Nasıl güzel bir şehirdir Van. Deniz diye anılan, dünyanın en büyük göllerinden birisi ile dağların arasına kurulmuş, kaç bin yıl boyunca kaç büyük medeniyete ev sahipliği yapmış kadim bir şehir. Muhteşem bir doğaya ve iklime; güzel bir enerjiye, güzel bakışlı, güzel gülüşlü insanlara sahip bir şehir. Başka bir ülkede olsaydı Van, yalnızca havasından, denizinden, dağlarından bahsediyor olabilirdik ama maalesef Van büyük acıların, trajedilerin yaşandığı bir şehir. Ayşe Hür’ün bir yazısında verdiği bilgilere göre 1871 Erzurum Salnamesi’ne göre Van ve civarındaki kazaların nüfusunun yüzde 73’ü Ermenilerden oluşuyordu. O dönemler bambaşka bir hayatın yaşandığı Van’da 1915’te binlerce Ermeni katledildi. Arkalarında kalan kültürel miras, kiliseler, okullar yerle bir edildi. 1990’larda onlarca köy boşaltıldı, ağır insan hakları ihlalleri gerçekleşti. Bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de bir sınır şehri olarak göçmenlerin birer birer can verdiği bir coğrafyaya döndü Van. Kimlikleri de hikayeleri de bilinmeyen, sadece kendilerine verilen numaralarla anılan ve kimsesizler mezarlığına gömülen sayısız insanın son yurdu oldu Van.

Sosyal medya ve birkaç gerçek anlamda gazeteci olmasa hiç haberdar olmayacağımız trajediler yaşanıyor Van’da. Muhtemelen sonuncusu Van Gölü’nde batan bir balıkçı teknesinde hayatını kaybeden ve cesetlerine birer birer ulaşılan göçmenlerin trajedisi. 

Gazeteci Ruşen Takva’nın verdiği bilgilere göre 27 Haziran gecesi batmış balıkçı teknesi. Tekne batarken denize atlayıp kıyıya kadar yüzmüş Medeni Akbaş. Aslında bir inşaat işçisi Medeni Akbaş. İnsan kaçakçısı değil ancak kendisine teklif edilen 700 TL karşısında büyük bir suça ortak olmuş. Kendisinin anlatımına göre 55-60 civarında göçmeni gölün diğer yakasına taşırken tekne alabora olmuş. Açıklarda dalgalanan Van Gölü’nde deneyimsiz kaptan dalgadan kurtaramamış tekneyi.

Sonunda teknenin battığı yer tespit edildi. Sonra birer birer çıkarıldı bedenler, batan geminin kasasından. Kilitli olan kasadan.

Van Barosu’nun Göç ve İltica Komisyonu üyesi Avukat Mahmut Kaçan yaptığımız görüşmede bugüne kadar 59 kişinin cenazesine ulaşıldığını ve henüz hiçbirisinin kimliğinin tespit edilemediğini anlattı. Pakistan ve İran’dan bazı ailelerin kendisi ile temas kurduklarını, yakınlarının fotoğraflarını gönderdiklerini söyleyen Kaçan, bunları soruşturmayı yürüten savcılık ile paylaştığını ancak henüz kimlik tespiti konusunda bir gelişme yaşanmadığını söyledi.

İnsan kaçakçılarının neden rota olarak Van Gölü’nü kullandıklarını sorduğumda Kaçan, karayollarında yapılan kontrollere yakalanmamak için artık göçmenlerin Van Gölü’nü geçerek Tatvan’a ulaşmaya çalıştıklarını söyledi.

Göçmenler Tatvan’a ulaşmayı başarmışlarsa oradan yürüyerek ya da araçlarla Diyarbakır’a, oradan da batıdaki şehirlere gitmeye çalışıyorlar. Diyarbakır Otogarı’nın yakınındaki cami ve inşaatların altında daima batıya gitmeyi bekleyen, Van sınırından gelmiş perişan haldeki göçmenlerle karşılaşmak mümkün.

Mevsime bağlı olarak trajedilerin şekli ve boyutu değişiyor. Göçmenlerin kimi sınırı geçmeye çalışırken donarak yaşamını kaybediyor, kimi donma tehlikesi geçirmesine rağmen yakalanınca İran’a geri gönderiliyor.

Sınırda insanların bu şekilde geri gönderilmeleri aslında yasal değil. Bir süre BM’de de çalışmış olan ve düzensiz göçmenlerin, sığınmacıların ve mültecilerin hakları ve yaşadıkları sorunlar konusunda oldukça deneyimli olan Kaçan, sınırda yaşananların hem evrensel hem de ulusal hukuka aykırı olduğunu anlatıyor. Sınıra varmış olan kişiler eğer sığınmacılık başvurusunda bulunmayı arzu ediyorlarsa hemen orada kendilerine hakları hakkında bilgi verilmesi ve sığınmacılık başvurusunda bulunabilmeleri gerekiyor. Ve tabi haklarında bir karar alınıncaya kadar Türkiye’de kalmaları. Yani bu kişilerin herhangi bir işlem yapılmadan doğrudan sınır dışı edilmeleri mevzuata aykırı. Sığınmacı değil de göçmen olarak kabul edilmeyip sınır dışı edilmeleri halinde de aslında sınır dışı kararına itiraz etme hakları var göçmenlerin ama buna ilişkin prosedür de işletilmiyor. Başlarına ne geleceğine bakılmaksızın sınırda yakalanan herkes sınır dışı ediliyor. İdam edilecek olsalar bile. Takva, bu şekilde sınır dışı edilen iki gencin İran’da idam edildiğini hatırlatıyor. 

Hayatını sınırda ya da ülke içinde kaybeden kimliksiz göçmenlerin otopsi işlemleri yapılıyor ve 15 gün içinde kimlikleri tespit edilmezse kimsesizler mezarlığına gömülüyorlar. Kendilerine birer numara veriliyor. Van Gölü’nde hayatını kaybedenlere V.G NO:1, V.G No:2 diye numaralar verildi mesela. Bu insanların yaşadıkları hayat, hikayeleri bir anda yok olup gidiyor böylece. Hiç yaşamamışlar, hiç analarının babalarının koynunda uyumamışlar, hiç ağlamamışlar, hiç gülmemişler gibi, birer sayıdan ibaret hale geliyorlar. 

Bütün bunların yaşanmasında hem devletin hem de BM’nin kusurunun olduğu açık. Van’a genellikle İran, Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’ten gelen göçmenlerin arasında son yıllarda Afrika’dan gelen göçmenler de var. Göçmenlerin geldikleri bu ülkelerde ahval belli ve yakın bir tarihte düzelecek gibi de değil. Bu ülkelerden göç almaya devam edecek Türkiye. Hal böyleyken sınırda insanların sığınmacılık başvurusunda bulunabilmeleri için gerekli mekanizmaların kurulması, insanların can güvenliğinin ve yasal haklarından yararlanmalarının sağlanması gerekiyor. Ancak göçmenlere yönelik politikasını bir hayli değiştiren Türkiye, yakın tarihte bunu yapacak gibi görünmüyor. Kaçan’a göre bir dönem açık kapı politikası uygulayan Türkiye keskin bir dönüş yaptı ve güvenlik politikası uygulamaya başladı. Suriye sınırına örülen duvarın bu politika değişikliğinin bariz bir örneği olduğunu söyleyen Kaçan, hem bu politika değişikliğinin hem de göçmenlerin uluslararası ilişkilerde bir silah olarak kullanılmasının ve sınırlardaki yolsuzlukların göçmenlerin bu sorunları yaşamalarına sebep olduğunu söylüyor.

Bir zamanlar Van’da bir Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) bir saha ofisi olduğunu ve sığınmacıların başvurularını doğrudan bu ofisin aldığını söyleyen Kaçan, UNHCR’ın bu saha ofisini önce küçülttüğünü, sonunda da kapattığını ve bu konuda prosedürleri Göç İdaresi’ne, yani devlete bıraktığını anlatıyor. Sığınmacılığa ilişkin prosedürler muğlak ve işlemlerin ne kadar süreceği belirsiz. Yeterli kapasiteye sahip olmayan Göç İdaresi’ne yapılan başvuruların kaydedilmesi dahi yıllar sürüyor. Türkiye 1951 tarihli BM sözleşmesine koyduğu çekince nedeniyle ülkenin doğusundan gelenleri mülteci olarak kabul etmiyor. Bu nedenle mülteci olduğu kabul edilen kişilerin 3. bir ülkeye gönderilmeleri UNHCR tarafından sağlanıyor ancak bunun gerçekleşmesi de yıllar sürüyor. Bu süre boyunca da göçmenler gayrı-insani koşullarda yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu nedenle sınırı geçen göçmenlerin bazıları sığınma başvurusunda bulunup yıllarca bekleyeceklerine, hayatlarını tehlikeye atıp yasadışı yollarla Avrupa’ya gitmeye çalışıyorlar. Daha iyi, belki de normal diye tanımlanabilecek bir hayat için.

İşte böyle hayatlarını tehlikeye atarak normal bir yaşamın peşine düşen göçmenlerin bir kısmı ya numaralandırılarak gömülüyorlar ya da Hamza gibi dövülerek öldürülüyorlar. Kalanlar da kayıt dışı olarak ve sömürülerek çalıştırılıyor, tacize, şiddete ve ayrımcılığa maruz kalıyorlar.

Mülteciler söz konusu olduğunda kendilerini demokrat olarak tanımlayan insanların dahi ‘ama’ ile başlayan cümleler kurduğu memlekette kimse ‘belki bir gün ben de bunları yaşayabilirim’ demiyor.

Ne diyelim. Kim olursa, nereli olursa olsun, kimsenin numaralandırılarak biten bir hayat yaşamamasını umalım.