68 Hareketi çok açık bir biçimde gözlenen ve birçok ülkede kendini gösteren bir olgu ve Türkiye’de de yaşandı. Toplumun birçok kesiminde oluşan çatlak ve buna bağlı kutuplaşma, grupların birbirlerinden nefret edecek, birbirlerine düşmanlaşacak ve birbirlerini katledecek kadar öfkelenmelerini yarattı.

Bu ayrışma binlerce insanın canına mal oldu. Geçmişte nefret, öfke ve şiddet vardı; ama bu gruplar arasında birbirlerinden tiksinme yoktu. Son yıllarda ise birbirimizden nefret bile edemiyoruz, tiksiniyoruz.

Ben de birkaç yıldır televizyon izlerken ve internette gezinirken bazı insanlarla karşılaştığımda sadece tiksinti hissediyorum. Bu yazıda bu durumu anlamayı ve anlatmayı deneyeceğim…

SÖZÜN VE İLİŞKİNİN BİTTİĞİ YER: TİKSİNTİ

Sevmek pozitif yoğun bir duyguyken nefret negatif yoğunluk içerir. Nefret ettiğimiz biriyle ilişkileniriz, dikkatimizi ona yoğunlaştırırız. Hatta nefret en çok nefret edenin başını ağrıtır; çoğu kez nefret edilen bu negatif duyguyu fark etmez bile. Birbirlerine karşıt gruplar nefret üzerinden negatif ilişkilenirler. Nefret ve sevgi bir madalyanın iki yüzü gibidir. Arada bir ilişki olduğundan, zamanla bu duygular dönüşebilir. Nefret sevgiye, sevgi nefrete. Tiksinti olunca ise insan tiksinilecek objeden uzaklaşır, ilişkilenmekten kaçınır. Bu da grupların birbirlerinden uzaklaşmaları demek. Konu şu: Erdoğan bu ülkede insan olmanın, toplum olmanın kodlarını bozdu. Bu da birlikte yaşamayı zorlaştırıyor, bu gidişle daha da zorlaştıracak. Çünkü tiksinme, ilişkilenememe ve mesafe koyarak korunma nedenlerinden dolayı dönüşmesi zor bir duygu.

İnsan ve insanın ilişkilerinde tiksinme, iğrenme ve kusma sürekli vardı. Benim anlatmak istediğim, bazı insanların zombi gibi gözümüzün içine bakarak, insani tüm duygulardan uzak yalanlar söylemesine gösterdiğimiz tepkinin tiksinti olması.

Bu insanların politik söylemlerinin yarattığı etki kızgınlık değil, nefret değil, öfke değil; daha da öte bir şey: Tiksinti!

Yaşam alanlarının istilası, geri çekilememeniz, korunmanın imkansızlığı ve bunların sonucunda birçok alanda sürekli politik tacize uğramaya gösterdiğimiz tepki, iğrenme. Politik olarak karşı olduğunuz gazeteyi okumaz, televizyona bakmaz, karşı görüşlü komşunuza selam vermezsiniz. Aranıza mesafe koyar ve böylece kendinizi koruyabilirsiniz. Fakat yaşam alanlarının istilasından ötürü bireyin geri çekilme alanı kalmıyor.

Tüm kanalların yandaş olması, trollerin sosyal medyayı terörize etmeleri, yediğinize-içtiğinize, her şeye müdahale ve işte bu müdahalelerin tacize dönüşmesi!

Örneğin kaç çocuğunuzun olacağı konusu gibi mahrem alanınıza bile müdahalenin sevimli gösterilmeye çalışılması. Bu kadar tacize karşı gösterilebilecek en insani tepki iğrenmek belki de…

İNSANİ BİR DUYGU

Dünyaya geldiğimizde tanıştığımız ilk duygudur tiksinme. Bir bebeğin ilişkilenmeye verdiği ilk tepkilerinden biridir tiksinti; bebeğin dış dünyayla, annesiyle kurduğu iletişimin en önemli aracıdır. Sevgi, nefret, arlanma ve suçluluk duygularından önce girer hayatımıza tiksinme ve kusma. Bebek doğduktan sonra yaşadığı “oral dönem”de ağzı üzerinden dünyayla ilişki kurar. Yani bebeğin annenin memesini ağzına alması sadece karın doyurmaya hizmet etmez, aynı zamanda haz üzerinden annesiyle ilişkilenir.

Bu dönemde haz ilkel sevgiye, tiksinme ilkel nefrete denk düşer. Yani nefret duygusunun ve agresyonun henüz olgunlaşmadığı, yani ayrıntılandırılamadığı ve kaba durduğu dönemde tiksinme bu işlevi üstlenir. Kusmak ret demektir, ‘İstemiyorum!’ demektir...

Daha sonraları tiksinme ve kusmanın en temel işlevi insanı korumaktır. Vücudumuzun zehirli yiyeceklere, küflenmiş ve bozulmuş yemeklere tepkisidir. Tiksinmenin ön uyarıcısı ise bozulmuş besinlerden yayılan pis kokudur. Tiksinmeye gösterilen tepkinin ve yüz ifadesinin her kültürde aynı olduğu tahmin ediliyor ve bu tepki son aşamada öğürmek ve kusmakla sonuçlanıyor.

Tiksinmenin tarihini araştıran ve bu konuda kuramlar geliştiren Winfried Menninghaus, sevdiğimiz şeylerin bile fazlasının tiksintiye yol açtığını yazar. Yetişkinlerin bebekler gibi tiksinerek ilişkilenmeleri psikopatolojik bir regresyonu çağrıştırır.

NARSİSİZM VE TİKSİNME

İlk bakışta insana ait olan hiçbir şey tiksindirici değildir aslında. Ancak bebeklikten itibaren aldığımız temizlik eğitimi ve ritüeller neyin tiksindirici olduğunu bize öğretir. Elbette bu ritüeller nasıl bir kültürün parçası olduğumuzla ilgilidir. Çünkü Norbert Elias’ın Über den Prozess der Zivilisation (Uygarlık Süreci, İletişim Yayınları, 2000) isimli kapsamlı çalışmasında tiksinilen nesnenin uygarlaşma süresince değiştiğini anlatır. Tiksinilen şey değişir ve dönüşür...

Çocuğun dudağında kalan yemek parçası, sümüğü ve kakası, hepsi silinerek temizlenir. Bu süreçte annenin elinde bir bezle sürekli bebeği/çocuğu silmeye/temizlemeye çalışması, bebekte/çocukta pis olduğu, tiksinti kaynağı da olduğu bilincini oluşturur ve bu deneyimler de çocuğun bilinç ötesine işlenir. Birçok yetişkinin kendini beğenmemesin, bedeninde kusurlar bulmasının tarihi buralara kadar gider.

Annenin çocukta temizlediği yerler/şeyler daha sonra çocuğun başkasında gördüğünde tiksindiği şeyler olur. Ama bir insanın pis de olduğu, pislik de ürettiği gerçeği narsisizm aracılığıyla gizlenir. Bok, sümük tiksindiricidir, ama ben değerli olduğum için benim pisliklerim tiksindirici değildir. Bu nedenle kendimden tiksinmem, fakat bu tiksintiyi ‘öteki’ne yansıtırım ve “öteki”nden tiksnirim.

Ötekinden tiksinmenin kolektif bir refleks haline gelmesi ve toplumsal bir fenomen olarak belirginleşmesi, esasen bu bilinç ötesi örüntü ile ilgili. Giderek kutuplaşan gruplar kendi kolektif narsisizmleri üzerinden tiksinmeyi öteki olana yansıtırlar.

Bu yansıtmayı düzenleyen en önemli eksenlerinden birisi ise dindir. Yani insanlar neyin iğrenç olduğunu çoğu kez dinsel öğretilere referansla belirlerler. Bu referanslar toplumsal grupları veya kişileri belirli bir hiyerarşiye göre sıralar. Söz konusu “kötü davranışları” gösteren insanlar aşağıda, eğitilmeleri gereken ve “hak yoluna” döndürülmesi gereken kişiler olarak belirlenir. Böylelikle kendini üstte görme üzerinden kolektif narsisizm beslenir.

TİKSİNMEK BİR SONUÇTUR

Tiksinmeyle ilgili bir yazısında psikoterapist Sabine Trautmann-Voigt, tahammül edemeyeceğimiz nefrete, içimizdeki boşluğa ve öfkeye karşı tiksinmenin bizi koruduğuna dikkat çeker. Bunun bir diğer anlamı ise öfke ve nefretin tiksintiyle bir ilişkisinin olduğudur. Politik tiksinme de yine öfke ve nefretle ilişkilidir. Çoğumuz ülkede yaratılan mağduriyete en fazla örtük olarak direnmeyi deneyebiliyoruz.

Televizyon izlerken politikacılara kızıyor, bağırıp çağırıyoruz. Sonra televizyonla konuşmaya başlıyoruz, öfkeler yoğunlaşıyor, televizyona doğru küfürler savruluyor. Şizofrenik bir durum yani. Televizyonla konuşma, çaresizlik, ulaşamama, sesini duyuramama...

Bir an geliyor, belki farkında olmadığımız bir kırılma noktası, öfkenin arttığı ama tepkilerin artamadığı bir an. İşte orada artan nefret ve öfke tiksinti olarak karşımıza çıkıyor. Açıktan öfke göstermenin cezalandırılması yahut cezalandırılma korkusu, insanları öfkelerini bastırmaya yönlendiriyor. İşte bu bastırılan öfke, tiksinmeye yol açabiliyor ve bedeni ve zihni kusmaya zorluyor...

Çünkü mağdur, failin öfkesinin ve zulmünün artacağı korkusuyla kendi öfkesini bastırıyor. Bu durumda kusmak, vücudun gösterdiği en yaygın tepkidir, özellikle işkence ve tecavüz vakalarında sık rastlanılan bir durumdur. Kusmak, aynı zamanda öfkeyi dışa vurmanın en tehlikesiz biçimidir. Kusmak ve dışkılamak kötüden, zehirden, çürükten kurtulmak, onu dışarı atmak ve sembolik olarak yok etmektir. Yani tiksintide sembolik olarak bir kurtulma arzusu vardır. Bu nedenle korku ve baskı nedeniyle sınırlı tuttuğumuz, sadece kendimizin ve yakınlarımızın bilip gördüğü öfkeyi tiksintiye dönüştürüyoruz. Yalan, hile ve zulüm karşısındaki edilgenliğimizde açığa çıkan tepkimizdir bu tiksinme... Eleştirilerin kısıtlandığı, korku ve zulüm imparatorluklarının kurulduğu, tüm halkın bu zulüm ve talan düzeninin edilgen bir tanığı haline getirildiği durumda, bebeklik döneminden gelen bir tepki: Arkaik ve ilkel, ama tepkisizliğimize tepkimiz belki de...

Yalanın, zulmün, aldatmanın, manipülasyonun duygusallaştırılarak servis edildiği ve böylece alıcı bulduğu durumda tiksinmek, aslında yoğun bir duygusal tepki göstermek demek... Sevgiyi, nefreti, korkuyu gizlemek mümkün; ama yoğun bedensel tepki ve yüzdeki belirgin ifade nedeniyle tiksinmeyi gizlemek mümkün de değil.

UMUDUN OLMADIĞI YERDE YAŞANAN: MAZOŞİZM

Bütün bu korku iklimine rağmen bazı insanlar çeşitli isyan/direnme yollarını seçiyorlar; her ne kadar bunun sonucunda yeni zulümler, hapisler ve işkenceler doğsa da... Bu insanlar zulme umut ve intikam duygularıyla karşılık vererek yoğun öfkelerini dönüştürebiliyorlar. Ancak umut duygusu temelsiz bir iyimserlik ile karıştırıldığında ortaya çıkan şey düş kırıklıkları ve içimizdeki kırılganlıklar oluyor. Yani yersiz bir iyimserliğe dayanan umut, mazoşist bir drama dönüşüyor. Umutlanmanın önkoşulu önce umudu yaratmak olmalı belki de... Bazılarımız ise umuttan çoktan vazgeçerek bu tiksintiyi ve yaşanan çaresizliği yok sayabilmek için başka bir dünyaya dalıyor: Televizyon dizileri, internet öfkeleri, Instagram narsisizmleri...

HARAM ÜZERİNDEN OLUŞAN TİKSİNTİ

Tayfun Atay, ‘helal’ kavramı üzerinden bir “helal endüstrisi” oluşturulduğundan söz eder. Buna göre helal üzerinden tüketim ve günah arasındaki çelişki giderildi, Müslümanlar da tüketim toplumunun bir parçası olabildiler. Helal ve haram aynı zamanda bir aidiyet-dışlama sarkacı olarak çalışmaya başladı. Bu sarkacın iki yanında insanlar ve gruplar arasına duvarlar çekildi. Haram aslında dinen uygun olmayan anlamında kullanılırken, bu anlam genişletildi. Popülizm üzerine çalışan bilim insanlarının kullandığı bir kavrama başvurursak, haram bir tür politik “frame”[1] oldu...

Bir başka deyişle haram kavramı ifade ettiği dar anlamından çıkartılarak çok daha geniş bir pratikler evrenini tanımlayan bir çerçeveye dönüştü. Artık haram denince sadece dinin yasakladığı şeyler akla gelmiyor; kötü, iğrenç, tiksindirici, günah gibi bir yığın başka anlamlar da belirginleşiyor akılda. Haram bu anlamda tiksinilen her şeye referans eden bir frame olarak çalışıyor; tiksinilen her şey harama tercüme ediliyor.

George Lakoff ve Elisabeth Wehling ortak bir araştırmalarında düşünce ve algılarımızın büyük oranda metaforlar üzerinden oluştuğunu anlatır. Politik bir frame’e dönüşen haramın anlamı da metaforlar üzerinden genişletilir. “Açık-saçık olmak ahlâksızlıktır, içki çok kötüdür.”

Buradaki açık-saçıklık veya içki birer metafordur; içkinin kimseyi ısırdığı görülmemiştir. Yani içki şişede durur ve kimseye zarar vermez. Ama bir metafor olarak kullanıldığında “bütün kötülüklerin anasıdır” ve haramdır. Böyle bir metaforik anlatımda duygusal yoğunluk dikkati çeker. Bu duygusal yoğunlaştırmanın amacı, etkiyi derinleştirmektir.

Metaforlar bir şeyleri belirginleştirip sergilerken, diğer yandan da bazı anlamları gizlerler. Bir grup için alkol içenler alkolik, ayyaş, zayıf iradeli, ahlâksız, kısacası tiksindiriciyken, ötekiler için de dindarlar çocuk tacizcisi ve sapıktır. Her bir grup tiksinmeyi öteki olana yansıtır ve böylece kolektif narsisizmler şişirilir. Bu nedenle kutuplaşmış gruplar arasındaki diyalog kusmuk üzerinden şekilleniyor.

Duygusal olarak çok yoğun bir ilişki içindeyiz, ama bu ilişki onarılamaz bir negatiflikte. “Öteki” saydıklarımızdan nefret bile edemiyoruz aslında... Bu nedenle kamusal alanlar birbirlerine öğüren insanların karşı karşıya gelme yeri haline geldi. Bu kültürel-politik ortamda duyulan tiksinti, en küçük çelişki alanlarında birbirimize kustuğumuz öfke patlamalarına dönüyor...

Siyasi iktidar İslami bir dille “pislik” ve “kötülük” ile savaşırken kaçınılmaz olarak “asiler” ve “çapulcular” da üretiyor. İktidarın tiksindirici olarak işaretlediği toplumsal kesimler, buna tepki olarak asıl “ahlâkçıların” kutsalın arkasına gizlendiğini ve tiksinç olanın aslında onlar olduğunu dile getiriyorlar. Yani yaşam biçimi savaşları, karşılıklı tiksinme savaşlarına dönüşüyor.

Ahlâk ve tiksinme üzerinden ilerleyen bu çatışma sanıyorum mayo, mini etek ve alkol boyutlarını geçti. Tiksinilsin diye gündeme getirilen rakı, muhalifliğin ve asiliğin sembolü oldu neredeyse. Çünkü rakı üzerinden politik, tarihsel ve kültürel kimliklere vurgu yapılıyor. Ayyaş olmanın getirdiği mahcubiyet ya da muhafazakârların olduğu bir ortamda dekolte giymenin mahcubiyeti artık yok.

Mahcubiyet yerini önce korkuya, sonra korkusuzluk ve asiliğe, daha sonra da tiksintiye bıraktı... Başka bir deyişle sürekli “hain, terörist, ahlâksız” denilerek aşağılanan ve bir tiksinme nesnesi olarak kurulanlar, zamanla yoğun bir politik tiksinti üreterek bu değersizleştirmeye cevap verdiler. Tiksinilenler kendilerine atfedilen sıfatlarla özdeşleşirler; onlar şimdi kendilerinden tiksinenlerden tiksiniyorlar. Hazzı dışlayan, hatta merkezine ‘haz düşmanlığını’ yerleştiren bir helal yaşam biçiminin benimsenmesini öneren ‘haram konsepti’ her zaman olduğu gibi hazza yenik düştü… Bu tartışmalarda ıskalanan şey ise “pisliğin”, tiksindirici olanın başkaları için bir haz kaynağı olması...

Domuz eti yemek bana, inek eti yemek de bir Hindu’ya tiksindirici gelebilirken, ötekiler için şölen yemeği olabiliyor... Yani birine tiksindirici olan diğerine haz verebiliyor. Çamurda oynamak elbiselerimizin kirlenmesi de demek, ama çamurla oynayan çocuklar haz alır. Boyalarla oynamak ve kâğıtları boyamak da kıyafetleri ve elleri kirletir, ama haz da verir. İçki zararlıdır, kötüdür, günahtır; ama çakırkeyif olmanın hazzı da ıskalanabilir değildir işte...

Politik tiksinmenin belki en yıkıcı sonucu artık ortak bir doğruya inanmayan, kutuplaşmış toplumsal grupların birbirinden tiksinir olması. Üstelik tiksinme üzerine çalışan psikanalistlerin “Kontaminierung” olarak adlandırdığı durum nedeniyle, yani tiksinilen nesne ile iletişim kesilse dahi tiksintinin dindirilememesi yüzünden, bu toplumsal kutuplar katılaşıyor.

“Kendini ötekinin yerine koymak” ve böylece sembolik olarak ötekine yakınlaşmak politik tiksinmenin kışkırtıldığı durumda ortadan kalkıyor. Çünkü ötekini tiksinilen obje olarak gördüğümüzden, kendimizi ötekinin yerine koymak aynı zamanda tiksinilen obje olmak anlamını da taşıyor; empati imkânsızlaşıyor.

Örneğin özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca kadınlar üzerinden gerçekleştirilen savaşlar, Türkiye’deki bu bölünmenin kronikliğini daha iyi ortaya koyuyor. Bir zaman ikna odalarında “saçlarını aç böyle çok daha güzelsin” denilen kadınlara, bugün sözgelimi bir parkta bir teyze yaklaşıp “saçların ne güzel, onları kapatsana” deyiveriyor. Ancak ne yazık ki bu karşılaşma genç bir kadın ile yaş almış bir teyzenin gündelik sohbeti olamıyor. Erdoğan zulmünün en büyük enkazı, bu topluma en ağır faturası bu galiba... Sosyolojik yakınlaşma kayboluyor, gruplar arasındaki uçurum ne yazık ki daha da büyüyor.

Psikanalizde, “öteki”ni yok edebilmek için tiksintinin etkin kullanılabileceğine dair tezlerle karşılaşırız. Örneğin, Yahudiler önce negatif özelliklerle tanımlandılar: Cimri, kötü niyetli, hain, dünyayı iktisaden kontrol eden, içinde yaşadıkları hakim grubun (Almanlar) kötülüğünü isteyen kişilerdi Yahudiler. Bu kadar “adi ve iğrençtiler”. Böyle adi olanlara “insan” bile denemezdi, hatta bunlar “hayvan” bile değillerdi.

Yahudiler virüs, bakteri, sinek ve böcektiler. Burada amaç tiksinti yaratmaktı. İşte tanımlama buraya getirildikten sonra virüs, bakteri ve böceklerden kurtulmak istemek “insani bir üstün özellik” gibi sunuldu. Bu mekanizma vicdanı işlemez hale getiriyor, faillerde suçluluk duygusu ve bilincinin oluşmasını engelliyor.

Yahudi’yi katleden bir böceği yok etmiş oluyor ve hatta böylece insanlığa hizmet etmiş sayılıyor. Öldürme tabusu kültürlerin ortak değeridir; ama değersizleştirme ve insandışılaştırma (dehumanization) yöntemleriyle öldürmenin yarattığı vicdani çekince ve ikilem de ortadan kaldırılıyor. Daha doğrusu “öteki” insan sayılmadığından tabunun bir işlerliği kalmıyor. Bu mekanizmaları bu coğrafyada yaşayanlar çok iyi tanıyor: Alevi-Sünni, Ermeni-Türk, Kürt-Türk, solcu-sağcı... Hakim kültür ve siyasi iktidarlar bu ötekileştirme mekanizmalarını sürekli işletiyor.

Bugün herhangi bir siyasi grubu “terörist” ilan edip bu mekanizmayı işletebiliyorsunuz. Hiç kimsenin de bu duruma itirazı olmuyor. Barış Bildirisi’ni imzalayan “teröristler”e bu muamele yapıldı. Ya da kayyum atamaları... Hapisteki gazeteci ve politikacılar bu yöntemlerle ötekileştiriliyor. “FETÖ Terörü/Darbesi” meselesi ise giderek bir cadı avına çevrildi... Politik tiksintiye kapılan birçok insanda ise bu zulmün yarattığı suçluluk ve sorumluluk duygusu oluşmuyor...

POPÜLİZM

Popülizm ile birlikte yaşanan yeni bir olgudan söz etmek istiyorum ama bu, milyonlarca insanı katleden faşizmi basitleştirdiğim anlamına gelmesin. Faşizmde de yer yer tiksinti yaşanmasına rağmen, faşizm tiksinilecek durumlarda ortaya çıkmasına rağmen tüm süreç boyunca politik bir tiksinti yoktu. Nazilerin “Yahudilerin pislik olduğu” söylemi Yahudileri değersizleştirmeyi, insandışılaştırmayı ve onların yok edilmesini haklı göstermeyi amaçlıyordu.

Yahudilerin pislik olduğu söylemi Nazilerin Yahudilerle insani ilişkiler kurmamasını da sağlıyordu. ‘Politik tiksinme’ diye adlandıracağımız bir olgu yoktu. Pier Paolo Pasolini, Marquise de Sade’nin Sodom’un 120 Günü kitabını sinemaya aktardığı Salò, ya da Sodom’un 120 Günü isimli filminde bir şekilde faşizm ile, cinsellik ve tiksinme üzerinden hesaplaşır. Cinsellik ve ensest, iğrenmeyi beraberinde getirir…

Bazı gruplar uzak durmak istedikleri gruplara iğrenilecek özellikler projekte ederek onlardan uzak durmayı denerler. Bu tür söylemler patolojik bir korunma amacı içerir. Türkiye’de 68 Hareketiyle mesafelenmek için söylenen bir iddia vardı: “Bu adamlar komünistler; analarıyla, bacılarıyla yatıyorlar!” 80’li yıllarda Almanya’daki Almanca-Türkçe sözlüklerde Kızılbaşlık ensest ile ilişkilendirildiği için imzalar toplayıp bu çeviriyi kaldırtmıştık. Ateistler için de sıkça ahlaksızlık suçlaması yapılır. Yani iğrenme, ötekileştirdiklerimizle aramıza duvar örme işlevi de üstlenir. Öteki iğrençtir, uzak durmak gerekir. Ama insanlar öteki ile karşılaştıklarında iğrenme çoğu kez hissedilen bir duygu değildir.

Politik tiksinme sadece Türkiye’de yok. Alman ırkçı partisi de benzer tepkilere neden olabiliyor. Trump’ı izlerken de benzer duygular oluşabiliyor. Öncelikle Trump, Erdoğan ve Putin gibi politik liderler çok ciddiye alınamıyorlar, çünkü birer karikatür ya da çizgi roman figürü gibiler. İnandırıcı olmak amaçlı ciddi görünme çabaları sadece komiklik oluşturuyor. Trump ve Erdoğan her konuyu biliyorlar ve her konuda uzmanlar. Federico Fincelstein Faşizmden Popülizme kitabında bu tür liderlerin tanrılaştırıldığını ifade eder; her şeyi bilmek tanrısal bir özelliktir. Bazı partililerin Erdoğan’la Peygamber’i ilişkilendirmeleri bir tesadüf değil. Ama bu durum, yandaşlarının lider ile arasındaki bağı güçlendirirken yandaş olmayanları tiksiniyor.

Fincelstein, faşizmin 20. yüzyılın doktrini olduğunu yazar. II. Dünya savaşı sonrası liberalizme post-faşist bir tepki olarak ortaya çıkan popülizm, 21. yüzyılda faşizan öğeleri de içinde barındırarak, bazı konularda faşizmden uzaklaşarak varlığını sürdürüyor. Sanıyorum 20. yüzyıl faşizmi değişerek ve dönüşerek varlığını sürdürecek. Fincelstein’a göre “popülizm, faşizmin artık bugünden ziyade geçmişin bir parçası olduğunun kabulüyle birlikte başladı.” Popülizmi tiksindirici yapan, faşizan öğeleri içermesine rağmen renksiz, kokusuz ve karışık bir çorba niteliğinde olması belki de. Putin’in biraz uzağımızda olması yoğun duygular yaratmıyor. Trump’ın seçimi kaybettikten sonra her yerde görünmemesi de hafızamızda gerilere gitti.

TİKSİNME VE TİKSİNİLME HAZLARI

Julius Krebs, 1997’de yazdığı bir yazının başlığını “Tiksinme hazzı” koymuştu. Yazıda bazı insanların tiksinme hazzı olduğunu söyler. Cinsel pratiklerin bazılarının kimilerine göre tiksindirici ama bu pratiği uygulayanlar açısından haz verici olduğunu yazar. Marquise de Sade (sadizm onun adından gelir), Sodom’un 120 Günü yapıtındaki 24. vakada bir ay boyunca hiç ayakkabısı çıkarılmamış bir ayaktaki çorabın tiksindirici kokusunun verdiği hazzı anlatır.

Tıbbın fetişizm, psikiyatri ve psikanalizin sapıklık olarak adlandırdığı, dinlerin de günah saydığı şeylerdir genelde bu yönelimler. Ama her kültür bu tür sapkınlıklara alanlar da açar. Bizde anal küfürler (mesela “ağzına sıçarım”), hem tiksintiye hem agresyona ve daha çok da aşağılamaya yöneliktir. Tiksinilecek şeyler kültürden kültüre de farklılık gösterir. Mesela Almanlar burunlarını sesli ve sümkürerek temizlemeyi ayıp saymazken, Türkiye’de kentlerde bu çok ayıp sayılır ve tiksinti uyandırır.

Kültür bazı şeyleri tiksindirici ve ayıp sayarken bazı özel alanlarda bu duruma izin verir. Bir hastanın altını pisletmesine genelde hoşgörü vardır. Bir futbolcunun sahada sümüğünü sümkürmesinden ve yere tükürmesinden tiksinilmezken, aynı futbolcunun bunu bir lokantada yapması çok tiksindirici bir durumdur. Mary Douglas Türkçe’ye Saflık ve Tehlike (Metis Yayınları, 2007) olarak çevrilen kitabında kirliliği incelerken kirin olması gerektiği yerde olmayan şey olarak tanımlar. Kıl kafada tiksindirici değilken çorbada tiksindirici olabiliyor...

Bir mitingde Erdoğan Berkin Elvan’dan söz ediyordu ve taraftarları yuhalıyordu. Felç olmuş gibiydim. Tiksinti... Deniz Poyraz katledilmiş. Sosyal medyada da insani tepkiler çoğalıyor. Devlet Bahçeli televizyonda bir şeyler söylüyor. Duymuyorum, görmüyorum, kızamıyorum, öfkelenemiyorum bile; hiçbir insani tepkim yok. Tiksiniyorum. Bazen yandaş gazetecileri izlerken de benzer şeyler oluyor. Tiksiniyorum sadece...

Bu insanların kendi yandaşları dışındaki insanların fikir dünyalarında, duygusal alanlarında yerleri yok. Ortak beğenileri, inançları, sevinçleri ve hatta ortak öfkeleri bile yok. Gruplar arasındaki farklılıklar uçuruma dönüştüğünde bu grupların birbirleriyle ilişkilenmeleri, aralarında köprüler oluşturmaları imkansızlaşınca geriye kalan sadece tiksinti üzerinden ilişkilenmek...

Bu da zorunlu olarak mazoşist bir durum: Zorunlu, çünkü insanların gidebileceği başka bir vatanı yok ve birbirleriyle ortak bir hayatı kurma zorunluluğu var. Yolu Anadoludan geçen şairin dediği gibi... “Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin. /Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.../Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. /Bu şehir arkandan gelecektir.” Konstantinos Kavafis

Mazoşist bir durum, çünkü aralarında hiç bir ilişki olamayacak insanların beraber yaşamaları durumunda, birbirlerine mahkum oldukları durumlarda kötü de olsa, acı da verse aralarında oluşacak bu tür ilişkiyi bile kabul etmeleri...

Güçlü çocuklar güçsüz çocukları tiksindirirken sadistik bir haz da yaşarlar. Burada tiksindirmenin işlevi gücünü göstermekten daha çok güçsüzü aşağılayarak haz almaktır. Çocuklar arasında güç farkı olduğunda genelde güçsüz olan çocuklar bazen tiksindirme ve iğrençlik üzerinden güç edinmeyi dener.

Mesela bir çocuk burnunu karıştırdığında diğer bir çocuğun (kardeşinin) bundan tiksindiğini fark ettiğinde, bu tiksintiyi diğer çocuk üzerinde güç oluşturmak için kullandığına tanık oluruz. Bu tiksintinin oluşması, görgü kurallarının çiğnenmesi ve utanma duygusunun görmezden gelinmesiyle mümkün.

Ayıp bir davranışın utanma ve arlanma olmadan yapılabilmesi durumu. Psikanalizde Almanca bir terim var, Fremdschämen. Utanılacak bir davranışı birinin utanmadan yapmasının izleyicilerde uyandırdığı utanma duygusu. Davranış başkasına ait olmasına rağmen, utanılacak davranışı yapanın utanmaması halinin utanmayı bilende uyandırdığı arlanma duygusu. İşte yıllardır tanık olduğumuz, utanmayı unutmuş insanların utanabilme yeteneği olan insanlarda uyandırdıkları “Fremdschämen”i artık kaldıramıyor, buna tahammül edemiyoruz. Bu ölçüsüz ve aşırı utanmayanların adına utanma durumu bir tiksintiye dönüştü...

Bazen televizyon izlerken gözümüzün içine bakarak anlattıklarına sadece tiksinerek yanıt verme haline ‘politik tiksinme’ diyorum. Ayrıca bu insanların tiksinti objesi olmalarını sorun olarak bile görmemeleri de iğrenç. Bazı insanların tiksinilmekten bile haz duyduklarını sanıyorum. “Tiksinti objesi” olduklarını hisseden insanlar bu duruman kurtulmaya, iğrenç olmamaya çalışırlar. Bu yüzden tiksinilecek davranışlar genelde diğer insanların görmeyeceği yerlerde, mahrem alanlara çekilerek “gizli” yapılır ve böylece tiksinilen obje olmaktan kaçınılır.

Herkes genel ihtiyaç için helaları kullanır ama bu alanlar mahremdir. Hırsızlık, ahlaksızlık, taciz, rüşvet, yalan, dolandırıcılık, şımarıklık, ukalalık... Şimdiki yöneticiler, yandaşlar kendilerinden tiksinildiklerini biliyorlar ve bu durumu bilerek sürdürüyorlar. İşte bu hallerini “tiksinti objesi olma hazzı” olarak tanımlıyorum...

Bu topraklarda katledilen binlerce insanı sadece istatiksel bir bilgi sayan, ya da ölenleri öldükleri için suçlayan, ya da ne bileyim, gözümüzün içine bakarak kendilerinden olmayanları nasıl yok edeceklerinin senaryosunu anlatan zombileri gördükçe gösterebileceğiniz tepki: TİKSİNMEK... 


[1] Kavramı biraz daha açmak için Elisabeth Wehling’in “yerdeki kuş” ve “havadaki kuş” örneğini kullanabiliriz. Wehling, “havadaki kuş” dendiğinde, ifade edilmese bile kuşun uçtuğunun anlaşıldığını söyler. Yani kanatları açık bir kuşu düşünürüz. Veya çita ve kaplumbağa denildiğinde aklımıza yavaş ve hızlılığıyla bilinen iki hayvan ve karşılaştırma gelir. Halbuki ifadede sadece iki hayvan ismi vardır. Bu çağrışımlar örüntüsüne işaret eden frame, elimizdeki veride olmayan, ama dünyayla ilişkilerimizden ve deneyimlerimizden yola çıkarak bizim yüklediğimiz anlamlar bütününe gönderme yapar.