Yaşanan son Ankara-Paris gerginliğini fırsat bilen Türk-İslam Sentezi mücahitleri, tüm kanatlarıyla seferber olup bir yandan “İslamofobi”ye karşı cihad açarken, bir yandan da Dağlık Karabağ’ı Türklük adına tamamen fethetmeyi amaçlayan Türk-Azeri ortak saldırısına destek vermek için Avrupa ülkelerindeki Ermeni varlığına saldırılarını yoğunlaştırdı.

Fransa’da Lyon kenti yakınlarındaki Decines-Charpieu kasabasında bulunan "Ermeni Soykırımı" anıtının spray boya ile "RTE" ve "Loup Gris" (Bozkurt) sloganları yazılarak karalanması bardağı taşırdığından, Fransa Hükümeti bu ülkedeki Bozkurt örgütlerini yasaklamaya karar verdi.

Son zamanlarda Fransa’da tam da Charlie Hebdo katliamının duruşması sürerken İslamiyet adına laik ve özgürlükçü bir öğretmenin kafasının kesilmesinin ardından Nice’de bir kiliseye baskın yapılarak Hristiyanların boğazlanmasının, laikliğin ve özgürlükler mücadelesinin beşiği olan Fransa’da, siyasal eğilimi ne olursa olsun tüm vatandaşlarda tepki yaratması kaçınılmazdı.

Cumhurbaşkanı Macron da Fransa’nın laik düzenini savunmak, İslamcı faşizmin ülkede Müslüman nüfusun artışına paralel olarak daha da güçlenmesini önlemek amacıyla bir “Laiklik ve Özgürlükler” yasası hazırlamış bulunuyor. Bu yasa, içinden geçtiğimiz gerilimli konjonktürde kamuoyunun da desteğiyle Meclis’ten geçse bile Avrupa’da Cezayir, Fas, Tunus ve Türkiye çıkışlılar başta olmak üzere en büyük Müslüman nüfusa sahip bulunan Fransa’da öngörülen tedbirlerin uygulanması pek de kolay olmayacak.

Fransa’daki Türkiyeli sayısı, yarısı çifte vatandaş olmak üzere, 700 bin’i aşıyor. Bu nüfus içerisinde kapatılan Bozkurt derneklerine resmen üye olanların sayısı ne kadardır bilmiyoruz, ama kendisini “Bozkurt” olarak nitelemese de, 2018 milletvekili seçimlerinde oy kullanan 158.812 Türkiyeli seçmenden yüzde 8,1’nin Bozkurt’luğun kaynağı MHP’ye, yüzde 55,1’nin de MHP ile Cumhur İttifakı kuran ve meydanlarda kitleleri Rabia işaretinin yanısıra Bozkurt  işaretiyle selamlamayı ihmal etmeyen Tayyip Erdoğan’ın partisi AKP’ye oy verdikleri sayısal bir gerçek…

Bazı dernekleri kapatma kararı ödünsüz uygulansa bile, AKP-MHP’ye, hattâ Meral Akşener’in İYİP’ine oy verenler içindeki Bozkurt’ların, üstelik Macron’a karşı islami cihad başlatmış bulunan Türk Hükümeti’nin himaye ve teşvikiyle başka isimler altında örgütlenmeye gidecekleri ya da illegal örgütler oluşturacakları muhakkak…

Sadece Erdoğan, Bahçeli ve Akşener değil, ana muhalefet partisi CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu’nun da Adalet Yürüyüşü’nde vatandaşları Bozkurt işaretiyle selamlamakta beis görmediğini de unutmayalım… Tıpkı Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Yukarı Karabağ seferlerinde olduğu gibi AKP-MHP ikilisinin saldırgan projelerine sürekli destek veren, Ayasofya ve Kariye kiliselerinin camiye dönüştürülmesine karşı çıkmayan, 1915 soykırımı inkarcılarıyla aynı safta yer alabilen Kılıçdaroğlu’nun yarın Fransa’daki uygulamalara karşı Bozkurt’ların yanında saf tutması da hiç şaşırtıcı olmaz…

Ayrıca unutmamak gerekir ki, Ermeni ve Kürt diyasporalarına, Türkiyeli sol örgütlere ve insan hakları örgütlerine karşı sürekli tehdit oluşturan, Ermeni kuruluşlarına ve anıtlarına yaptıkları son saldırıda görüldüğü gibi sık sık terör uygulayan ırkçı ve islamcı teröristlerin arkasında her daim Türk Devleti’nin destek ve himayesi var olmuştur.

Kanıtı mı? Fransız Hükümeti’nin aldığı yasaklama kararının akabinde Türkiye Dışişleri Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak Fransa’da Bozkurtlar isimli bir hareket olmadığını iddia etmiş, Bozkurt sembolünün “dünyanın pek çok ülkesinde kullanılan son derece yaygın ve kanun dışı boyutu olmayan bir sembol” olduğunu ileri sürmüş, Fransa’yı da bunu yasaklayarak ifade özgürlüğünü kısıtlamakla suçlamıştır.

Kendi ülkesinde ifade ve örgütlenme özgürlüğünü yıllardır ayaklar altına alanların Bozkurt örgütlenmesini yasakladığı için Fransız Hükümeti’ni suçlaması kahkalarla gülünecek bir komedidir.

Ancak Dışişleri Bakanlığı bu açıklaması bizim yıllardan beri bildiğimiz ve karşısında mücadele verdiğimiz bir gerçeğin de itirafıdır.

Evet, Bozkurt adı altında resmi bir örgütlenme olsa da olmasa da, Bozkurt’un sembolize ettiği aşırı sağcı ver terrorist uygulamaları yurt dışında çeşitli isim ve biçimler altında örgütleyen Türk Devleti’nin kendisidir.

12 Eylül darbesinden bu yana yurt dışında Türk Diyanet Vakfı'nı kurarak tüm Türk camilerini ve derneklerini kontrol altına alan, hariciyeciler ve MİT ajanlarıyla muhalif yurttaşlar üzerinde sürekli kontrol ve baskı uygulayan, 1915 soykırımının tanınması ve Kürt halkı üzerindeki baskıların sonlandırılması için mücadele veren demokrat ve ilerici yurttaşları her daim tehdit altında tutarak gerektiğinde ırkçı teröre hedef gösteren o devlet midir?

Hemen şunu belirtmeliyim ki, bugün Erdoğan diktasıyla belli konularda çelişkiye düştüğü için yeni tedbir alan Fransa’nın da bu planda elleri temiz değildir. Göçün son 60 yıllık tarihinde Fransız Devleti’ni yönetenler, Türk-İslam Sentezi’nin camiler ya da bozkurt dernekleri şeklinde örgütlenmesi karşısında kıllarını kıpırdatmazken, Ankara diktasının hedef gösterdiği kişilere baskı uygulamakta hiç tereddüt etmemişlerdir.

35 yıl önce, üstelik de sosyalist François Mitterand’ın cumhurbaşkanlığı döneminde Fransız televizyonu A2’de Türkiye’deki Türk ve Müslüman olmayan halklara yapılan baskılarla ilgili bir programa katılmıştım. Bu programda yaptığım konuşmalardan dolayı Hürriyet gazetesi ertesi gün manşetinde beni Fransız televizyonunda Türk düşmanlığı yapmakla suçlamıştı. Şaşırtıcı değildi. Ancak, Turgut Özal’ın başında bulunduğu Türk Hükümeti de derhal devreye girmiş, onun  baskıları sonucunda Fransız Hükümeti benim Fransa’ya girişimi yasaklamış, Avrupa Parlamentosu’nun Strasbourg’taki toplantılarını izlemek için yaptığım vize taleplerini sürekli geri çevirmişti

Dahası, cumhurbaşkanının eşi Danielle Mitterrand’ın başkanı olduğu Fransa Özgürlükler Vakfı 14-15 Ekim 1989 tarihlerinde Paris’te organize ettiği “Kürtler: Ulusal kimlik ve insan hakları” konulu bir konferansa beni de konuşmacı olarak davet emişti. Ancak Fransız Hükümeti bana vize verilmesini yasakladığı için bu konferansa da katılamamıştım.

Fransa’nın Türk istihbarat örgütlerinin karanlık faaliyetleri konusundaki vurdum duymazlığının en son dramatik örneklerinden biri hiç kuşkusuz 9 Ocak 2013 tarihinde Kürt ulusal direniş hareketinin Paris’teki üç temsilcisinin, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in Kürdistan Enformasyon Bürosu’nda MİT’in bir tetikçisi tarafından kurşunlanarak öldürülmesi, ancak üzerinden yedi yıl geçtiği halde Türk Devleti’nin bu alçakça cinayetteki rolünün ortaya çıkartılmamış olmasıdır.

Türk ve Fransız devletleri arasında Kürt ulusal direnişine karşı birlikteliğin en önemli belgesi ise, hiç kuşkusuz, diğer AB üyesi ülkeler gibi Fransa’nın da, Türkiye ve ABD’nin dayatmasıyla PKK’yı “Yabancı Terör Örgütleri” listesinde tutmasıdır.

Şunu da hemen vurgulayalım ki, Türkiye-Fransa ilişkileri tarihi hep şaşırtıcı gel-git’lerle doludur. Geçmişte de, özellikle 1915 soykırımının Fransa tarafından tanınması nedeniyle gerilimler doğmuş, Türk tarafı Fransız mamullerine boykotlar uygulamış, ancak her ikisi de NATO üyesi olduğu, özellikle de Fransa’nın Türkiye’de asla vazgeçilemeyecek yatırımları, Türkiye’nin de Fransa’da, yukarıda belirttiğim gibi, seçimlerde üçte ikisi AKP-MHP’ye oy veren 700 bin’i aşkın bir göçmen kitlesi bulunduğu için, gerilimler nisyana terkedilip yeniden sıcak ilişkiler kurulmuştur.

Ayrıca, son devletler arası kriz sadece Erdoğan ve Macron arasındaki laiklik anlayışı farkından da kaynaklanmıyor.

Brüksel Özgür Üniversitesi (VUB) akademisyenlerinden Dr. Mine Yıldız, “Macron ve Erdoğan’ın can simidi: Din ve milliyetçilik” başlıklı yazısında krizin geri planını net şekilde ortaya koyuyor:

“2016 yılında, Macron’un ekonomi bakanı olduğu Valls hükümetinde çıkarılan çalışma yasası ve işçi sınıfının buna tepkisini hatırlayalım. Fransız burjuvazisine, sermaye sınıfına hizmet eden çalışma yasası, işçi sınıfının haklarına büyük saldırı paketi içermekteydi. Çalışma sürelerinin uzaması, mesai ücretleri, toplu iş sözleşmeleri, işten çıkarma gerekçeleri sermaye sınıfına hizmet ediyordu. Macron'un ekonomi politikalarını protesto eden Sarı Yelekliler’i hatırlayın. Ülkesindeki siyasi ve ekonomik krizleri çözemeyen Macron 2020 Haziran’ındaki yerel seçimlerde büyük şehirleri kaybetti ve 2022’de düzenlenecek cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde büyük yara aldı.

Erdoğan ve partisi Türkiye'de yapılan son yerel seçimlerde büyük şehirleri kaybetti. Özellikle 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri’ni Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazanması bir dönüm noktası idi, böylece Erdoğan, siyasi kariyerinin en büyük mağlubiyetini almış oldu. İstanbul seçimleri Erdoğan’ın artık yenilmez olmadığını gösterdi. İşsizliğin ve enflasyonun rekor seviyelere ulaştığı Türkiye’de iktidar partisi çözümü Ayasofya’nın ibadete açılmasında buldu.

“Ülkelerinin toplumsal ve ekonomik krizlerle çalkalandığı dönemde liderlerin ihtiyacı ulusal, dini hassasiyet ve aidiyetleri devreye sokmak… Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Macron’un amacı da, niyeti de ortak: Dikkati ekonomiden başka yöne çevirmek.” (Birgün, 4 Kasım 2020)

Macron ve Erdoğan dikkatleri bir süre için ne denli başka yöne çevirebilirlerse çevirsinler, her iki ülkede de yaklaşan seçimlerde belirleyici rolü Corona’nın da getirdiği sürprizlerle her geçen gün daha vahimleşen ekonomik ve sosyal koşullar oynayacak.

Bir farkla… Fransa’da Emmanuel Macron’un karşısında en büyük rakip olarak Marine Le Pen’in başını çektiği aşırı sağcı Rassemblement National var…2022 başkanlık seçimlerinin ikinci turunda Macron’ın en güçlü rakibi olacağı anlaşılan Marine Le Pen, İslamist terörden rahatsızlığı artan vatandaşların oylarını çekebilmek için, Bozkurt örgütlenmesinin yasaklanmasını yetesiz sayarak, Fransa’da 71 cami ve 10 okulu yöneten Milli Görüş vakıflarının da kapatılması çağrısında bulundu.

Türkiye’de ise Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği Bozkurt’çu cephenin karşısında gücünü son belediye seçimlerinde metropollerin yönetimini ele geçirerek gücünü kanıtlayan sol direniş var… Bu direnişin önder gücü hiç kuşku yok ki HDP… Onun desteği olmasaydı, metropollerin belediyeleri hâlâ AKP- MHP şehreminlerinde kalmaya devam edecekti…

Büyük sorun, Suriye, Libya, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve nihayet Yukarı Karabağ konularında Meclis’teki üç sağcı partiyle birlikte Mahşerin Dört Atlısı’nı oynayan CHP’de tabanın parti üzerindeki ölü toprağını silkeleyip HDP ve diğer sol partiler ve örgütlerle birlikte demokratik halk cephesinde yer alıp alamayacağında düğümleniyor…

Zaman hızla akıp gidiyor… HDP Parti Meclisi’nin 11 Ekim toplantısından sonra yaptığı anti-faşist blok çağrısı, kendine “demokratım, halktan yanayım” diyen her bireyden, her örgütten olumlu yanıt bekliyor, katılım bekliyor…

Türkiye’de de, yurt dışında da…