Eskiden yaralarımızın başında biz beklerdik, yaralarımız bizim başımızda beklemezdi. Kan değil, efkâr sızardı evlerin içine. O yara ile uyunur, o yara ile uyanılır, yaşayanlarda diri tutulurdu. O zamanlar taşınabilir ağırlıktaydı ölüm...

Ölüm de tıpkı yaşamak gibi haktı, bugünkü gibi sadece ‘azınlık’ ulusların, emeğiyle geçinen sınıfların başına sarılan bir bela değildi. Ölüm zamanı geldiğinde tıpkı insanların kapısına gelip oturduğu gibi ağaçlar, akar sular, iklimler gibi bütün canlı hayatı bulandı. O zamanlar taşınabilir, acısı dışarıya dökülmeyecek ağırlıktaydı ölüm...

Oysa şimdi ölüm, iktidara egemen olanların elinde teslim alma aracına dönüşmüş durumda. Ülkenin neresinde bu saldırılar yapılırsa yapılsın hepimizin kapısına bırakılmış gibi yaralıyor her birimizi...

Ankara’nın Altındağ ilçesinde bir Kürt aileye yönelik silahlı saldırıda, 2’si ağır 4 kişinin yaralanmasının bir amacı; Afyon'da mevsimlik Kürt işçilere ırkçı saldırıda 2’si kadın, 5 erkeğin yaralamasının bir amacı: Konya Meram’da Kürt aileye yapılan saldırıda Hâkim Dal’ın öldürülmesinin bir amacı vardır elbet...

O amaç: Büyük-küçük, kadın-çocuk, yaşlı-genç, dağda ve şehirde yaşadıklarına bakmadan bütün Kürtleri ölüm ve şiddetin yakasında tutarak, olası bir seçimde onları ittifak dışı tutmaktır. Nihayetinde adına muhalefet partileri denen partilerin HDP ile ittifak yapmaya yanaşmamaları iktidarın kimin üstünde çalıştığını ve ne oranda başarılı olduğunu da açığa çıkarmaktadır...

Görünen o ki, Kürtleri ve onlarla beraber hareket eden bir avuç aydın ve demokratın yolunu keserek, kapısını kırıp evini basarak, içeri atarak, yaralayarak ve öldürerek hayatı çekilmez hale getirip dünyalarından bezdirerek teslim almak istiyorlar. Kendi ‘mutluluklarını’ Kürdün mutsuzluğu üstüne kurmuşlar. Bırakın benim kuşağımdaki insanların kaç yaşına geldiklerini, onların yaktıkları özgürlük ateşi içine doğanlar bile şimdi 37 yaşına gelmiş, her türlü şiddete tanık olmuş, başkalarının ağzının içine bakmadan, kendi cümlesini kurar hale gelmiş bir kuşak olmuşlar. Bu kuşak sadece siyasal alanda değil, sanatsal alanda da kendini var etmiştir. Bir anlamda silah altına alınan değil, vicdanlarıyla kalem kâğıt, fırça, kamera altına kendileri gönüllü olarak almış düzensiz bir ‘ordudurlar.’ Onları dünyaya mal olmuş yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar eserleriyle eğitiyorlar.  Ast üst ilişkileri yoktur aralarında. Bir yaşta göreve alınan, bir yaştan sonra terhis edilen değillerdir. Sivil giyinir, bütün bir hayatı sivilleştirmeyi amaçlarlar. Şehit ve gazi olmaz, bayraklara sarılarak gömülmezler. Savaştıkları cephelerde ölü ya da sağ haberlerine konu olmazlar...

Bırakalım onları, bütün imkânsızlık ve zorluğa rağmen hayatı yukarıda tutmaları, geçinmek için her mevsim yollara düşen ve vardıkları yerlerde saldırılara uğrayan, mevsimlik işçi ‘ordusu’ var Kürtlerin. Kaza onları bulur kırık dökük bir minibüsün içinde, bela onları. Ölü ve yaralıların hepsi onlardan olur. Ağızlarında dönen dilleri suç diye onların boynuna asılır. Varla yok arasında ama gittikleri her yerde gözaltında yaşarlar...

Yetmedi, şiddet karşısında canlarını kurtarmak için her yolu deneyerek dünyaya yayılmış, üniformaları, rütbeleri, karşılarında hazır ola geçtikleri komutanları olmayan, üç öğün hasretle beslenen mülteci ‘ordusu’ var Kürtlerin...

Yoksulluğun onları eşitlediği, yaş sınırı olmayan, yeni doğmuş bebeklerden tutunda ölümün kapısına kadar gelmiş yaşlılardan oluşan; Kadınların doğurmakla kalmayıp sevgiyle büyüttüğü, şehirlerde, köy ve mezralarda yaşayan, şiddetin tüm yolları onlara çıkan düzen tutmaz ‘ordusu’ var Kürtlerin...

Dilinden dolayı okula başlar başlamaz kara tahtada tek ayak üstünde bekletilerek cezalandırılmış, diploma verilse bile kendi dilinden asla mezun edilmeyerek ‘cahil’ kılınmış, evinde devletten gizli x, q, w ile beslenmiş, dilindeki sözcüklerin tozunu konuşarak temiz tutan ‘ordusu’ var Kürtlerin...

Masalları ve kılamları yaşadıkları hayatın hakkı gibi omuzlayarak beraberinde taşıyan, bir ayağı bu dünyada, diğeri ayağı öbür dünyada olan, asla zapturapt altına alınmayacak, öğüt vermekten çok mesel anlatarak yol gösteren, bu dünyadan göçüp gitseler bile kulaklara küpe anlatıları kalan düzen tutmaz yaşlılar ordusu var Kürtlerin...

Devletin durmadan operasyonlarla tutuklayıp cezaevlerine tıkarak çoğalttığı, orada kendilerini geleceğe sabırla mayalayan politikacıları, gençleri, yardım ve yataklık ‘etmiş’ kadın ve yaşlıları, karavanaya kaşık sallayan, koğuş ve tecrit hücrelerinde yaşamak durumunda bırakılmış, yaşını başını almış, silahlara değil, sabrına yaslanmış ‘ordusu’ var Kürtlerin...

Bırakın Çukurova’da naylon barakalarda çoluğu çocuğuyla pamuk hasat edenleri, tütün eken, tütün biçen, sigara sarıp dudaklarına götürerek kendinden duman çıkaran ‘ordusu’ var Kürtlerin...

Zorda kalınca ağız dolusu küfür eden, gösteride slogan atan, yürüyen, koşan, gaz yiyen, polis araçlarına zorla bindirilerek şekli şemaili bozulmuş bir biçimde haberlere her gün konu olan, ‘ordusu’ var Kürtlerin, Kürtlerle acısın ve umudunu eşitleyenlerin...

Yakılmış yakılmış yurtlarını geride bırakıp, arkasına bakmadan kızı kızanıyla yola çıkmış, bir yere varmış ya da hala varamamış, vardığında ise bir gün dönmeyi aklına koyan ‘ordusu’ var Kürtlerin...

Hayalini yitirenlerin asla göremeyeceği, gözle görülmeyen, elle tutulmayan, suyla akan, bulutla dolaşan, güneşle ısınan, düşman karşısında safını belirleyen, çocuklarda başka, gençlerde başka, yaşlılarda başka yol alan ezilmişlerin, kovulmuşların, hor görülmüşlerin, ille de Kürtlerin kılıçtan geçirilerek yenilgiye uğratılmayacak hayal ve umut ordusu var...

Dünyanın dört bir bucağına gitmek için yola çıkanları yorulduklarında gölgesinde serinleyerek dinlenmeleri için bekleyen ağaçları, o ağaçları evi sayan yaban kuşları var. Kendisine yapılanı asla başkasına yapmayan yeryüzüne dağılmış ‘ordusu’ var mazlumların. Varlıkları her seçimde ‘sınava’ tabi tutulsa da, kimse onları yok saymakla yok var saymakla kendine kul, köle yapamaz. Gerisini tek hayali iktidarda kalmak olanlar düşünsün.