Sembolik baba kültürel ve psikolojik ihtiyaç… (2) - Atatürk / Muhammed / Ali: Simgesel babalar ve ödipal özdeşleşme

Baba yaşamalıdır ki çocuk onun korumasında kalabilsin; ama aynı zamanda ölmelidir ki çocuk büyüyebilsin. Bu nedenle ödipal toplumlar ya sahte sadakatle baba figürünü sonsuzlaştırır, ya da sürekli yeni baba arayışlarına girerek bir ikame döngüsüne saplanır.

Atatürk, Türklerin “Atası” olarak yüceltilmiş, ideal bir baba figürü olarak konumlandırılmıştır. Türkiye’de baba gereksinimi büyük ölçüde bu figür üzerinden karşılanmıştır. Atatürk’e duyulan hayranlık, yalnızca politik bir bağlılık değil; aynı zamanda psikoanalitik anlamda ödipal bir özlemdir. Atatürk’le kurulan ilişkide birçok insan çocuk konumunu terk etmek istemez. Onunla ilgili her eleştiri, yasa ve kimliğe yönelmiş bir saldırı gibi algılanır. Atatürk yüce, kahraman, ulaşılmaz bir figürdür. İşte bu nedenle, Atatürk eksik ve yaralı babaların yerine yerleştirilmiş simgesel bir babadır. Onu reddedenler ise bu boşluğu başka figürlerle doldurur: Hz. Muhammed, Ali ya da günümüzde Reis, Başbuğ (Reis ve başbuğ aslında ikincil/yedek babadır ve onların da yücelttiği başka ‘asıl’, ‘öz’ bir baba vardır. Mesela Atatürk, Muhammed gibi) gibi liderler. Reis ve başbuğ biraz da içimizden, bizden biri olan reel babadırlar, mitleştirmek güçtür. Çünkü birincil babaların uzaklığı, soyut kişiler olmaları onları mitleştirmeyi kolaylaştırır ve anlatıların sağlamasını yapmak zordur. Zayıf babanın çocukları, yani babasız çocuklar otoriteye bağımlıdırlar ve bu kişiler reel/somut ve canlı/gerçek bir baba arayışı daha yoğundur.

Freud’un Ödipus kompleksi çerçevesinde, çocuk, babaya duyduğu hem hayranlık hem de rekabet duygusuyla büyür. Büyüyebilmesi için babayı “öldürmeli”, yani onu geçebilmelidir. Ama eğer baba ya ulaşılmazsa ya da değersizse, çocuk bu süreci tamamlayamaz. Böylece birey de toplum da yetişkinliğe geçemez, olgunlaşamaz.

ÖDİPAL TOPLUMLAR

Ödipal toplum, baba figürünü yüceltir. Onun yerine bir yasa koyar. Toplumun bilinçdışında bu figürler — Atatürk, Muhammed, Ali, Devlet — yalnızca tarihsel değil, arketipsel babalardır. Bu toplumda birey, çocuk kalmak ister. Baba güçlüdür, baba bilir, yönetir, baba korur. Zorlukta babanın söylediklerine bakılır. Bu ama çocuğu ileri taşımaz, çünkü baba eskiye/geçmişe ait bir figürdür ve günün gerçekliğine yanıtlar sunmaz. Buna rağmen onun söyledikleri yaptıkları idealleştirilir ve her sorunu çözebilir formüle dönüştürülür. Sözler efsunlanır yani… Çocuk babasına sürekli itaat eder. Bu durum özgürleştirici değil de kullaştırıcıdır aslında. Baba figürüne yönelik eleştiriler, bu nedenle varoluşsal bir tehdit gibi algılanır. Atatürk’e Muhammed’e Ali’ye dair söylenen negatif ya da insanlaştırıcı bir söz saldırı gibi algılanır. Kişi kendisine narsistik saldırı sayar bunu. Ve narsistik incinmelere tepki çoğu kez şiddetle olur. Çünkü o figür yalnızca bir kişi değil, düzenin taşıyıcısıdır.

Ancak her ödipal yapı bir paradoks taşır: Çocuk, babaya hem hayranlık duyar hem de onu devirmek ister. Baba yaşamalıdır ki çocuk onun korumasında kalabilsin; ama aynı zamanda ölmelidir ki çocuk büyüyebilsin. Bu nedenle ödipal toplumlar ya sahte sadakatle baba figürünü sonsuzlaştırır, ya da sürekli yeni baba arayışlarına girerek bir ikame döngüsüne saplanır. Modern dönemde Atatürk’ten sonra Başbuğ ve Reis gibi figürler bu koltuğa oturtulmak istenmiştir. Bu bile aslında ödipal birinci babayı katletme girişimidir. Reis’in Atatürk bazen de peygamber yerine konulma çabaları… Ancak modern çağda mitolojik figür yaratmak zordur. Her söz, her davranış denetime açıktır. Mitin büyüsü bozulur. Ve böylece bu figürler simgesel baba mertebesine tam anlamıyla ulaşamaz. Erdoğan bir yandan peygamberleştirilir diğer yandan en çok yalan söyleyen, sözünde durmayan lider olarak da imlenir.

BABASIZLIK SÜRÜYOR

Geleneksel toplumda çocuklar genellikle babasızdır. Ancak bu yokluk, modern anlamda bir yokluk değil; daha çok bir uzaklıktır. Geleneksel baba, bugünkü babaya benzemez. Çocuğun hayatında duygusal ya da fiziksel olarak fazla yer almaz. Ne bakım verir ne de duygusal bir ilişki kurar. Bunun temel nedeni, toplumsal iş bölümüdür: Baba evin dışında çalışır, evin geçimini sağlar. Ev ise çocuğun merkezidir. Baba dışarının adamıdır. Çocuğun terbiyesi, bakımı ve duygusal regülasyonu annenin görevidir. Bu görevler, anne ile çocuk arasında kaçınılmaz olarak yoğun bir bedensel ve duygusal bağ kurulmasına neden olur.

Bebekler ve küçük çocuklar, kendileriyle ilgilenen, ihtiyaçlarını karşılayan ve onları rahatlatan kişiye bağlanırlar. Bu kişi genellikle annedir. Kentleşme, eğitim, sosyal reformlar bu yapıyı yüzeyde dönüştürmüş gibi görünse de özde devam etmektedir. Baba, çoğunlukla akşam eve yorgun gelen, çocuğuyla sınırlı temas kuran adamdır. Evdedir ama temas etmez. Varlığı fizikseldir ama duygusal değildir. Ve böylece babasızlık yalnızca geleneksel toplumun değil, modern toplumun da görünmez sürekliliğine dönüşür.

BABANIN YAPISAL VE DUYGUSAL YOKLUĞU ARASINDAKİ FARK

Yapısal yokluk, babanın fiziksel olarak evde olmaması ya da çocukla zaman geçirmemesi durumudur. Geleneksel toplumsal rollerde baba “evin reisi”dir, ama bu reisliğin çocukla ilişkisel bir karşılığı yoktur. Baba çalışır, evi geçindirir, otoriteyi temsil eder. Ama çocukla gündelik yaşamı paylaşmaz. Yani baba evin “dış”ıdır — çocuk ise “iç”tedir.

Duygusal yokluk ise babanın fiziksel olarak evde bulunmasına rağmen, çocukla duygusal bağ kurmamasıdır. Bu durum modern toplumlarda daha sık görülür. Baba aynı evde yaşar, aynı sofrada oturur, aynı çatı altındadır; ama çocuğun duygularına, ihtiyaçlarına, dünyasına temas etmez. Vardır ama hissedilmez. Baba oradadır ama çocuğa dönük değildir. Çocuk için bu, çok daha karmaşık bir boşluk yaratır: Çünkü eksiklik görünmezdir. Baba “varmış gibi” görünür ama yoktur.

YAPISAL YOKLUKTA BABA BİR GÖLGE, DUYGUSAL YOKLUKTA BİR HAYALET

Yapısal yoklukta çocuk, babayı bir gölge gibi deneyimler. Evde sesi yoktur ama adı geçer. Annenin ağzından konuşur, sofrada kural olur, yasakta otoriteye dönüşür: “Babana söylerim” ya da “sakın baban duymasın” … Kendisi görünmezdir ama düzen onun adına işler. O bir ima, bir gölge: adı var, bedeni yok bir otorite. Duygusal yoklukta ise baba bir hayalet gibidir. Evde dolaşır ama dokunmaz. Aynı masada oturur ama bakmaz. Oradadır ama yok gibidir. Ve çocuk bu görünmezlik karşısında derin bir yetersizlik, değersizlik ve terk edilme duygusunu içselleştirir. Kendisini sevilmeye değer biri olarak hissedemez. Çünkü yanında duran baba, ona yönelmemiştir. Bakışı kaçak, ilgisi kırpılmış, sevgisi eksiktir. Baba artık yalnızca bir figür değil, bir narsistik yara haline gelir.

Böylesi bir babayı geçmek — yani sembolik olarak “öldürmek” — imkânsızlaşır. Çünkü baba ya gölgedir (gölgeyle savaşılmaz), ya da hayalet (hayalet öldürülemez). Freud’a göre, çocuk büyüyebilmek için babayı geçmeli, yani onu aşmalıdır. Ama bu babalar geçilemez. Çünkü biri zaten yoktur; diğeri ise ulaşılamaz. Ve böylece çocuk, gerçek bir özdeşleşme geliştiremez. Bu eksiklik çoğu zaman yüceltmeyle telafi edilir. Baba yoktur ama onun yerine konan ideal baba her yerdedir. O, ulaşılamaz, hatasız, yüce bir figürdür. Atatürk, Muhammed, Ali, Reis, Başbuğ… Bu idealleştirilmiş babalar hem yitirilmiş babanın yerini doldurur hem de çocuğun onu geçmesini — yani bireyleşmesini — imkânsız kılar. Burada başka bir sorun daha var: Böylesine zayıf bir babayı eleştirmek, güçsüz babaya yüklenmek merhametsizliktir ve çocuk bunun oluşturacağı suçluluk duygusundan kaçınmak için babasından uzaklaşır. Anneye yakınlaşır. Anneye duygusal yakınlık ama ensesttik çekimi ve korkuyu yoğunlaştırır.

Ve işte trajedi burada başlar: Reel baba zavallıdır, ideal baba ise ulaşılamaz. Baba ya geçilmesi gereken ama geçilemeyen bir otoritedir; ya da geçmeye değmeyecek kadar kırık ve sönüktür. Ne baba yerindedir ne de yokluğu sağaltılabilir. Çocuk gölgeyle savaşır, hayaletle konuşur. Ve baba hiçbir zaman tam anlamıyla var olmaz — ama hiçbir zaman da yok sayılmaz.

EKSİK OTORİTE VE BOŞLUKTA YASA

Her iki durumda da çocuk, babayla sahici bir özdeşleşme geliştiremez. Yapısal yoklukta baba “bilinmeyen”dir; duygusal yoklukta ise “ulaşılamayan.” Her iki durumda da yasayla temas bozulur. Yasa ya annenin sesiyle gelir ya da toplumdaki başka erkek figürleri tarafından telafi edilmeye çalışılır. Ve sonuçta çocuk, şu soruyla baş başa kalır: Baba gibi mi olmalı, baba gibi olmamayı mı seçmeli? Bu soruya verilen yanıt çoğu zaman net değildir; çatallıdır, parçalıdır, suskundur.

ANNE ÜZERİNDEN İÇSELLEŞTİRİLEN BABA

Bu yazdıklarıma haklı bir itirazınız olabilir: “Baba yok” diyorsunuz ama aynı zamanda “baba yasa koyucudur, dış gerçekliği eve taşıyan figürdür” de diyorsunuz. Evet, çünkü psikoanalitik düzlemde baba yalnızca bir kişi değil, aynı zamanda bir işleve, bir yapısal role işaret eder. Ve bu işlev, bazen annenin iç dünyası aracılığıyla çocuğa aktarılır.

Tezim şu: Babasız toplumlarda birçok çocuk babayla çoğu kez annede tanışır. Çünkü annenin iç dünyasında zaten bir baba vardır. Bu baba imgesi, kimi zaman annenin kendi babasıdır ve kendi çocukluğunda babasıyla özdeşleşerek veya kendi annesinin içindeki babayı özdeşleşme yoluyla edinmiştir — bir özlem, bir korku, bir ideal olarak kalmış figür. Kimi zaman da çocuğun babasıdır — ama bastırılmış öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı gibi duygularla temsil edilir. Anneyle özdeşleşen çocuk, annenin içindeki bu karmaşık baba imgesini de birlikte içselleştirir. Yani çocuğun içindeki baba, doğrudan baba değildir; annenin içinde taşıdığı babanın yansımasıdır. Ve bu yansıma çoğu zaman net değildir: çatallıdır, kırılmıştır, bastırılmıştır.

Baba reel düzlemde yoktur ama gölgesi evin içindedir. Sesi annenin ağzından çıkar, yasakları annenin sesiyle işler, ceza tehdidi annenin diliyle şekillenir. “Babana söylerim” cümlesi, bu temsilin en klasik örneğidir. Baba evde değildir ama anne onun adına konuşur. Ve çoğu zaman bu konuşma, annenin kendi kırgınlıklarıyla çatallanır. Dolayısıyla çocuk yalnızca “baba” figürünü değil, annenin bu figüre dair hislerini de içselleştirir. Ve bu, çocuğun özdeşleşme sürecinde yapısal bir düğüm oluşturur: Çünkü çocuk artık yalnızca bir kişiyi değil, bir çatışmayı, bir karmaşayı, bir belirsizliği de kendi içine almıştır. Bu durumda baba, bir kimlik modeli değil, bir duygusal muamma haline gelir.

KUŞAK SINIRI İHLALİ VE ENSESTİK KOALİSYONLAR

Bazı durumlarda, baba sadece evde eksik ya da duygusal olarak mesafeli değildir. Aynı zamanda anneyle çocuk arasında, babayı dışlayan bir duygusal koalisyon kurulabilir. Çünkü çocuk günlük hayatındaki sorunları, duygusal karmaşalarını anneyle çözmek durumundadır. Bu da kuşaklar sınırını geçmek anneyle iş birliği yapmaktır. Aslında asıl iş birliği annne/baba arasında olmalıdır. Bu durum kuşak sınırı ihlalidir yani. Anne, kendi kuşağından olan eşinden uzaklaşır ve çocuğuyla duygusal bir yakınlık geliştirir. Bu, ilk bakışta masum bir bağlılık gibi görünür; ancak zamanla ensestik bir karakter kazanabilir. Çünkü burada çocuk, kendi kuşağına ait bir birey olmaktan çıkar; annenin duygusal ortağı, sırdaşı, hatta bazen eşduyumsal destekçisi haline gelir.

Bu tür bir ilişki biçimi, çocuğun ruhsal gelişiminde derin çatlaklar yaratır. Çocuk, yaşı ve yapısı gereği hazır olmadığı bir duygusal yükü taşır çünkü bu ilişki çocuğu annenin sembolik partneri yapar. Anneye destek olmalı, onu anlamalı, yalnız bırakmamalı, onu “terk eden” baba yerine duygusal boşluğu doldurmalıdır. Ancak bu, çocuğun bireyleşmesini engeller. Çünkü çocuk, bir yandan anneye sadakat borcu hissederken, diğer yandan kendi kimliğini inşa etmeye çalışır. Bu iki yönelim arasında sıkışan çocukta, suçluluk duygusu, iç çatışmalar ve kimlik belirsizliği gelişebilir. Ayrıca çocuk anneden uzaklaşmayı yabancı başka kadına yönelmeyi/sevmeyi başaramaz. Bizi çok da şaşırtmayan bir mesele var: Türk erkeğinin hayatında en önemli kadın annedir. Ve her kadın bir ilişkide farkında olmadan ikinci kadın olmayı hatta bazen üçüncü/dördüncü kadın olmayı kabul etmek zorunda kalır.

Üstelik bu ilişki biçiminde baba, yalnızca fiziksel olarak dışlanmamış; sembolik olarak da yok sayılmıştır. Artık çocuk, anneyle birlikte babayı “yok eden” duygusal bir ittifakın parçasıdır. Baba yalnızca düşmüş değil; düşürülmüştür. Ve bu düşürme, çocuğun ruhsal yapısında derin ve kalıcı bir iz bırakır.

TOPLUMSAL TABU: ANNE-BABA ARASINDAKİ CİNSELLİK

Toplumda en çok bastırılan konulardan biri, anne ile baba arasındaki cinselliktir. Çocuklar, ebeveynlerini genellikle aseksüel figürler olarak deneyimler. Bu nedenle anne-baba ilişkisindeki cinsellik ya bastırılır ya da bir sır haline getirilir. Bu bastırma, çoğu zaman annenin çocuğuyla kurduğu duygusal aşırılıkta kendini gösterir. Anne, duygusal yakınlığı babadan alamadığı için, bunu çocuğuyla kurmaya yönelebilir. Bu durum, çocuğun “koruyucu” pozisyonu üstlenmesiyle daha da belirginleşir. Artık çocuk, sadece çocuk değildir. Aynı zamanda annenin duygusal partneridir. Baba ise bu denklemin dışında kalır; sessiz, edilgen, yetersiz ya da düşman figürüne dönüşür (buradaki ödipal bir düşmanlık değildir. Ödipal çatışma ilerletici, olgunlaştırıcıdır. Buradaki ama engelleyicidir). Böylece çocuğun ruhsallığında yalnızca babanın yokluğu değil, onun yerine alınan bir rol de içselleştirilmiş olur. Bu, çocuk açısından taşıması güç bir yüktür. Çocuk artık sadece kendisi için değil, annesi için de yaşamaktadır. Bu da onun gelişimini, özgürlüğünü ve bireyleşmesini sekteye uğratır.

BOŞLUĞUN ORTAĞI OLMAK

Kuşak sınırı ihlali, yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de derin etkiler bırakır. Çünkü bu yapı, sürekli yeniden üretilir. Bir kuşağın taşıdığı çözülmemiş yük, bir sonraki kuşağa aktarılır. Anne, kendi babasından alamadığı sevgiyi çocuğuna taşır; çocuk ise bu sevginin ağırlığını kendi çocuklarına devreder. Ve böylece babanın yokluğu yalnızca bireysel bir eksiklik olarak kalmaz; kültürel bir mirasa dönüşür. Toplum, gerçek babaları değil; yüceltilmiş, soyut, ulaşılmaz babaları sever. Çünkü gerçek baba ya düşmüştür ya da hiç var olmamıştır. Geriye ise yalnızca boşluk kalır. Ve çocuk, bu boşluğu doldurmaya çalışan bir ortağa dönüşür.

KUTSAL BABA FİGÜRLERİ VE TOPLUMSAL ÖZDEŞLEŞME

Gerçek babaların eksikliği ya da yetersizliği karşısında, toplumlar sıklıkla simgesel baba figürleri üretirler. Bu figürler, bireysel hayatlardaki boşluğu, toplumsal anlatılar aracılığıyla doldurmayı hedefler. Atatürk, Muhammed, Ali, hatta modern siyasal figürler olan “Reis” ya da “Başbuğ” gibi karakterler, bu kolektif özlemin birer yansımasıdır. Bu figürler sıradan insanlar değildir; yüceltilmiş, ulaşılmaz, olağanüstü kılınmışlardır. Tam da bu yüzden özdeşim için idealdirler. Çünkü gerçek bir babayla yaşanabilecek çatışmalar, hayal kırıklıkları ya da düş kırımları bu figürlerde yoktur.

Bu kutsal baba figürleri, bireysel düzeyde içselleştirilemeyen babanın yerini alır. Reel baba yetersizdir, suskundur, uzak ya da kırılgandır. Çocuk reel babasını yüceltir: en güçlü benim babam, en kahraman da o. Zamanla ama gerçekliği hayatına sokarak babanın böyle olmadığını görür. Yüceltilen babalar hiçbir zaman özelliklerini kaybetmezler. Sürekli en güzel, en kahraman kalırlar. Çocuk (yetişkin çocuk) babasına toz kondurmaz yani. Atatürk gibi bir baba kahramandır, akıllıdır, kurtarıcıdır, idealdir. Tüm yaraları saran, her sorunun cevabını bilen, her şeyi gören bir figür. Bu nedenle birçok birey için Atatürk’le kurulan ilişki yalnızca politik değil, ödipal bir ilişkidir. Birey, kendi babasında bulamadığı yüceliği, Atatürk’e yükler ve onun gibi olmak, ona layık olmak ister. Müslümanlar da Tanrı’nın sevgili kulu olmayı hedeflerler. Benzer şekilde, bazı bireyler için Muhammed ya da Ali de bu işlevi üstlenir. Onlar gelmiş geçmiş en ideal erkek, en doğru baba, en büyük rehber olarak anlatılır. Bu figürlerle kurulan özdeşleşme, bireyin gerçek baba figürüyle olan eksik ilişkisini telafi etmeye yarar. Aynı zamanda bir aidiyet, bir yön, bir düzen hissi verir.

Ancak bu simgesel babalarla kurulan özdeşleşme ilişkisi de bir tür çıkmaz barındırır. Çünkü bu figürler genellikle ulaşılmazdır. Onları geçmek, sorgulamak ya da yerinden etmek mümkün değildir. Böylece birey, sürekli yetersiz, eksik ve borçlu hisseder. Bu durum, toplumsal düzeyde otoriteye körü körüne bağlılık, eleştiriye kapalılık ve bireysel özgürlüğün bastırılması gibi sonuçlar doğurabilir.

YOKLUĞUN İDEALLEŞTİRİLMESİ

Toplumun tarihsel ve ruhsal kodlarında yer etmiş bu simgesel babalar, aslında reel babaların yokluğunun bir telafisidir. Ama bu telafi, çoğu zaman yarayı iyileştirmez; yalnızca üzerini örter. Gerçek babalarla yaşanamayan çatışmalar, bu figürlere yöneltilir. Gerçek babayla kurulamayan özdeşim, bu mitolojik karakterler aracılığıyla yaşanır. Ama sonunda birey, kendi babasıyla değil, toplumsal bir hayalle özdeşleşir. Ve bu hayal, her zaman ulaşılmaz olduğu için, baba daima öldürülemez kalır. Yasa, sorgulanamaz; otorite, devredilemez; birey, özgürleşemez. İşte bu yüzden, modern toplumun en temel sorularından biri şudur: Gerçek baba nerede başlar, simgesel baba nerede biter?

Çocuklar, kimi zaman anne ya da babalarının gözüne girmek, onlardan aferin almak için çaba gösterirler. Bu durumda ilişki asimetriktir: baba otorite figürü, güçlü ve beğenen konumundadır; çocuk ise beğenilmek, kabul edilmek isteyen tarafta yer alır. Yetişkinliğe adım atan çocuk, zamanla babanın konumuna geçerek beğenen ve belirleyici taraf olabilir; hatta bir zamanlar kendisini beğenen babayı artık beğenmeyen konuma gelebilir. Ancak baba yüceltildiğinde, kutsal bir yere konulup imajiner baba figürüne dönüştürüldüğünde çocuk, sürekli beğenilme dilencisi pozisyonunda kalır ve bu ilişkide hep “çocuk” olarak konumlanır. Bu durumda, kutsal babayı geçme ihtimali ya da arzusu zihinde bile canlanamaz. “Atatürk’e layık olmak” ya da “ona layık gençler olmaya çalışmak” söylemleri de bu duruma işaret eder. Acı olan, bu çocukça pozisyonda kalanların, hiçbir zaman baba gibi olabileceklerini, hatta onu geçebileceklerini hayal bile edememeleridir.

Burada başka bir dinamik daha etkili olabilir: Çocuk, anneyle bütünleşmeyi bilir. Annenin karnında büyür; ilk bebeklik döneminde bu bütünlük, sembiyotik hâl devam eder. Bebeği uyutma, emzirme, zaman geçirme, ninni söyleme… Bunlar mahrem alanlar, bedensel ve ruhsal yakınlık imkânlarıdır. Bu yoğun yakınlık babayla yaşanamaz; daha doğrusu bu durum babayla çok sınırlıdır. Anneyle yaşanan bu temas, babayla yaşanamayan bağ nedeniyle, baba ile gerçek bir bütünleşmeyi imkânsız kılar ve babaya duyulan özlemi süreklileştirir. Bu özlem, baba figürünün yüceltilmesiyle birleştiğinde imajiner baba imgesi çok yoğun ve gerçek bir arzu nesnesine dönüşür. Böylece bu figürlere yöneltilen olumsuz her söz, kişiyi derinden yaralayabilir. Adeta imgesel/sembiyotik bir bütünleşme yaşanır. Atatürk, Muhammed veya Ali gibi figürler hakkında söylenen her olumsuz söz, kişinin kişilik çekirdeğinde bir saldırı gibi hissedilebilir.

Bu özleme bağlı imgesel bütünleşme, insan gelişiminin erken dönemlerinden izler taşır: bebeğin kendisiyle nesneyi ayıramaması, otonomi geliştirmekte zorlanması… Anneyle mutlu ve bütünleşici bir ilişki kuramayan bazı çocuklar ise, bu eksiklikten kurtulmayı babadan –yani bir başka otorite figüründen– beklerler.

Milletler —örneğin Türklük— çoğu zaman kendilerini bir beden olarak metaforize ederler. Bu bedenin kanı, canı, organları; elleri, ayakları ve kalbi vardır. Yüceltilen baba figürü ise bu bedenin başıdır: baş öğretici, cumhurun başı. Bu kurguda baş, yöneten, gören, düşünen ve emir veren yerdir. Başın yokluğu, yalnızca otoritenin değil, bedenin bütün varoluşunun çökmesi anlamına gelir. Böylece millet, başsız yaşayamayacağını, var olamayacağını hayal eder. Führer ya da lider odaklı toplumlarda, baş/liderin aniden yok oluşu, o toplumun dağılması ya da yok olmasıyla eşdeğer bir kriz yaratabilir. Toplumun “başsız” kalması, çözülme ve yok olma korkularını tetikler. Bu korku, toplumun lideriyle ilgili sorunlar olduğunda bunları görmezden gelmesine ve çatışmadan kaçınmasına yol açar. Osmanlı’da bazen sultanların ölümünün hemen açıklanmaması da bu tür bir karmaşa ve dağılma korkusuyla ilgiliydi.

Demek istediğim şu: Bazen liderler, gerçekten liderlik özellikleriyle toplumu bir arada tutan ve birleştirici bir işlev üstlenirler; bazense toplumun çözülme korkuları, o liderin yüceltilmesini adeta zorunlu kılar. Bu tür bağımlılıklar ve muhtaçlık ilişkileri, beraberinde üretilen öfkelerin başkalarına projekte edilmesine yol açar. “Çobansız sürü” metaforunun bu bağlamlarda sıkça kullanıldığını görürüz. Psikanalist Christopher Bollas (2019, Wenn die Sonne zerbricht), bir ulusun “çıldırma hâli”nden söz ederken Amerika tarihindeki “başsız” dönemlere dikkat çeker: Kennedy, Malcolm X, Martin Luther King’in öldürülmesi… Kafası koparılan bir hayvanın can çekişmesindeki çırpınışlar nasıl bir dehşet hissi uyandırırsa, başsız kalmış bir halkın korkuları da böylesine derindir. Bollas, bu tür olağanüstü dönemlerde “dondurulmuş psikotik hâl”den söz eder.

Ulusların mitolojilerini, o ulusların kolektif rüyaları gibi analiz edebiliriz…

Bu kültürün babasız olduğunu yetim bir kültür olduğunu anlatmaya çalıştım. Devamında anasız da olduğunu yazacağım. Öksüz ve yetim bir kültürde çocuk ve yetişkin olmak…

Devam edecek… Anasız bir din/kültür…