AKP iktidarının Eylül’den bu yana denediği ‘yeni ekonomik model’in temel motivasyonu aslında ekonomik olmaktan çok siyasaldır. ‘Seçim ekonomisinin’ örgütlenmesi yönünde bir çabadır. Yaklaşan seçimlerde mevcut iktidarı sürdürebilmek için piyasaya bol para pompalamak amaçlıdır. Dünyada parasal sıkılaştırmaya rağmen, Türkiye’de parasal genişlemenin sürdürülmesi için bir yol ve yöntem arayışıdır.

Temelde duran bu gerçek hedef dışında, ilan edilen ekonomik hedeflerin hiçbirinin tutmadığı halde, aşırı düşük resmi faizlerde ısrar edilmesi de bu önermeyi doğrulamaktadır;

“Faizler düşünce enflasyon da düşecek” dendi ama tam tersi oldu. “Cari açık kapanacak” dendi ama misliyle arttı. Bütün umutlar ihracata bağlandı, “rekabetçi kur” denildi ama ithalat, ihracattan çok daha fazla arttı. Dış ticaret açığı patladı vb. Ama tüm bunlara rağmen aşırı düşük faiz ve bol paraya dayalı modelde hiçbir değişiklik yaşanmadı. Zira esas amaç, otokrasiyi dış ekonomik etkilerden koruyarak ayakta tutmaktı.

Aşırı düşük faizlerin dolar kurunu 18’e kadar fırlattığı, döviz kurlarındaki günlük dalgalanmaların toptan ticareti ve imalatı dahi durduracak şiddete vardığı Aralık ayında, sarayın simyacıları ‘Kur Korumalı Mevduat’ı (KKM) icat ettiler. ‘Türk dolarını’ yaparak, döviz talebini TL ile karşılamaya çalıştılar. Bu amaçla, bir avuç milyonerin servetleri Hazine güvencesine alındı. Zararları ise toplumun cebinden karşılandı. KKM ile birlikte Türkiye finans sistemi, neredeyse tümüyle dövize endekslenmiş oldu. Otokrasi, sözde “yerli ve milli” sloganı altında, Türkiye ekonomisini dolarize etti.

Kur Korumalı Mevduat uygulamasının çelişkileri daha ilk günden ortadaydı. Gerek liberal (ana akım) gerekse sol/sosyalist iktisatçılar, bu sakıncaları daha ilk günden yazdılar. Ancak iktidarın zaman kazanmaya ihtiyacı vardı ve kimseye kulak asmadı. Hatta KKM hesaplarının büyütülmesi, kamu bankalarının başlıca hedefi haline getirildi. KKM hesaplarındaki artışlar hükümetin başarısı olarak keyifle duyuruldu.

Oysa banka mevduatlarının yüzde 62’si hala döviz hesabı ve KKM’ye geçişler de çoğunlukla TL hesaplarından oldu. Bu yüzden de KKM’deki artışlar, asılında döviz talebindeki büyümeye işaret ettiği için ancak mali iflası yaklaştıran bir uyarı sinyali olabilirdi. Gelinen noktada, KKM’nin çelişkileri, sosyal pratikte de net biçimiyle ortaya çıktı.

İlk olarak, KKM’nin başlıca amacı, döviz kurlarını mümkün olduğunca sabitlemektedir oysa bu amaca ulaşıldığında KKM’ye kimse para yatırmak istemeyecektir. Zira KKM faizleri, resmi kararla yüzde 14-17 aralığında saptanmış olup, bu oranla (TÜİK verisiyle dahi) yüzde 70 seviyesinde bulunan enflasyonun çok çok altındadır.

Diğer yandan, eğer döviz kurlarında önemli artışlar olursa, bu farklar ya Hazine tarafından ya da Merkez Bankası’nın para basmasıyla karşılanacak, her iki durumda da kamunun (toplumun) sırtına gereksiz bir yük (normalde bankaların sırtında olması gereken bir yük) bindirilecektir. KKM farkları TL cinsinden ödeneceğinden, bunun anlamı, karşılıksız para yaratımı ve enflasyonun azdırılmasıdır.

Son olarak, bankaların KKM hesaplarına verebileceği faizi azamı yüzde 17 ile sınırlamak, geri kalanını Hazine’den karşılamak da görülmedik bir garabettir (bu sınır konmasaydı, Hazine’nin ödeyeceği miktar daha az olacaktı). Mevduat faizlerini düşürmek adına yola çıkıp, yüzde 100’e varan astronomik faizleri, hem de toplumun sırtından servet sahiplerine ödemek, devlet eliyle yoksuldan zengine servet transferidir.

ABD Federal Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artırımlarına başlamasıyla birlikte, KKM aracının da artık döviz kurlarını tutmaya yetmeyeceğini daha önce yazmıştık. Nitekim öyle de oldu. Dolar kuru 16’yı aştı. Böylece KKM, hem kamu maliyesine (bütçeye) olağanüstü yük bindiren, hem de buna karşılık dolar kurunu da tutamayan bir araç olarak işlevini yitirdi. Muhtemelen yakın zamanda enflasyon endeksli tahvil ve bonoların çıkarıldığını göreceğiz. Bunlar da resmi faiz yüzde 14’te tutulurken, gerçek faizin yüzde 70’e tırmanması demek olacak.

Bu arada, Merkez Bankası döviz rezervleri, gerek kamu bankaları eliyle arka kapıdan satış, gerekse BOTAŞ’a satış gibi yöntemlerle eritilmekte, ünlü “128 milyar dolar” trajedisinin bir benzeri yaşanmaktadır. Hiper-enflasyon TL’nin değerini eritmektedir. İhracatçı ve turizmcilere doğrudan Merkez Bankası eliyle para yaratan yüzde 9 faizli 150 milyar TL’lik kredi verilmesi gibi “kurtarma paketleri”, enflasyonu körüklemektedir. Akaryakıt fiyatları, hem TL’nin değer kaybı, hem de küresel petrol fiyatlarındaki artış yüzünden sürekli tırmanmaktadır. Pompadaki zamlar, tüm mal ve hizmet fiyatlarını etkilemektedir. Ücretle geçinenlerin alım gücü de dibe vurmuştur.

Özcesi, otokrasinin, ekonomisini örgütleme girişimi dikiş tutmamıştır. Her geçen gün yaşanan kötüleşme, bankaların, ihracatçıların ve müteahhitlerin kazandığı, emeğiyle geçinen herkesin ise kaybettiği dipsiz bir girdaba dönüşmüştür. Yoksul kitlelerden en zenginlere Hazine garantili servet transferi yapılmaktadır. Son iki yılda yaşanan bölüşüm şoku Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir düzeydedir.

Bu yaşanan klasik bir ekonomik kriz ya da durgunluk değildir. Ekonomi küçülmüyor, ekonomik faaliyetler durgunlaşmıyor. Bu yaşanan, yeni-sömürge ülkelere özgü kronik döviz finansmanı krizidir, bu zeminde uzun vadeli bir mali krizdir. Ekonominin tüm yüzeylerine etki ederek, sayısız makroekonomik dengesizliğe yol açmaktadır. AKP’nin iktidara yapışma amaçlı ekonomi politikaları ise krizi hafifletmek bir yana, misliyle ağırlaştırmaktadır.