Çok değil, 33 yıl önce bugün (16.03.1988); İslâm Âleminin, BM'in ve tüm Dünya'nın gözü önünde "Değerli sahipsiz kavim" Kürdler'e büyük bir vahşet uygulandı. Irak Kürdistanı Süleymaniye-Halepçe Kasabası merkezli bu katliamda kimyasal gazlarla çoluk-çocuk demeden binlerce Kürd öldürüldü. Utanmadan Enfal ismi verdikleri üç yıllık soykırımda ise mağdurların toplam sayısı yüzbinleri bulmuştu...

 

Kurbanları rahmetle anıyor, failleri olan Irak Baas rejiminin aktörlerine;
"Zalimler için yaşasın Cehennem!" diyoruz.

 

Sosyal medyada Halepçe Katliamı'nı anma yarışına giren iktidarıyla muhalefetiyle kimi siyaset erbabının samimiyet testi de bir an önce Kürdçe anadilinde eğitimle yüzleşmeleri ve Halepçe-Enfal Kürd Soykırımının tanınması için mecliste üzerlerine düşeni yapmalarıdır.

 

Türk-Arab-Fars Müslümanlarına gelince; epeydir e(k)meklerini yedikleri dindaşları, vatandaşları ve de komşuları olan Kürdlerin imdadına koşmalarının üzerlerine farz bir vecibe olduğunun şuuruna ve kendi devletlerinin yaptığı koca koca haksızlıklara güçlü bir tonda "Yeter-Hayır!" demeden müslümanlık iddialarının takvadan ve doyurucu olmaktan uzak kalacağının bilincine varmaları gerekir.

 

Başka deneyimleri tatma, hata yapma lüksleri kalmayan Kürdlere de ancak ve ancak;
okuyarak,
sanat, ticaret ve ziraat ile zenginleşerek,
birleşip güçlü kalarak tüm haklarına kavuşabileceklerini ve zalimleri korkutup tevbeye sevk edebileceklerini hatırlatabiliriz.

 

Aslında; insanlık tarihi bir yönüyle zalimlerle mazlumların tarihidir ve yeryüzü sahnesinde insanoğlu yaşadığı müddetçe zulüm yapanlarla zulme maruz kalanlar olacaktır. Bunların içerisinde en çirkin tablo ise dünün mazlumlarının sonradan güçlenip zalim kesilmeleridir. Burada biz inananlara, gerçek solculara, demokratlara ve vicdanlı insanlara düşen vazife ise Hz.Muhammed'in (a.s.m) dediği gibi;
"Kimliğine bakmadan mazlumun yardımına koşmak ve yine kimliğine bakmadan zalimin zulmüne engel olmaya çalışmaktır." (Buharî)

 

Zulmü ve zalimi kötüleyen İslam; mazlumu ise övmemiş ancak mazlumun haklarını savunup gasp edilen haklarını geri almak için mücadele etmesini değerli bulmuştur. Mazlumun güçlenip sonradan zalimleşmemesi için de gerekli uyarıyı yapmıştır.
"Hatırlayın ki bir zaman çok azdınız, yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. Derken O, size yer-yurt verip barındırdı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ta ki şükredesiniz." (Enfal:26)

 

Yoksullar ve köleler arasında hızla yayılan Hristiyanlık, çok tanrılı inanca sahip Roma otoritelerini telaşlandırıyordu. 300 yıl süren baskı, eziyet ve ölüm cezaları, İmparator Diocletianus döneminde zirveye çıkmıştı. Hristiyanlık ancak İmparator Konstantin (Constantinus) döneminde rahat bir nefes alabilmişti…

 

İseviliğin 4.yy.'da Roma'nın resmi dini olmasıyla artık güç ve iktidar sahibi olan Hristiyanlar, dünün mazlumları olduklarını maalesef çabuk unuttular.

 

Yeni platoncu filozof Hypatia'yı "dinsizlik" ve "şeytanlık" ile suçlayan İskenderiyeli Hristiyanlardan bağnaz bir grup, daha miladi 415 yılında bu kadın filozofu taşlayarak öldürdüler.

 

Gerek 11.yy'da düzenlenen Haçlı Savaşları sırasında gerekse Kudüs'ü ve İspanya'yı Müslümanların elinden alırken Yahudi ve Müslüman toplumuna reva görülen zulümleri işleyenler, dünün mazlumları olduklarını hiç hatırlarına getirmek istemeyen devrin zalim Hristiyanları idi.

 

Tarih boyunca yaşamlarından sürgün ve katliam eksik olmamış Yahudi Toplumunun, bugün Filistinlilere karşı yapılan nice zulümlere sessiz kaldığını veya kendi devletlerinin yaptığı zulümlere maalesef büyük oranda destek olduğunu biliyoruz.

 

Mazlumun zalimleşme probleminin Müslümanların tarihinde de aşılamadığını görüyoruz.

 

İktidara geldiklerinde Emevi hanedanından olanlara kaçacak delik bırakmayan Abbasiler de dünün mazlumları arasındaydılar. Vaktiyle Emevi saltanatında Hz. Ali'nin nesli kadar olmasa da yer yer eziyetler ve haksızlıklarla karşılaşan Abbasoğulları, iktidarı ele geçirdiklerinde çok daha feci bir rövanşa imza atmaktan çekinmediler. Kadın, çocuk demeden Emevileri soykırımdan geçiren Abbasoğulları, kendilerini Alioğulları gibi ehl-i beyt görüyor, yaptıkları insanlık dışı eylemlerine, vaktiyle Emevilerin Peygamber ailesine yaptıkları feci zulümler üzerinden meşruiyet devşiriyorlardı.

 

Abbasi halifelerinden Mansur'a karşı Medine'de kıyam eden ve Hz. Hasan'ın soyundan gelen ehl-i beyt imamlarından Zeydi imam Muhammed en-Nefsüz-zekiyye'yi destekledikleri için baskılara maruz kalan Mutezile mezhebinin bağlıları, sultan-halife Me'mun ve Mutasım Billah devirlerinde en güçlü devirlerini yaşadılar. Bu dönemde devletin resmi görüşünün Mutezile'ye kaymasının verdiği avantaj ile iktidara yaslanan mezhep müntesipleri, kendilerine muhalif olanlara özellikle hadis ehline türlü türlü eziyetler vermekten imtina etmediler.

 

Görüldüğü üzere; güç ve iktidar din, mezhep, ideoloji dinlemeyip kendisini ele geçirenleri ele geçirip yozlaştırıyor. Üstelik iktidara konanlar sadece farklı din ve mezhepte olan muhaliflere değil, saltanatlarına potansiyel tehdit gördükleri dini, mezhebi, ırkı, ailesi bir insanlara da dünyayı zindan edebilmişler.

 

İngiliz Katolik tarihçi ve politikacı Lord Acton'un dediği gibi;
"Güç, bozar. Mutlak güç, mutlaka bozar."

 

Gerek modern ulus devlet diktatörleri devrinde ve gerekse demokrasi tecrübesinin zayıf olduğu imparatorluklar devrinde olsun güce-tahta-devlete çöreklenen krallardan, şah, padişah, sultan ve halifelerden güç zehirlenmesi yaşamayanların çok nadir olduklarını söyleyebiliriz.

 

Emevi saltanatında tahta oturan 14 sultan-halifeden Ömer bin Abdülaziz'i ve Abbasi Devleti'nin 37 sultanından Mehdî'yi istisna tutarsak geriye kalanların neredeyse tümünün veya büyük çoğunluğunun Allah ve Ahiret inancıyla uyumlu erdemli diyebileceğimiz bir yaşamdan uzak, despotça veya keyf, zevk, israf ve debdebe ile saltanat sürdürdüklerini görürüz.

 

Zalimin cezasız kaldığı ve mazlumun hakkına kavuşmadığı bir idareye İslami bir yönetim veya iktidar diyemeyeceğimiz gibi böyle bir yönetimi destekleyen topluma da erdemli bir toplum diyemeyiz.

 

"La tezlimuna wela tuzlemun" (Arabça),
"Ne zalim be, ne mazlum!" (Kürdçe)
"Ne zalim ol ne mazlum!" (Türkçe)

 

Birkaç şahsiyeti istisna tutarsak, Müslümanların uzun tarihindeki reel uygulamaların çoğu, yukarıda yazılan İslam’ın sosyo-siyasal yaşamdaki temel mottosunun zıddına ve Kur'an'ın "adalet" maksadının hilafına gerçekleşmiştir.

 

Bugün de ülkede gerçekleşen on binlerce hak ihlallerinin, yoksulluk ve yoksunluğun sorumlusu olan iktidar, dünün mağduriyetlerinden nemalanmış, dinci-milliyetçi muhafazakâr, kokteyl bir koalisyondur. Gel-gör ki bu devirde seksen milyonluk ülke, büyük bir mağdurlar ve mazlumlar kampına dönüştürülmüş vaziyettedir. Daha ibretlik olanı ise böyle bir iktidara hâlâ belirgin oranda destek veren toplumun büyük çoğunluğunun açlık ve korkuyla terbiye ediliyor olmasıdır.

 

Netice; yaşadığımız ülke de dahil koca İslam coğrafyası; faziletli şehir olmaktan, ideal toplum profilinden bir hayli uzak olup zalim iktidarlar, mazlum halklar gerçeği ile inim inim inlemektedir.