Danıştay, Cuma namazından hemen sonra, saat tam 14.53’te açıklamış tarihi kararını.
“Zulüm 1453’te başladı” diyenlere inat, İstanbul’un fethedildiği tarihe göndermeymiş bu!
Sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Ayasofya ile ilgili konuşacağı saat açıklanmış: 20.53.
Yani 2053.
Bu da İstanbul’un fethinin 600. yılına mesaj niteliğindeymiş. Özetle “Biz buradayız, burada kalmaya devam edeceğiz” diyorlarmış birilerine.
Ve en çok merak edilene gelmiş sıra… Erdoğan tarihi açıklamış:
“Ayasofya’da ilk namaz, 24 Temmuz Cuma vaktinde…”
Yani, Lozan’ın tam da 97. yıldönümünde…
Saray beslemesi gazetenin yandaş kalemi saatleri ve dakikaları yıla çevirmiş, zorlama ve anlamsız yıl dönümleriyle simgesel bir takım sonuçlar çıkarmış ve sonra sormuş:
“Nasıl ama!.. İçiniz kabardı, gözleriniz yaşardı değil mi?”
Ayasofya’nın Müslümanların ibadetine açılması belli ki yeteri kadar karşılık bulmadı toplumda. 
Köşe yazarı kılığına girmiş “Saray cazgırları” da millete gaz verip zorla göğüslerini kabartmaya, gözlerini yaşartmaya çalışıyor.
Evet, halkın göğsü kabarıyor, gözleri yaşarıyor ama nedeni farklı. Açlıktan, yokluktan, işsizlikten derin bir “of” çekerken göğsü kabarıyor, her geçen gün yoksullaştığı, çocuğuna süt ve şeker alamadığı zaman gözleri yaşarıyor.
Erdoğan’ın “Ayasofya hamlesi” üzerine iki temel rivayet var; bunlardan biri taktik, diğeri de stratejik.
Taktik analize göre, içeride ve dışarıda çok sıkışan Saray iktidarı gündemi değiştirmek, ekonomik krizin yol açtığı yıkımları gizlemek, dikkatleri başka yöne çekmek için Ayasofya kozunu masaya sürdü.
Konuya stratejik analiz yaparak yaklaşanlar ise, Erdoğan’ın kafasındaki gizli ajandasını adım adım uygulamaya soktuğunu, Ayasofya’nın ibadete açılmasının bu ajandanın önemli bir adımı olduğunu, sürecin Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını ortadan kaldırmaya, hatta hilafetin ilanına kadar gideceğini ileri sürüyorlar.
Açıkçası iki yaklaşım da yaşadığımız gerçekliği tam olarak açıklayamıyor. 
Ne konuya taktik yaklaşanlar kadar yüzeysel bir hamleyle karşı karşıyayız ne de stratejik yaklaşanların düşündüğü gibi inceden inceye tüm aşamaların belirlendiği, büyük bir sabırla uygulamaya konulan “komplo”ya kurban gidiyoruz.
Sürecin gelişimi bize şunu açıkça gösteriyor ki, Saray’ın çok büyük kayba uğradığı 31 Mart seçimlerine kadar Erdoğan’ın kafasında Ayasofya’nın ibadete açılması gibi bir kararı yok. O zamana kadar gönlü istese de destekçilerine tam tersi yönde mesajlar veriyordu.
Örneğin 31 Mart yerel seçimleri kampanyası kapsamında Tekirdağ’da yaptığı mitingde konuşurken kendisini dinleyen bir kişi “Ayasofya cami olarak açılsın” diye sesleniyor. 
Erdoğan iki kez üzerine basa basa “Sultanahmet’i bir doldurun ondan sonra ona bakarız” diye başlıyor yanıt vermeye:
“Bak şimdi Büyük Çamlıca Camisini yaptık. Dört tane beş tane Ayasofya eder. O kadar büyük. 60 bin kişiyi alabilecek kapasitede. Ve Anadolu Yakası’nda tüm İstanbul’da ve Türkiye’de en büyük cami oldu. Buyurun mesele o değil. Bu işin siyasi boyutu var. Yan tarafta Sultanahmet’i dolduramayacaksın, Ayasofya’yı dolduralım diyeceksin. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgah.”
Yine 31 Mart seçimleri öncesinde gençlerle yaptığı toplantıda Ayasofya’nın ibadete açılmaması konusunda Erdoğan’ın görüşleri çok net:
“Ayasofya’yı açmanın bir götürüsü var. Bizim için faturası çok daha ağırdır. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir hiç düşünüyor mu? Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.”
Bu noktada birkaç soru sormak gerekiyor.
Ne oldu da 2019’da yaptığı bu konuşmadan bir yıl sonra Erdoğan Ayasofya’yı cami olarak açtı; müminler Sultanahmet’i mi doldurdu? Erdoğan’ı kim oyuna getirdi, Ayasofya’nın açılması için kim tezgah kurdu?
Ayasofya’yı açmanın götürüsü ortadan kalktı mı? Erdoğan yurt dışındaki camilerin başına bir şey gelmeyeceğine dair bir güvence mi aldı? Ne oldu da Erdoğan istikametini kaybetmiş bir siyasi lider olarak oyuna geldi de Ayasofya’yı ibadete açtı?
Bu soruların yanıtları 31 Mart yerel seçimleri ve tekrar eden 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin sonuçlarında gizli.
Ayasofya’nın müze olmasına ilişkin altında Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasının bulunduğu 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali için açılan davaya Cumhurbaşkanlığının gönderdiği görüş de bu kanıyı güçlendiriyor.
Çünkü 31 Mart yerel seçimlerinden önce bu davayla ilgili Danıştay’a gönderilen Cumhurbaşkanlığının görüşünde bir Bakanlar Kurulu kararına yıllar sonra dava açılamayacağı, daha önce bu konuda açılan davaların reddedildiği ve kararın kesinleştiği belirtilerek davanın reddi isteniyor.
Bütün bu süreç gösteriyor ki, 31 Mart seçimlerine kadar Erdoğan’ın Ayasofya’yı ibadete açma gibi bir planı yok. 
Belli ki üzerine bir de 23 Haziran’daki İstanbul hezimeti eklenince Ayasofya’nın ibadete açılması bir plan olarak devreye girmeye başlıyor.
Yerel seçimler sonrası giderek derinleşen ekonomik krizin üzerine; coronavirus salgınının getirdiği ağır yıkım bindi. AKP’nin içinden iki ayrı parti çıktı. Yapılan kamuoyu anketlerinin hemen hepsinde Cumhur İttifakı’nın oylarının yüzde 50’nin altına düştüğü net biçimde görüldü. 
İşte bütün bu zincirleme gelen olumsuzluklar Ayasofya’nın ibadete açılması fikrini pekiştirdi.
Tabandaki çözülmeyi, AKP içindeki bölünmeyi önlemek için bu zamana kadar yıllardır karşı olduğu bir hamleyi bütün riskleri göze alarak yapmak zorunda kaldı Erdoğan.
Yeni oy kazanmaktan çok mevcut oyları korumak adına yapılan bu hamlenin tek bir “istikameti” var.
Belki şu anda düşünmüyor ama önümüzdeki süreçte iktidarda kalmak için gerekli olursa şeriat da ilan eder, halifeliği de getirir.
Onun için daha geçen sene söylediklerine bakarak Erdoğan’ı kendi ifadesiyle “istikametini kaybetmiş bir siyasi lider” olarak değerlendirmek hata olur. 
Erdoğan her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı kendisine tek istikamet olarak bellemiş bir siyasi liderdir.
Bu tür hamleler yaptığı zaman hemen arkasına hizalanan muhalefeti de; Erdoğan’ın işini kolaylaştıran, Saray’a geniş bir hareket alanı açan unsur olarak kayda geçirmek gerekir.
Ayasofya hamlesine “aman dindar seçmeni ürkütmeyelim”, “toplumda kutuplaştırma yaratmayalım”, “Erdoğan’a istediği kozu vermeyelim” diye sessiz kalan özellikle ana muhalefet partisi CHP’nin yönetimi de artık siyaseten tükenme noktasına gelmiştir.
Partisinin kurucusu olan Atatürk’ün altında imzası bulunan bir Bakanlar Kurulu kararı iptal ediliyor, o imza sahibinin koltuğunda bugün oturan kişiden “gık” çıkmıyor.
Erdoğan, Ayasofya’nın ibadete açılacağını duyururken isim vermese de adresine teslim cümlelerle CHP’nin kurucu Genel Başkanı Atatürk’ü ihanetle suçluyor. Partinin şimdiki Genel Başkanı bir duvar kadar sessiz kalıyor.
CHP liderliğinin böyle bir duruma sessiz kalması; tabanında bulunan Atatürkçüleri, ulusalcıları, cumhuriyetçileri derinden yaraladı.
CHP yönetiminin bu konuda yaptığı tespitlerin ve uyguladığı politikaların hepsi de gerçeklikten uzak.
“Dindar seçmenleri ürkütmeyelim” diye susmak büyük bir tespit hatasına dayanıyor. Yapılan bütün anketlerde dini saiklerle oy kullananların oranı yüzde 25’i geçmiyor. Onların çok büyük bölümü de başka partilerin “müşterileri”.
“Toplumda kutuplaşma yaratmayalım” düşüncesiyle sessiz kalmak da gerçekçi bir tespit değil.
Çünkü TSK’sıyla, MİT’iyle, polisiyle, jandarmasıyla, bekçisiyle, yargısıyla, medyasıyla devletin tüm olanaklarını arkasına almış bir güç kutuplaşma yaratmaz. Olsa olsa devletin tüm olanaklarını kullanarak kendisine karşı olanlar üzerinde bir tahakküm kurmaya kalkar. Bu tahakküme karşı çıkmak da kutuplaşma değil, direnme hakkını kullanmaktır.
Tek “istikameti” her şeye rağmen iktidarda kalmak olan Erdoğan’la da; kritik anlarda iktidarın arkasına hizalanan “istikametini kaybetmiş” bir CHP yönetimiyle de bu ülkenin yakın geleceği daha da karanlık.