Çok dilli, çok dinli, çok etnili bir imparatorluğun bakiyesi olan topraklarda 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde daima Sünni, Türk, Müslüman kimliklerine sahip bir ulus yaratma, bu kimlikleri koruma ve bu kimlikleri farklı olan tüm gruplara empoze etme ideolojisi egemen oldu. Bu ideolojiyi hayata geçirmenin en önemli araçlarından birisi de eğitim sistemi oldu.

Yeni eğitim sisteminde öncelikle Osman İmparatorluğu döneminde kurulmuş olan azınlık okullarının sahip oldukları özerklik ortadan kaldırıldı. Bu okullarda Türkçe olarak Türk öğretmenler tarafından verilecek dersleri ve müfredatı belirleyen, ders kitaplarını onaylayan, okulları denetleyen ve türlü türlü ayrımcı uygulamalarla bu okulları öğrencisiz, öğretmensiz, bütçesiz bırakarak büyük oranda kapanmaya mahkûm eden bir politika uygulandı. (Bu konuda detaylı bilgi için şu kitabı inceleyebilirsiniz.

Kürtler, Lazlar, Çerkesler gibi ‘Müslüman’ olarak tanımlanan ve Türkçe dışında bir anadilleri olan topluluklar ise eğitim sisteminde bir yandan yok sayılırken, bir yandan da sıkı bir asimilasyon politikasına maruz bırakıldılar. Bu toplulukların örgün eğitimde anadillerinde eğitim görmeleri de anadillerini öğrenmeleri de mümkün olmadı. 1982 yılında kabul edilen Anayasa’nın Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi başlıklı 42. Maddesi anadilinde öğrenim görmeyi ve anadilini öğrenmeyi açıkça yasakladı.[1] Daha kötüsü, anadilinde eğitim ya da anadilini öğrenme talebinde bulunan kurumlar, siyasi partiler ve kişiler çeşitli şekillerde cezalandırıldılar. Örnek olarak, tüzüğünde “Eğitim Sen anadilinde eğitimi savunur” ifadesi yer alan Eğitim-Sen’e, Genelkurmay’ın talebi üzerine 2003 yılında açılan kapatma davası, 2005 yılında bu ifadenin tüzükten çıkarılması üzerine düştü.

Anadilleri örgün eğitimde öğrenebilme ancak 2012 yılında kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen yeni öğretim sistemine geçilmesi ile beraber tedricen mümkün oldu. 5. sınıftan itibaren alınabilecek seçmeli derslere Yaşayan Diller ve Lehçeler dersi eklendi. Anadolu’da konuşulan hiçbir dili anadil olarak tanımadan gerçekleşen bu reform ile okullarda Kurmanci, Zazaki, Lazca, Adıgece, Abazaca ve Gürcüce gibi diller ile lehçeleri öğrenmek mümkün hale geldi. Tabii ki teoride.

2012-2013 eğitim ve öğretim yılında Kürtçenin Kurmanci ve Zazaki lehçeleri ile Çerkes dilleri olan Adıgece ve Abazaca seçmeli dersler olarak verilmeye başlandı. Bu derslere 2013-2014 eğitim ve öğretim yılında Lazca, 2014-2015 yılında da Gürcüce eklendi. Bazı ‘Kürt’ siyasi partiler (mesela o dönemki BDP) ve Kürt dili üzerine çalışmalar yapan STK’lar bu dersleri boykot çağrısı yaparken, Lazca, Adıgece ve Abazaca gibi diller üzerine çalışan kurumlar (mesela Laz Enstitüsü ve Kafkas Dernekleri Federasyonu) bu derslerin tercih edilmesi için kampanyalar yürüttüler. Bana kalırsa, bir bakıma “bizim esas talebimiz ve hakkımız anadilinde eğitimdir” diyerek Kurmanci ve Zazaki dersleri boykot eden siyasi hareketler ve kurumlar büyük bir hata yaptılar. Yine bir bakıma “talebimizden azının verilmesi bir oyalama taktiğidir, buna razı olmayız” denilerek seçmeli Kurmanci ve Zazaki dersleri boykot edilirken bu derslerin müfredata eklenmiş olmasının onlarca yıldır anadil haklarının güvenceye alınması için türlü yollarla verilen mücadelenin, ödenen bedellerin sonucunda elde edilmiş bir kazanım olduğu ve bunun etkili bir şekilde hayata geçirilmesinin anadilinde eğitime yönelik savunuyu ve çalışmaları da güçlendirebileceği gerçeği görülmedi. Daha önemlisi dillerin asimilasyonu, siyasi, ekonomik, sosyal tüm alanlarda Türkçenin egemen olması, kentlere göçün devamı, her eve Türkçe televizyon ve iletişim araçlarının girmesi, hatta kültürün globalleşmesi gibi nedenlerle tehlikeli bir hızla devam ederken; zaten eğitim hayatına başlamış olan ve Kürtçeyi az bilen ya da hiç bilmeyen, dolayısıyla anadilinde eğitim hakkı bir anda tanınsa dahi böyle bir eğitim sistemine geçmekte zorlanacak olan ya da çeşitli sebeplerle çocuklarının anadilinde eğitim görmesini tercih etmeyecek olan ebeveynlerin çocuklarının en azından belirli bir düzeyde Kurmanci ve Zazaki öğrenme şansları veya talepleri olabileceği ve bu talebin karşılanmasının Kürtçenin yaşamasına ve sonraki kuşaklara ideal düzeyde olmasa da aktarılmasına fayda sağlayabileceği göz ardı edildi. Kürtleri yekpare bir topluluk gibi gören bu anlayış, anadilinde eğitim hakkı tanınırsa tüm Kürt çocukların anadilinde eğitim veren okullarda öğrenim göreceklerini öngörüyor gibiydi ancak bu öngörünün reel hayatta tam bir karşılığı yoktu.

Anadil ve eğitim konusunda farklı görüşler ve talepler olduğu için, bu konuda çoğulcu bir bakışın ve politikanın geliştirilmesinde fayda olurdu. Daha detaylı ifade etmek gerekirse, anadilinde eğitim görüp resmi dili de öğrenmek, anadil ve resmi dilin bir arada kullanıldığı çok dilli eğitim görmek, resmi dilde eğitim görüp anadili de öğrenmek, hatta yabancı dilde eğitim görüp resmi dili ve anadili de öğrenmek gibi seçenekleri kapsayan bir reform talep etmek hayatın gerçeklerine daha uygun bir yaklaşım olurdu. Zira anadilinde eğitim hakkı tanınsa dahi sistemin yarattığı dayatmalar, kahredici yerleştirme sınavlarının yarattığı baskı, gelecek kaygısı, bazı velilerde anadile ilgilinin hiç olmaması gibi sebeplerle bazı velilerin çocukları için anadilinde eğitim veren kurumları değil de resmi dilde, hatta mümkünse yabancı dilde eğitim veren kurumları tercih edecekleri aşikârdı. Nitekim Rawest’in 2020 yılında yayımladığı Ebeveyn ve Çocuk Arasında Anadilin Durumu başlıklı rapora göre, sadece Kürtçe dilinde eğitim veren okullara çocuklarını göndermek isteyen velilerin oranı yüzde 4 iken, Kürtçe ve Türkçe, yani iki dilde eğitim veren okullara göndermek isteyenlerin oranı yüzde 64. Velilerin yüzde 9’u Kürtçe-İngilizce eğitimden, yüzde 12’si Türkçe-İngilizce eğitimden, yüzde 11’i ise sadece Türkçe eğitimden yana. Çocuklarının genel olarak Kurmanci veya Zazaki öğrenmesini isteyen velilerin oranı ise yüzde 88. Talepler söz konusu olduğunda ortada bu kadar renkli bir tablo var yani. Şunu hatırlatmak gerekir ki demokratik ülkelerde de genellikle resmi dilden başka dilleri konuşan topluluklara anadil ve eğitim/öğrenim konusunda farklı seçenekler sunulmaktadır.

Bazı Kürt aktörler boykottan yana tavır alırken devlet ise bu derslerin seçilmemesi için elinden geleni yaptı. Bu konuda neler yaşandığını Uluslararası Azınlık Hakları Grubu ve Tarih Vakfı’nın 17 STK ile iş birliği içinde yürüttüğü bir proje kapsamında yayınlanan bir raporda detaylı olarak ele almıştık. Bu dil ve lehçelere ilişkin derslerin en az 10 öğrenci tarafından seçilmesi koşulu; bu dersleri verecek öğretmenleri yetiştirecek eğitim fakültelerinin bulunmaması; bu diller konusunda uzman olan kişilerin öğretmen olarak atanmaması ve bunun sonucunda da okul yöneticilerinin ‘dersi verecek öğretmen yok, ne yapalım’ demesi; bu dersler için gerekli ders kitaplarının ve materyallerinin geliştirilmesi için bir kaynak ayırılmaması, bakanlık bünyesinde ya da dışında ilgili bir birimin kurulmaması; öğretmen yetiştirmek ve materyal hazırlamak konusunda tüm yükün anadillerine sahip çıkmaya çalışan STK’lara yüklenmesi; okul yöneticilerinin öğrencileri belirli dersleri, özellikle İslam dini ile ilgili dersleri seçmeye yönlendirmesi ya da mecbur bırakması gibi yollarla bu derslerin çocuklar tarafından tercih edilememesi için devlet elinden geleni yaptı. Devletin bu önleyici çabalarına rağmen yıldan yıla bu dersleri tercih eden öğrenci sayısı arttı. MEB’in verdiği bilgiye göre, söz konusu dersleri ilk yılda tercih eden öğrenci sayısı 28.587’ydi. Bu sayı 2013-2014 öğretim yılında 53 bine, 2014-2015 yılında ise 83.344’e yükselmişti. Bu tablonun ortaya çıkmasında, öğretmen yetiştirmek, materyal geliştirmek konusunda büyük fedakârlıklarda bulunan, dersler konusunda farkındalık yaratmak amacıyla kampanyalar yürüten kurumların çok büyük katkıları oldu. Sağ olsunlar, hep var olsunlar.

Son yıllarda bu dersleri tercih eden öğrenci sayısını öğrenmeye çalışsam da MEB’den henüz bir yanıt alamadım. Anladığım kadarıyla MEB son 5 yıldır bu verileri kimse ile paylaşmıyor. Dolayısıyla ahval nedir bilmiyorum ama bazı kurumlar bu derslerin yaygınlaşması, daha çok sayıda öğrenci tarafından tercih edilmesi için mücadele vermeye devam ediyorlar. Laz Enstitüsü bunlardan birisi. Geçtiğimiz hafta hazırlanan ve derneğin youtube hesabından paylaşılan videoyu izleyebilirsiniz.

Bu yıl artan sayıda Kürt kurumunun Kurmanci ve Zazaki derslerinin tercih edilmesi için kampanyalar yürüttüklerini söylemek gerekir. İstanbul Kürt Enstitüsü, Kürt Dili ve Kültürü Ağı, HDP gibi siyasi parti, kurum ve oluşumlar 12 Ocak günü başlayan “#DersaKurdîHildibijêrim” hashtagi ile sosyal medyada yürütülen kampanyaya destek oldular. Seçmeli dil derslerinin tercih edilmesi için çalışmalar yürüten kurum ve kişilerin epey ‘ayıplandığı’ günlerden bu noktaya gelmiş olmamızın iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Hüdapar camiasının gazetesi olarak bilinen doğruhaber de 17 Ocak günü “Seçilemeyen Seçmeli Ders: Kürtçe” başlıklı bir haber yayımladı. Farklı siyasi hareketleri benimseyen, kendini farklı şekillerde tanımlayan neredeyse herkesi birleştiren nokta anadil hassasiyeti iken, işlevsiz bırakılmış olsa dahi elde olan bir aracın kullanılması için mücadele etmek konusunda tüm siyasi hareketlerin ve kurumların sorumluluk almış olmasının iyi bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

Seçmeli dil dersleri dahil tüm seçmeli dersleri tercih için son gün 22 Ocak. Geçen hafta başlayan kampanyanın büyütülerek sürdürülmesinde fayda olur zira Kürtçenin kullanımı günden güne dramatik bir şekilde azalıyor ve bazı veliler böyle bir dersin varlığından bile habersizler. Rawest’in raporuna göre, görüşme yapılan ebeveynlere göre çocukları 1/3 oranında daha az Kürtçe biliyorlar. Ayrıca velilerin yüzde 38'i seçmeli dil derslerinin varlığından habersizler. Velilerin yüzde 32’si ise bu derslerin olmadığına inanıyorlar. Dolayısıyla bu derslerin var olduğunu bilen velilerin oranı yalnızca yüzde 30 oranında.

Bu bilgiler, yani mevcut durum, Kürtçenin yaşamasında ve çocuklara öğretilmesinde, çocukların Kurmanci/Zazaki derslerini tercih etme şansları olduğu konusunda gerekli güncel bilgiyi yaygınlaştırmanın ve bu dersleri tercih etmeleri konusunda velileri teşvik etmenin ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle, şu kalan günlerde daha fazla ve daha yüksek sesle “#DersaKurdîHildibijêrim” demeliyiz bence. Kürtlere hitap eden yayın organlarının kalan şu son günlerde bu konuya genişçe yer vermelerinde fayda olur. Tüm ilgili kurum ve kişilerin sosyal medya hesaplarından konuyla ilgili paylaşımlarda bulunmaya devam etmelerinde fayda olur. Şu dersleri önce bir tercih etsin çocuklar. Dersin alınmasındaki ve diğer zorluklar için mücadeleye hep beraber 22 Ocak’tan sonra devam ederiz.


[1] …"Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır."