Kürtlerle savaşın doruğa tırmandığı yıllardı; Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Tansu Çiller’di.

Çiller’in bakışıyla “devlet uğruna kurşun atan, kurşun yiyen çete liderlerinin şerefli olduğu” bir süreç yaşanıyordu.

Kontrgerilla faaliyetlerini artık gizleme gereği duymuyordu devlet. JİTEM-Hizbullah-devlet el ele kanlı bir terör estiriyordu Kürtlerin üzerinde; köy boşaltmalar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar ülke tarihinde tavan yapmıştı.

Olağanüstü Hal bölgesindeki bir ilin valiliği “Karma Özel Harekat Birliği” adlı özel bir birim kurmuş, yurt dışından ağır makineli tüfekler, roketatarlar ithal etmişti bu birlik için.

Bir valiliğin ithal ettiği silahlar Hizbullah’ın deposunda ortaya çıkınca devletin yasa dışı güçlerle yaptığı işbirliği ortaya saçılmıştı.

İşte o zaman Demirel devletin düştüğü yasa dışı durumu savunmaya çalışmıştı:

“Devlet gerektiğinde rutin dışına çıkar.”

Kürt savaşı nedeniyle “rutin dışına çıkan” devletin fotoğrafı 1 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında ortalığa saçıldı.

Bir polis şefi, aynı zamanda korucubaşı olan bir DYP milletvekili ve ülkücü mafya lideri kamyon kasasına çarpan aynı lüks aracın içinden çıkmışlardı.

Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’dı.

18 yıldır aranan ve kazada yaşamını yitiren organize suç örgütü lideri Abdullah Çatlı’ya, Mehmet Özbey sahte kimliğinin yanı sıra silah taşıma ruhsatının Emniyet Genel Müdürlüğü sırasında dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın onayıyla verildiği ortaya çıktı.

Bir hafta sonra da Mehmet Ağar İçişleri Bakanlığı’ndan istifa etti. Yerine de “Ağar’ın yükselttiği çıta aşağı düşürülmeyecektir” diyen Meral Akşener atandı.

Sonuçta Ağar, silahlı çete kurmaktan beş yıl hapse mahkum oldu.

Yani bir zamanların valisi, emniyet genel müdürü, Adalet ve İçişleri bakanlığı yapan Ağar’ın suç örgütü kurduğu mahkeme kararıyla tescil edildi.

Özellikle Cemaat’in de içinde yer aldığı 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra Ağar’ın AKP iktidarı içersinde yıldızı giderek parlamaya başladı, oğlu AKP’den milletvekili oldu.

O süreçte “Bahçel’nin gözdesi” bir diğer organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı cezaevindeydi.

Özellikle 15 Temmuz başarısız darbe girişimine adım adım yaklaşılırken yıldızı parlayan bir başka isim de organize suç örgütü lideri Sedat Peker’di.

Erdoğan’a destek mitingleri yapıyor, toplumun çeşitli kesimlerine iktidar lehine kanlı ayarlar veriyordu.

1 Kasım seçimlerine doğru giderken gerçekleştirilen 10 Ekim katliamından bir gün önce Rize’de yapılan “teröre lanet” mitinginde konuşuyordu Sedat Peker.

“Adeta dünyanın şah damarları kesilmişçesine oluk oluk hepsinin kanlarını akıtacağız. Nehirler dolusu kanları aktıkları zaman anlayacaklar.”

Barış Akademisyenlerinin Kürt sorununun kanla bastırılmasına karşı yayınladıkları “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiri nedeniyle bu kez hedefinde aydınlar vardı Peker’in:

“Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızda duş alacağız.”

Peker, Saray’ın gölgesinde kin ve nefret saçmaya, toplumun her kesimini tehdit etmeyi sürdürüyordu.

15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıldönümünde Peker neredeyse katliam çağrısı yapıyordu:

“Cezaevleri de bir gün basılacak. Ancak onların hayal ettiği gibi değil. Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız bayrak direklerine.”

2019’da Peker bu kez de neredeyse iç savaş çağrısı yapıyordu kendisini dinleyenlere:

“Silah iyi insanların elinde bir güvencedir. Bu sebeple imkanı olanlar ruhsatlı silahlar, av tüfekleri alsınlar, mutlaka hazırlıklı olsunlar.”

Bu konuşmaların bir kısmı yargıya intikal etti ve hepsinden de beraat etti Peker. AKP yargısı Peker’in bu ve benzeri sözlerini hep “düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirdiler.

Yani 1990’ların “devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” mantığı bu kez AKP yargısına hakim olmuştu. Ne de olsa “devletin devamlılığı”ydı söz konusu olan.

Ne olduysa, 2020 yılında Saray’ın “mafya dengesi” tümüyle değişti.

İki yıldır sürekli Alaattin Çakıcı için af isteyen iktidarın küçük ortağı Devlet Bahçeli başarılı oldu, 2020’de “Çakıcı affı” da denilen infaz yasası değişikliğiyle suç örgütü liderini tahliye ettirdi.

Çakıcı’nın dışarı çıkmasıyla birlikte, bir eliyle bozkurt, diğer eliyle Rabia işareti yapan ama daha çok Saray’a yakın duran Sedat Peker bir anda “out” oldu.

Suriye’de Türkiye’nin kontrolünde savaşan Özgür Suriye Ordusu’na törenlerle arazi araçları, çelik yelekler göndererek Saray’ın gözüne girmek isteyen Peker, birden bire gözden düşmüştü.

“Hayırsever bir işadamı” olarak eline pasaport verilip yurtdışına gönderildi.

Bu arada Mehmet Ağar da Saray’ın gözünde yükseldikçe yükseliyordu. Oğlu Tolga Ağar AKP’den milletvekili olmuştu.

Bu arada Azeri kökenli iş insanı Mübariz Mansimov’un sahibi olduğu milyarlarca lira değerindeki Bodrum-Yalıkavak marina da Mehmet Ağar’ın yönetimine geçmişti.

Bir yandan Ağar, marinada kanlı 1990’lı yılların aktörleri Korkut Eken, Engin Alan ve Alaattin Çakıcı ile “Susurluk pozu” veriyordu.

Diğer yandan da oğlu, AKP Milletvekili Tolga Ağar evinde ölü bulunan Kazakistan uyruklu üniversite öğrencisi Yeldana Kaharman’ın ölümünden sorumlu tutuluyordu.

Belli ki “sen 2021 Nisan’ına kadar ortadan kaybol, biz ortalığı temizleyince Türkiye’ye dönersin” vaadiyle gönderilmişti yurtdışına Sedat Peker.

Ancak birden bire İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “hayırsever iş insanı” zannettiği Peker’in “organize suça yönelik faaliyetleri” olduğunu keşfetti.

Peker yurtdışındayken eşiyle kızlarının oturduğu ev basıldı, çocuğu uzun namlulu silahlarla korkutuldu.

Hem verilen sözler tutulmamış hem de gözdağı verilerek eşiyle kızlarının oturduğu ev basılmıştı.

İşte bu kırılma noktası oldu. Sedat Peker bugüne kadar yayınladığı üç video ile Saray iktidarının da ilişkisi olduğu rezillikleri, cinayetleri, uyuşturucu kaçakçılığını, mala çökmeyi ortalığa saçtı.

Bütün pislikler, cinayetler, kaçakçılıklar teker teker patlayan bir kanalizasyon gibi ortaya saçılmaya başladı.

Görünen o ki daha çok da saçacak eğer bir uzlaşma olmazsa.

Aslında bu yapı 1990’larda Demirel’in işaret ettiği “devlet gerekirse rutin dışına çıkar” tespitinin artık devletin tümüyle rutin dışına çıktığının resmiydi.

Özellikle 1980’li yıllardan itibaren başka bir aşamaya evrilen Kürt sorununu çözemeyen Türkiye devlet olma anlayışını her adımda biraz daha “rutin dışı”na taşıyarak çeteleşmenin önünü açtı.

Hem devlet suça bulaşarak çürüdü, hem de her gelen iktidar çözemediği Kürt sorunu nedeniyle çürüyüp yıkıldı.

Bugün yaşadığımız bu yozlaşma, bu ekonomik, siyasi ve toplumsal kriz Kürt sorununu neredeyse yüz yıldır devlet refleksi haline gelen “sopayla çözme” tercihinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Artık karşımızda hukuk devleti değil, kurumlarının büyük bölümüyle suça ve yolsuzluğa batmış bir çete devleti anlayışı var.

Bir kangrene dönüşen Kürt sorunu çözülmedikçe devlet-mafya-siyaset üçgeninde bir çeteleşme Saray iktidarını en kılcal damarlarına kadar teslim alacak.

Hukuk tümüyle devletten çıkınca da geriye kalan “rutin dışına çıkmış” yapıya da “çete” denilecek!