Dost açısından çok şanslıyım. Hatta dünya liderimizin bile benim kadar dostu yoktur. Bunda elbette ondan büyük, pardon, yani ondan yaşlı olmamın da payı vardır kuşkusuz...

Yıl 1995. Bir özel tv kanalında çalışıyorum. Sayısını bilemediğim dostlar listesinin ilk beşine giren, maalesef çok erken kaybettiğimiz kamera dehası Ersin Çakır'la Uluslararası Alanya Triatlonu'nu izliyoruz.

Düzenleme komitesi yanımıza bir de mihmandar verdi. Röportajdan, haberden, koşuşturmadan usandığımızı görünce, çocuk "Bugün yarışma yok. Haydi sizi Köprülü Kanyon'a, raftinge götüreyim" dedi.

Bütün gazeteciler bir minibüse doluşup gittik. Eski mesai arkadaşım, bugün ABD'de öğretmenlik yapan Kürşat Güzey de Cumhuriyet Gazetesi'ni temsilen ekipte...

Yirmili yaşlarda bir rafting eğitmeni, çoğumuza ikişer kişilik kano ayarladı. İki tarafında da palası olan kürekleri nasıl tutacağımızı, önde ve arkada oturanların, küreği suyun akışına göre dümen gibi nasıl kullanacağını falan en ince noktasına kadar anlattı. Ve hayati bir konuyu, unutmamamız için dört-beş kez tekrar etti:

"Bitiş noktasına kadar kıyıya yaklaşmamaya çalışın. Velev ki yaklaştınız. Bazı ağaçların dalları nehrin içlerine uzanır. Onlardan korunabilmek için, başınızı, suya değdirecek kadar yana yatın. Kendinizi dallardan kurtardığınız anda da hızla doğrulun ve yolunuza devam edin..."

Serde gençlik var. Belimiz yay gibi. Kafayı suya değdirmek de iş mi? Gerekirse 90 derece değil, 120 derece bile bükülürüz. (Ah çocuk, ah. Nasıl oldu da bizim bu kadar cahil olabileceğimizi düşünmedin?)

Ben öne oturdum, cüssesi neredeyse 1,5 katım olan Kürşat arkada.

Neden?

Çünkü arka taraf ağır olacak, burun havaya kalkacak, böylelikle diğer gazetecilere nal toplatacağız...

Bre Köprülüçay. Tamam, anladık, Akdeniz'e sevdalısın. Kavuşmak için çılgınca akıyorsun da, bizimki de patlıcan değil be iki gözüm; can bu, can. Biraz sakin olsana.

Nerdeee?

Henüz bismillah yüz metre gittik gitmedik, dev gibi dallar karşımıza çıkıverdi.

Ne demişti eğitmen?

"Hemen yana yatın."

Biz de öyle yaptık.

Peki direktife uyduk da neden cumburlop diye suya yuvarlandık?..

Bir yandan derinliğini kestiremediğim sudan nefesim tükenmeden çıkmaya çalışıyorum, bir yandan da, "Ya arkamdan saatte yüz deniz mili süratle gelen kanonun burnu gırtlağıma ya da ense köküme cart diye girerse" diye düşünüyorum.

Buz gibi suda terlenir mi?

Terlenirmiş.

"Ecel teri" dedikleri buymuş meğer.

Hani kovboy filmlerinde başrol oyuncusuna kötü adamlar pusu kurar da yüzlerce mermi sağından solundan "zıp zıp" ya da "ciyuv ciyuv" diye geçer ya; tıpkı öyle geçti kanolar, suyun üzerinde beliren kellemin yanından...

Canımı güçbela kıyıya attığımda Kürşat'ın benden önce çıkmış olduğunu gördüm. "Düşünen Adam" heykeli gibi yumruğunu çenesine dayayıp kıpırdamadan oturduğuna göre, hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyor olmalıydı. Ben henüz o evreye gelmemiştim...

***

Bu öyküyü şu nedenle anlattım:

Her konuda mutlaka can alıcı bir nokta vardır. Ayrıntıyla uğraşırken, onu kaçırmamak gerekir. İki kişilik kanoyla raftingde can alıcı noktanın ne olduğunu sanırım anladınız:

Karşınıza dal(lar) çıktığında ne tarafa yatacağınızı, partnerinizle önceden kararlaştırın. Bizim yaptığımız gibi ikiniz de aynı yöne yatarsanız alabora olursunuz.

Belki de canınızdan olursunuz...

***

Galatasaray Alanya'da oynamasa, aklımıza triatlon gelir miydi?

Dolayısıyla, hafızamızda Köprülüçay anısı canlanır mıydı?

Sanmıyorum.

Ama doğrusu iyi denk geldi.

Bizim rafting kriziyle Galatasaray'ın pandemi krizi, bir noktada benzerlik gösteriyor:

Krizi yönetememe noktasında...

***

Alan ya, veren ya.

Hiç hak edilmeyen bir sonuç.

25'inci haftadan itibaren son 7 maçta 17 puan kaybı. Tarihte örneği var mı, bilmem...

Ama şurası tartışılır:

Hamsinin, baştan beri "dama at"ın, yani pelikanın midesinde sindirilmeye mahkûm edilmesi, kaynağı gayri sahih diğer "dama at" G. G.'nin aradan sıyrılması için bir yem miydi?