Geçtiğimiz hafta içinde özellikle ABD tarafından “diplomasi” adına yapılan hamleler bir çok insanın aklına “Yeni bir Soğuk Savaş’la mı yüz yüzeyiz” sorusunu düşürdü. Geçtiğimiz yıllarda yine benzer sorular gündeme gelmişti. İster istemez “yeni” bir şeyler olurken bunları anlamlandırmak için “tarih”e bakıyoruz, bakmak zorundayız. Fakat bu şimdi yaşananlardaki faklılığı/yeniliği görmemizi engellememeli.

Önce kısaca yakın zamanda olanlara göz atalım. ABD yönetimi geçtiğimiz haftalarda açıkladığı Çin’i baş düşman Rusya ve Kuzey Kore’yi ikincil düşmanlar olarak ilan eden strateji belgesinin gereği ve Çin’e karşı “görev gücü” kurulmasından sonra  Dışişleri Bakanı Blinken ve Savunma Bakanı Austin Japonya ve Güney Kore’yi ziyaret ettiler. Austin Seul’den sonra tek başına Hindistan’a da gitti.

Ziyaretler sırasında bol bol Çin, K. Kore ve Rusya aleyhine düşmanca sözler sarf edildi, ayrıca her an G. Kore ordusundan savaşa hazır olması istendi. ABD yönetimi bu ülkelerle ilgili “insan hakları, demokrasi ” başlıklarında eleştirilerinde haklı olabilir fakat bunca düşmanca laf ve toplamda militarist diyebileceğimiz bir akılla en azından ”barış ve diplomasi dili ön plana çıkmalı” gibi sık kullanılan ama uyulmayan şeylerin bir değeriniz olduğunu iddia edemezsiniz. Tayvan, Japonya, G. Kore halklarına herhangi söz hakkı tanımaksızın kendi emperyalist hedefleriniz için feda edilecek emir erleri olarak görmeniz aslında sizin Kore halklarını yıllar önce savaşa ve bölünmeye sürükleyen akıldan zerre kadar uzaklaşmadığınızı da gösterir. Yine de Amerikan yönetimi övünebilir, “başarılı” olmuşlar, Japonya hemen vakit geçirmeden Kuril Adaları sorununu ısıtıvermiş ve Putin yönetimiyle gerilivermişler.

Savunma Bakanı Austin’in 19-21 Mart tarihlerinde gerçekleşen Hindistan ziyaretinin amacı ise “ABD-Hindistan savunma ortaklığını güçlendirecek, özgür, müreffeh, açık bir Hint-Pasifik ve Batı Hint Okyanusu Bölgesini beslemek için iş birliğini genişletmek olarak tanımlanıyor. Tabii burada “küçük” bir sorun var. Ortak olmaya çalıştıkları Hindistan yönetimindeki Modi neo-liberal, neo faşist politikalarıyla meşhur. Ülkesi açlıktan kıvranıyor ve maalesef onun kışkırtmalarıyla iç savaşa da gebe. Benimki de tabii tam münasebetsizlik, aralarında 30 SİHA’nın da bulunduğu 3 milyar dolarlık bir silah satış anlaşmasını ABD-Hindistan imzalamak ve yenileri için de anlaşmak üzereyken, bahsettiğim, sorun yaptığım şeye bakar mısınız? Ne, af edersiniz anlayamadım Biden, Trump’tan farklı bir dış politika mı izleyecekti dediniz?

ABD’nin “müthiş diplomatik ataklar”ı burada bitmedi maalesef. Perşembe günü Alaska’da Çinli yetkilerle konuşmaya başladılar. Fakat önce “bunun devamının geleceğini sanmayın ha…” diyerek. Elbette böyle oturulan bir masadan şen şakrak ayrılınması beklenemezdi. Karşılıklı suçlamalardan öte bir yere gidebildiklerini de duymadık. ABD’de geçen hafta düzenlenen silahlı saldırıda öldürülen 8 kişiden 6 ‘sının Asya kökenli kadın oluşu ise “alerji”nin başka bir boyutunu göstermesi açısından önemli.

“Diplomatik” hamlenin şahikası da Putin’e “katil” diyen Biden’dan geldi, ne de olsa başkan, o kadar farkı olsun. Bir an Trump’ın kowboy ruhu ortalıkta dolanıyormuş gibi geldi. Benim işin doğrusu politikacıların birbirleri hakkında ne düşünüyorlarsa ulu orta söylemelerine hiç itirazım yok. Ama bir iki şartım var. Diplomasiden bahsetmeyi bırakacaklar, ayrıca kendi suçlarını da alenen üstlenecekler ve yüzlerine vurulduğu zaman tehdit etmeyecekler. Mesela Biden, sadece Obama’nın başkan yardımcılığı döneminde kaç masumun kanına girilmesine altına imza attığı politikalar sayesinde yardımcı olmuştur? Tarihi bugünden başlatmak için onun da çok yalancı şahit tutması lazım.

Unutuyordum, geçen hafta Biden'in 26 Şubat 2021'de Bolsonaro’ya mektup yazmış olduğunu, Bolsonaro da Lula’nın karşısında zayıf düşmeye başladığı için şimdi açıklamak zorunda kaldığı ve Biden’a yenile yanıt yazdığı için öğrendik. Biden özetle “iyi bir gelecek için yakın çalışalım” demiş. Yani kötü bir şey yok. Bolsonaro’nun bir neo-faşist olması kanına dokunmamış olabilir ama en azından seçimlerde Trump’ı desteklediğini söyleyen, ayrıca yine seçimlerde Biden lehine hile yapıldığını beyan eden birine karşı mesafe koyması gerekmez miydi? Bu durumda iki de bir “ucuza saçımı süpürge ederim…” diye maruzat yazanlar kıskanmakta haksız mı, nitekim onların kapısının ne postacı iki kere çalıyor ne de telefon…

Paris Komünü Mart 18, 1871 – Mayıs 28, 1871

Britanya’nın Strateji belgesi

Polisin işlediği kadın cinayetini protesto edenlere cop sallamaktan yorulan İngiliz yönetimi de geçen hafta bir “strateji belgesi “ açıkladı. Brexit sonrası yeniden “güneş batmayan imparatorluk” hayalleri kuran Başbakan Boris Jonhson yönetiminin bizdeki diktadan aşağı kalır neyi vardı? 

"Rekabetçi Bir Çağda Küresel Britanya” başlığını taşıyan belge, Amerikan yönetiminin tespitlerine de uygun olarak “Önümüzdeki on yılda jeopolitik ve ekonomik çekim merkezinin doğuya, Çin, Hindistan, Japonya gibi ülkelere kayacağı" belirtiliyor. Hint-Pasifik bölgesindeki Asya ülkeleriyle diplomatik ilişkilere öncelik verileceğinin altı çiziliyor. Belgeyi Avam Kamarası’nda sunan Johnson,"yumuşak güç" aracılığıyla Asya'da daha büyük bir oyuncu haline gelmeyi hedeflediklerini söyledi. Fakat tüm bu ılıtılmış laflar fazla sürmüyor, büyük baklalar ağızdan kısa zamanda dökülmeye başlıyor. Mesela Kraliyet Donanması'na ait HMS Queen Elizabeth uçak gemisinin ilk operasyonel görev için bu yıl Hindistan’a gönderilecekmiş. Nükleer başlık sayısının 260'a çıkarılması planlanıyormuş. Uluslararası anlaşmalar gereği bunun en fazla 180 olması gerekiyor. Nitekim BM “İngiltere'nin bu açıklaması 2010 Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması Gözden Geçirme Konferansı'nda alınan kararlar kapsamındaki yükümlülüklerle tutarsızlık oluşturmaktadır." diye uyardı.

Sanırım imparatorluk kurma heveslilerinin zihniyetini tercümeye gerek yok. İngiliz yönetiminin Çin ve Rusya karşısındaki eleştirilerinin çoğu haklı olmakla birlikte çözümün mevcut savaşı derinleştirmekten geçtiğini düşünmek sanırım yüzyıllardır zulümle efendilik yapan bir zihniyetin kalıtsal hastalığı olsa gerek.

Macaristan Sovyet Cumhuriyeti (21 Mart 1919-1 Ağustos 1919)

Bu yeni bir “Soğuk Savaş” değil

Başlıktaki belirtilen neden bu sürmekte olan postmodern karakterli paylaşım savaşının kazananı olmaz sorusuna geçmeden önce şunu altını çizmeliyim. Mevcut savaşın dahilindeki ana aktörlerden herhangi birini daha iyi ya da daha kötü diye sınıflayarak tartışmayı yürütmek bize baştan kaybettirir. Her ne kadar yukarıda ABD ve İngiltere’nin bu savaşı derinleştiren yaklaşımlarına işaret etsem de karşı tarafta yer alıyor görünen Rusya ve Çin’in onlardan insanlığın ve dünyanın geleceğine kibrit suyu ekme konusunda aşağı kaldığı söylenemez. Gazeteciliğin yapılamadığı yerler ve hatta yeterince açık olmadıkları için bildiklerimizin bu olumsuz gerçeğin sadece bir kısmı olduğunun farkında olmak bile yeterli bunu söylemek için. Yukarıda bu iki ülkeyle ilgili karşı tarafta yer alıyor görünen ibaresini kullanırken kastettiğim sadece yarın taraflarının başka olabileceği değil aslında kapitalizmin sürdürücüleri olarak Batılı ülkelerle gerçekte aynı yerde oluşlarıdır.

Bugün sürmekte olan paylaşım savaşı başta doğa olmak üzere onun bir parçası olan bizlere çok şey kaybettirdi, kaybettiriyor. Mesela küresel iklim krizi karşısında tedbir almak, korona salgınına karşı dayanışmak yerine yerine silah sanayine yapılan yatırımların boyutu bile bunu göstermeye yeter. Bu dönemde kadın haklarına yönelik köklü saldırıların yapılıyor oluşu da aynı kapsamda değerlendirebilir. Bu doğrudan 1. Dünya Savaşı öncesi siyasal nizama dönüş arayışların ürünüdür.

Siber uzay dahil mekana ve zamana yayılmış olan bu savaşta yukarıda da işaret ettiğim üzere farklı kamplar yok. Çelişkinin başat olduğu ABD-Çin karşılaştırmasından dahi hareket etsek bu böyle. Bugün ABD kapitalizmiyle Çin’inki iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla mevcut kapitalist zincirde çıkan bir aksaklık diğerinde de kısa zamanda soruna dönüşebiliyor. Bugünlerde yeterince çip bulunamadığı için Türkiye dahil bir çok yerde otomobil fabrikalarının üretimi yavaşlatması veya durdurması bunun örneği. Bu ilk bakışta “iyi” bir şey diye değerlendirilebilir fakat mevcut kapitalizm krizi, doğacak sorunları politik temsilcileri aracılığıyla emekçi sınıfların üstüne yıkmakta bir hayli tecrübeli.

İkinci ve önemli toplu kaybedişe yol açacak başlık ise nükleer silahların Soğuk Savaş dönemini bir hayli geride bırakacak düzeyde oluşu ve daha da önemlisi politik liderliklerdeki ideolojik fark. Biden’ın ara sıra andırsa da kendisini Baba Bush’a benzetmediğine eminim ama Putin’in de bir Gorbaçov olmadığı kesin. Rus televizyonlarında Lenin’in Alman ajanı olduğu propagandası yapılabiliyor. Geçmişleri farklı gibi gözükseler de batılı muadilleriyle doğudakiler aynı hamurdan. Açıktan gelişebilecek bir savaşı varlık-yokluk meselesi gibi algılama ve algılatma ihtimalleri bir hayli yüksek. Bu durumda ellerindeki silahları kullanarak pekala dünyanın “son”unu getirebilirler. Ayrıca Çin’in ekonomik gücü bırakın Sovyetler Birliği’nin ölçülerini, bugünün ABD’sini sollamak üzere, belki de geçti. Elbette her büyük güç gibi Çin ve diğerleri de yenilmez değil fakat yenilgi gerçek anlamda, eşitlik ve özgürlüğü yeşerten yeni bir dünya yaratma mücadelesinin parçası olduğu ölçüde bir umutlu gelecek olabilir. Yoksa mevcut paylaşım savaşı ceset, kül, harabeler ve çürümeden başka bir şey üretemez.

Bugünlerimizi, bir çoğumuzun belki de bilmediği, yıl dönümleri vesilesiyle yukarıda bazı müziklerini paylaştığım benzer devrimci mücadelelere borçluyuz. Egemenler onların hatıralarını silerek, onların yarattığı değerleri de yok edebileceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Bakın umudun sesi Newroz alanlarından yükseliyor…