Bu haftaki yazımda Tayyip Erdoğan'ın Akdeniz üzerinden aylardır kayıkçı kavgası yaptığı Fransa Cumhurbaşkanı Macron'la video konferans üzerinden cilveleşmesini işlemeye hazırlanıyordum ki, ekranda yan yana açtığım tüm medya sayfalarına İnsan Hakları Eylem Planı'nın ayrıntıları inmeye başladı.

Kendisini sadece Türk cemahiriyesinin değil, dünyadaki tüm islam ümmetinin lideri görerek Batı dünyasına meydan okuyan hazret, Türkiye'deki ekonomik ve sosyal çöküntünün etkisiyle ve özellikle de ABD'deki başkanlık değişiminden sonra köşeye sıkışmış olmanın paniğiyle düne kadar küfür üzerine küfür yağdırdığı Macron ve benzerleriyle yeniden diyalog kurmaya çalışıyor.

Tabii, diyalog denebilirse! Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransa Kralı Birinci Fransuva'ya gönderdiği mektubu hatırlatarak ecdadı adına tarihsel bir şişinme yaptıktan sonra dönüp dolaşıp "Ülkelerimizi, vatandaşlarımızın can ve mal emniyetini tehdit eden terör örgütleriyle mücadelede de ortaklaşa atabileceğimiz adımlar var. Tüm bu hususlarda Türkiye ve Fransa’nın dayanışma içinde hareket etmesini arzu ediyoruz” diyerek Macron'a da Diyanet ve SETA misyonları yüklemeye çabalıyor.

Ama asıl gülünç olan "9 amaç, 50 hedef" içeren İnsan Hakları Eylem Planı... Hiç kimse düşünce açıklamaları nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılamazmış... Dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebepler temelinde hiçbir ayrımcılık söz konusu olmaksızın herkes hukuk önünde eşitmiş...

Aslında Erdoğan'ın sahneye koyduğu oyun, gerçekten demokratikleşme arayışı falan değil, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yüz yıla yakındır tüm gelmiş geçmiş cumhurbaşkanlarının klasikleşmiş oyunlarının yeni bir versiyonu.

Bu oyun, Fransız bestecisi Camille Saint-Saëns'ın ünlü senfonik şiiri Ölüm Dansı (Danse macabre)'nı çağrıştırıyor.

Efsaneye göre her yıl Cadılar Bayramı'nda gece yarısı yeryüzüne inen ölüm, mezardaki tüm ölüleri dirilterek keman çalmaya başlar. Ölülerin dansına akla gelebilecek tüm korkunç yaratıklar, hayaletler ve cadılar da katılır. Çılgınca dans eden ölüler horozlar öterek gün doğuşunu haber verince mezarlarına dönerken ölüm de seneye yeniden gelmek üzere yer yüzünden ayrılır.

Youtube'dan Ölüm Dansı'nı dinleyerek yazmaya devam ediyorum.

Türkiye cumhuriyet oldu olalı cumhurbaşkanı koltuğunda oturanların sayısı 16'yı buluyor... 12'si aslen, 4'ü vekaleten... Aslen cumhurbaşkanı olanlar: Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, Kenan Evren, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan.

Vekaleten cumhurbaşkanı olanlar ise, Atatürk'ün ölümünden sonra bir günlüğüne Mustafa Abdülhalik Renda, Gürsel'in ardından 54 günlüğüne İbrahim Şevki Atasagun, Sunay'ın ardından 9 günlüğüne Tekin Arıburun, Korutürk'ün ardından da 159 günlüğüne İhsan Sabri Çağlayangil...

85 yılı dolduran ömrümde istisnasız hepsinin yeri var... Doğduğum 1936 yılında Çankaya Köşkü'nde Mustafa Kemal Atatürk varmış... Ancak iki yıl sonra vefat ettiği için onun iktidarından belleğime nakşolmuş hiçbir şey yok... Onun ardından Çankaya'ya giren İsmet İnönü dahil, tüm gelmiş geçmiş cumhurbaşkanlarının ve de vekillerinin yapıp ettiklerinin, önce sıradan genç bir vatandaş olarak, 69 yıldır da hep muhalif gazeteci olarak doğrudan tanığıyım...

Her biri siyaset meydanına insan hakları kıspeti giyip özgürlük vaadleriyle yağlanarak çıkmış olan bu pehlivanlarımızın iktidara ısınır ısınmaz ilk iş olarak insan haklarını ve özgürlükleri nasıl boğazlamış olduklarını hep ibretle izledim, belleğime kayıt düştüm. Bunları 69 yıldır yazdığım yazılarda ve kitaplarda tekrar tekrar dile getirdim.

Mustafa Kemal'in neler ettiğine yaşım ermediği için bittabi tanık değilim... Onların belgelerine de uzun yasak yıllarından sonra 60'larda perdeler biraz aralanmaya başladığında ulaştım.

Örnek mi? Bugünden başlayalım... Büyük raslantı, bugün 4 Mart... Cumhuriyetin ilanından çok önce TKP yöneticilerinin Karadeniz'de boğdurtulmasıyla başlayan devlet terörü, ulusal hakları hiçe sayılan Kürt halkının ve sosyal hakları tanınmayan işçi sınıfının direnişini ezmek üzere 4 Mart 1925 tarihinde Kemalist iktidar tarafından Takrir-i Sükûn Kanunu'nun çıkartılmasıyla yeni bir kanlı döneme geçmişti. Bu kanuna dayanarak ülkedeki muhalif odaklar tümüyle susturulmuş, örgütler ve gazeteler yasaklanmış, istiklal mahkemeleri Kemalizm'in kara listesindeki binlerce kişiyi idam sehpalarına ya da zindanlara göndermişti.

Aynı senaryo Kemalist yönetim tarafından 1937-38 yıllarında da tekrarlanmıştı. 4 Mayıs 1937'de "Dersim Tenkil Kararları"nın onaylanmasıyla başlayan Kürt katliamında  resmi açıklamalara göre 16 bin, Dersim halkının tanıklıklarına göre 70 bin yurttaş, çoğu yaşlı, kadın ve çocuk olmak üzere köylerde, mağaralarda, dere kenarlarında bombalanarak, kurşuna dizilerek, yakılarak, kimyasal gaz kullanılarak, uçurumlardan atılarak katledilmişti.

Yine Mustafa Kemal'in son dönemindedir ki, büyük ozanımız Nazım Hikmet başta olmak üzere tanınmış sol aydınlarımız düzmece Harp Okulu ve Donanma davalarıyla mahkum edilerek zindana atılmışlardı.

Ya İnönü'nün cumhurbaşkanlığı dönemi? 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde, tıpkı Tayyip gibi hem cumhurbaşkanı hem de CHP genel başkanı sıfatlarını taşıyan İnönü'nün, "çok partili rejim"e geçilerek temel hak ve özgürlüklere saygı gösterileceğini tantanayla ilan ettiği günlerdi... İlkokulun son sınıfında öğretmenlerimizin yardımıyla siyasette neler olup bittiğini izleyip tartışmaya başlamışken, CHP'nin kışkırttığı gözü dönmüş milliyetçi güruhun 4 Aralık 1945'te Sertel'lerin yönetimindeki Tan Gazetesi'ni ve diğer sol yayınevlerini basıp tarümar ettiklerini dehşetle öğrenmiştik.

Bu alçakça saldırının kışkırtıcı ve uygulayıcılarının yakalanıp yargılanması gerekirken, zorbalıkla susturulmuş bulunan Tan Gazetesi'nin üç yöneticisi, Sabiha Sertel, Zekeriya Sertel ve Cami Baykut, bu vahşet olayından önce o gazetede yayınlanmış olan eleştirel yazılarında Meclis'e ve Hükümet'e hakaret ettikleri gerekçesiyle birer yıl hapse mahkum edilmişlerdi.

Dahası, sözümona "çok partili" düzende sıkıyönetim ilan edilerek yeni kurulan sol partiler ve sendikalar kapatılmış, başta Dr. Şefik Hüsnü Deymer olmak Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi'nin 45 yönetici ve militanı 14 Temmuz 1948'de 5 yıla varan hapis, bir o kadar da sürgün cezasına mahkum edilmişlerdi.

Temel hak ve özgürlüklere tam saygının gerçekleştirileceği vaadiyle 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin iktidarı gelmesi ve Celal Bayar'ın cumhurbaşkanı olmasından sonra bu hak ve özgürlüklerin daha da vahim şekilde ayaklar altına alınması gecikmedi.

Gazeteciliğe yeni başlamıştım... İlk görevim dünya radyolarının Türkçe yayınlarını dinleyerek, Ankara ve İstanbul temsilcilerimizle Ege'nin çeşitli il ve ilçe merkezlerindeki telefon mesajlarını not ederek haber yapmaktı.

Aldığım ilk acılı haberler, ABD emperyalizminin yeni taşaronu Demokrat Parti iktidarının Türkiye'nin seçkin aydınlarına karşı başlattığı McCarthy'ci operasyondu. TKP lideri Dr. Şefik Hüsnü Deymer ile Merkez Komitesi üyeleri, Zeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner, Mehmet Bozışık, Halil Yalçınkaya ve Mihri Belli başta olmak üzere 118 seçkin aydın ve işçi lideri 17 Ekim 1954’te askeri mahkeme tarafından on yıl ile bir yıl arasında hapis cezasına, ayrıca üç ile bir yıl arasında sürgün cezasına çarptırıldılar.

Celal Bayar 'ın, ardından Cemal Gürsel'in ve Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanlıkları döneminde sola ve Kürt direnişine karşı terör uygulamaları, tutuklamalar ve mahkumiyetlerle ilgili haberler hiç eksik olmadı. Ben de kaç kez yargılandım, mahkum oldum, askeriyenin karargahlarında tehditlere maruz bırakıldığım için 12 Mart darbesinden sonra sürgüne çıkmak zorunda kaldım.

Biz sürgündeyken de, yine Sunay'ın cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye'de onbinlerce ilerici ve demokrat işkenceden geçirilip zindanlara atılmakla kalmadı, üç devrimci gencimiz idam sehpasında katledildi.

12 Eylül 1980 darbesiyle açılan Kenan Evren ve Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığı dönemlerinde tutuklamalar ve işkenceler yüzbinleri aşarken idam sehpasında katledilenlerin sayısı 50'yi buldu.

Temel hak ve özgürlüklere saygı yeminiyle cumhurbaşkanı koltuğuna oturan Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı dönemleri ise, darağacı kullanılmamış olsa bile, özellikle Kürt direnişini hedef alan kitlesel tutuklamalar, komando operasyonları, kitlesel cankırımları, medyada ve üniversitelerde tasfiyeler, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atamaları ile lekelidir. Hele 2014'te cumhurbaşkanı olduktan sonra Çankaya'yla yetinmeyip kendine saraylar yaptırtan, tek parti dönemindeki gibi cumhurbaşkanlığının yanı sıra parti başkanlığını da üstlenen, 2016 çakma darbesini bahane ederek resmen başkanlık diktası kuran Erdoğan dönemi!

Büyük kısmının tanığı olduğumuz bu dönemlerde tüm cumhurbaşkanları "İnsan Hakları Eylem Planı" ya da bir başka iddialı isim altında göz boyama gösterileri yapageldiler.

Erdoğan'ınki bu göz boyama gösterilerinin en sahteci ve cüretkâr olanı...

Mehmet Y. Yılmaz'ın t24'te çok iyi vurguladığı gibi, "Tayyip Erdoğan'ın 2021 yılını yaşamakta olan bir ülkede açıkladığı '11 Temel ilke ve 9 Amaç' Türkiye'de ilk kez, 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi adını taşıyordu. Erdoğan'ın yeni keşfetmiş gibi göründüğü temel insan hakları, Roma'da, 4 Kasım 1950 tarihinde imzalanmış olan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile de garanti altına alınmıştı. Türkiye de 18 Mayıs 1954'ten beri bu sözleşmenin tarafıdır. Ve şimdi kalkmışlar, 2 Mart 2021 tarihinde, bu metinler ile güvence altına alınmış haklarımızı 'insan hakları eylem planı' diye bir kez daha önümüze sürüyorlar."

Halkoyuyla seçilmiş parti liderlerine, milletvekillerine, belediye başkanlarına, gazetecilere, yazarlara, düşünürlere, sanatçılara, hukukçulara zindanlarda ya da mahkeme kapılarında devlet zulmü uygulattıran, Meclis'in üçüncü büyük partisi HDP'yi kapatmak için yardakçısı Bahçeli'yle birlikte her çareye baş vuran bir kişinin bu sözleri böylesi pişkinlikle telaffuz edebilmesinin ardındaki tuzağın herkes farkında...

Mevcut anayasaya göre önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanlığına üçüncü kez aday olması mümkün olmayan AKP lideri, bu laf kalabalığıyla eğrisi doğrusuna denk getirip anayasada değişiklik yaptırarak saltanatını dört yıl ya da daha fazla uzattırabilmek hesabında... Bir diğer hesabı da gelecek seçimlerin sonuç belirleyici tek gücü HDP'yi kapattırabilmek…

Muktedirlerin ölüm danslarının bu yeni versiyonu daha çok söz ettirecek, polemik konusu olacak...

Önemli olan, kamuoyu yoklamalarında toplam oy oranı AKP-MHP İttifakı'nın toplam oy oranıyla başa baş giden, hattâ bazı anketlere göre daha yüksek olan bilcümle muhalefet partilerinin bu oyunu bozmak, muktedirlerin ölüm danslarına bir daha dönüşü olmamak üzere kesin son vermek için ne yapacakları...

Bu sınavın ilk aşamasında yapılması gereken ise gayet net...

HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırma ve HDP'yi kapatma girişimleri karşısında yekvücut olabilmek, gerekirse Meclis'i boykot ederek hep birden sine-i millete dönebilmek...