri yönetmeye çalışmışlardır. Bu aynı zamanda Alevilik ve Sünni-İslam dışındaki tüm inançlar üzerinde bir baskı siyaseti olarak uygulanmıştır. “Devlet dininin” çatısı altında beslenen ve büyütülen Siyasal İslamcı hareket, bugün ulaştığı dizey itibarıyla bu çerçeveye sığmıyor, elindeki iktidar olanaklarını kullanarak bizzat devletin yapısını başkalaşıma uğratarak bir din devletine dönüştürüyor. Böylece sivil-dünyevi siyasal alanı daraltıp “kutsalların alanını” genişleterek, hem kendisini kutsamak hem de iktidara yönelik her türlü itirazı “din düşmanlığı” olarak göstermek istiyor.

Din devletlerinde sosyal meşruiyetin yegâne kaynağı din olduğundan, muhalefet de dinsel bir biçim alır. İktidar, uygulamalarını dini hükümlere dayandırmaya başladığı anda bu uygulamalara karşı çıkan kesimlerden “gerçek din bu değil” çığlığı yükselir. Her devlet belki bir sınıfın başka sınıflar ve ezilen haklar üzerindeki baskı aygıtı olduğundan, baskı altındaki sınıflar ve halklar, dini iktidardan farklı yorumlamaya ve muhalefetlerini de yine dinsel çerçeve içinde ortaya koymaya başlarlar.

Böylece istisnasız her din devletinde muhalif tarikatlar, cemaatler hatta giderek mezhepler doğar. Keza aynı dini benimseyen din devletleri de pek çok durumda birbirlerini hasım görür, özelikle de (örneğin İran ve Suudi Arabistan gibi) farklı mezheplerden iseler. Ne var ki, dinsel çatışmalar, laik kamusal alandaki sınıf çatışmalarından çok daha ağır ve kanlı tablolar ortaya çıkartır. Dünya tarihinin en kanlı savaşları, mezhep savaşları olmuştur. Dinsel iktidar kurumsallaştığı anda, bütün muhalif tarikat, cemaat ve mezhepleri “din dışı” ilan eder ve en vahşi yöntemlerle onları ezer. “Gerçek dinin ne olduğu” sorusunun özgürce tartışılabilmesi dinsel hakikatlerin birikimi ve gelişimi için dahi laik bir düşünce evreninin varlığı elzemdir.

Özcesi, özgürlükçü ve demokratik bir laiklik için mücadele vermek günümüz şartlarında ertelenemez bir politik başlık haline gelmiştir. Aslında iktidarın tepeden uyguladığı politikalara karşın, dipten gelen toplumsal dalga da son derece dünyevi, laik ve özgürlükçüdür. Bu bağlamda, belki de bu mücadelenin en uygun biçimi, yurttaş inisiyatiflerinden, kadın hareketlerinden, sendikalardan, derneklerden, demokratik kitle örgütlerinden oluşan toplumsal bir ağ zemininde yürütülmesidir.