Geçmiş yabancı bir ülke mi?

Her şeyin bir tarihi var. Bir şeyin tarihi varsa, o tarihi oluşturan verili süre içerisinde bir değişim ve dönüşüm gerçekleşmiş demektir. Bu değişim ve dönüşüm istediği kadar yavaş olsun, ağır ilerlesin, her durumda söz konusu tarihin başlangıç olarak belirlenen noktasıyla son geldiği nokta arasında bir farklılık vardır. Tarihi olan şey değişir, dönüşür ve bu nedenle de kaynağından farklılaşır.

Pek sevilen o klişenin aksine, tarih tekerrürden, yani tekrardan ibaret değildir. Tarihsel olaylar, aynen, daha önce olduğu gibi tekrar etmezler. Her tarihsel olay belirli bir zaman, mekân ve eyleyicilere endeksli benzersiz ve biricik bir olaydır.

Bu anlamda uygarlık tarihinde devlet diye bir olgu vardır, değişik insan toplulukları farklı zaman ve coğrafyalarda devletler oluşturmuşlardır. Bunların her biri birer toplumsal yönetim olgusudur ama her birinin özellikleri farklıdır. Lafı çok uzatmamak için, ülkemizde var olan, cumhurbaşkanlığı forsunu belirleyen “16 Türk Devleti” ifadesini ele alalım. 16 sayısının gerçek olup olmadığı bir yana, Türklerin tarihte ilk göründükleri andan bugüne kadar devletleri olduğunu belirtmek açısından yanlış bir kullanım değildir bu. Ancak bu 16 Türk devletini birbirine denk, sadece kronolojik olarak farklı ve birbirini izler gösterdiği için yanlıştır. 16, daha fazla ya da daha az Türk devleti niteliksel olarak birbirlerinden farklıdır. Göktürk Kağanlığı, Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti bambaşka temellere dayanan ve birbirlerinden çok farklı devletlerdir.

Kaldı ki, bu devletler kendi içlerinde de değişiklikler göstermişlerdir. Cumhuriyet dönemi ile ilgili birinci cumhuriyet-ikinci cumhuriyet tartışmalarını bilirsiniz. Bu tartışma bir yana, Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yılına bakıp başlangıcından yıkılışına aynı devlet yapısının sürdüğünü düşünmek büyük bir hayalciliktir. İstediğiniz kadar Osman Gazi’nin gördüğü rüya hikâyesi uydurun, bu devletin altı yüzyıl boyunca geçirdiği müthiş dönüşümleri yok sayamazsınız. Burada sadece Baki Tezcan’ın İkinci İmparatorluk kitabına bir gönderme yapmakla yetineyim. Ne yazık ki, hâlâ Türkçeye aktarılmamış bu önemli çalışma, Osmanlı’yı “kuruluş-yükseliş-duraklama-gerileme-çöküş” sürekliliği içerisinde, yekpare bir oluşum olarak gören alışıldık paradigmanın nasıl çarpık bir tarih anlayışına sahip olduğunu da ortaya koymakta.

Tarihi olan bir başka şeyden daha söz edeyim: Cinsellik! Doğadan kaynaklanan cinsel ilişki biçimleri değişmemiştir ama bunun nasıl deneyimlendiği ve bu deneyimlerin nasıl söz konusu edildiği tarih boyunca değişmiştir. Michel Foucault’nun üç ciltlik Cinselliğin Tarihi, özellikle Avrupa’da 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadarki cinsellik söyleminin toplumsal olarak inşasına odaklanır. Konuya Osmanlı üzerinden yaklaşan bazı önemli çalışmalar da var. Örneğin İsrailli Osmanlı tarihçisi Dror Ze’Evi, Türkçeye Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk: 1500-1900 başlığıyla çevrilen (ve ne yazık ki Türkçe baskısı kalmayan) İngilizcesiyle Producing Desire kitabında, Osmanlı yüzünü Batı’ya çevirmeden önceki cinsellik anlayışıyla modernleşmenin başladığı 19. yüzyıldaki anlayışın farklılığını çok çarpıcı noktalardan ele alarak anlatır.

Ze’Evi’nin vurguladığı modern öncesi cinsiyet anlayışına değineyim mesela: Kadın ve erkekten oluşan iki karşıt cinse değil, kadından erkeğe (ya da tam tersine) yönelen ve akışkan bir yelpaze anlayışına dayanır. Yani “çok kadın- daha az kadın-en az kadın-biraz erkek-daha erkek-en erkek” gibi bir basitleştirme düşünebiliriz. Bu anlamda, tüm tarih boyunca olduğu gibi, bu anlayışın hâkim olduğu dönemde de toplumda heteroseksüel, yani düzcinsel ilişki çoğunluğu oluşturur ama bizim bugün eşcinsellik olarak algılayacağımız bazı şeyler, modern öncesi Osmanlı toplumunda hiç öyle anlaşılmayabiliyordu. Bu anlamda Walter Andrews ile Mehmet Kalpaklı’nın Sevgililer Çağı ile İrvin Cemil Schick’in Batının Cinsel Kıyısı’ndan başlamak üzere pek çok çalışmasını sadece anmakla yetinerek ilerleyeyim.

Tanzimat romanı ya da Türkçede romanın ortaya çıkışı dersimde okuttuğum çarpıcı bir örnekten söz edeceğim: Öykü zamanı 4. Murat zamanına endekslenen ve 4. Murat’ın çevresine dahil şair Tıfli Efendi ile ilişkilendirilen bir dizi hikâye vardır. Bunlar anonim hikâyeler olarak, yazmalar ya da sözlü gelenek üzerinden yüzyıllarca anlatılmış hikâyelerdir. (Bu konuda bkz.) Bunların en çok bilinenlerinden Hançerli Hikâye-i Garibesi ya da çok bilinen adıyla Hançerli Hikâyesi, 1850 civarında Ali Âli adlı bir yazar tarafından o günün diliyle yazıya geçirilip taşbaskısı yöntemiyle yayımlanmıştır. Hikâyenin baş kahramanı olan Süleyman adlı “güzel” genç, babasının ölümü ardından, mirasa konmak isteyen bazı serseriler tarafından eğlence âlemlerine götürülür. İlk gittikleri meyhanede Süleyman, oradaki sakiye âşık olur, onunla öpüşür. Oradan çıktıklarında önünden geçtikleri bir başka meyhanenin güzel sakisi de Süleyman’a âşık olur ve onları zorla içeri davet eder, Süleyman’ı öper.

Derste bu metni işlerken bu iki sakinin cinsiyetlerini soruyorum. Öğrencilerim hemen uyanamıyor, sakileri kadın zannediyorlar. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? İçki haram olsa bile kamuya açık mekânlar olan meyhanelerde bir kadın garsonluk yapabilir mi? Bugün Osmanlı toplumuyla ilgili anlamakta zorlanacağımız en önemli noktalardan biridir bu: Kadınlar ile erkekler arasında mahremiyet duvarı mutlaktır. Romanlarda nikah kıyılırken, imamın damadı temsil eden biriyle birlikte kapının bir yanında, evlenecek kadının da kapının öbür yanında olduğunu görürüz. O yüzden, bazen kız isteksizse, yanındaki kadın akrabası imama “evet” deyiverir. Bu mutlak mahremiyet nedeniyle, bir eğlence mekânında kadınlar çalışamaz. Kısacası Süleyman cinsellik değilse bile, arzu ile homoerotik yoldan tanışmış olur. Gerçi serseriler onu daha sonra fuhuş mekânlarına götürüp kadın fahişelerle olmasını da sağlayacaklardır. Nitekim metindeki bir iç hikâyede de, İran Şahı Cemşid’in erkek kölesi Nayab ile esnaf Seyfidil arasında bir aşk doğduğunu, bu ikisinin kaçıp seviştiklerini, usturuplu bir dille okuruz.

Bu hikâye, Namık Kemal tarafından ilk Türkçe romanlardan olan 1876 tarihli İntibah’ta yeniden yazılacaktır. Fakat bu sefer, biseksüel, homoseksüel ya da homoerotik ilişkiler bir yana, homososyal bir nokta bile kalmamış, romanın tüm öyküsü düzcinsel hâle gelmiştir. Hançerli Hikâyesi’nde tehlikeli ve zengin Hançerli Hanım’dan kurtularak onun cariyesi güzel Kamer’le evlenmeye çalışan Süleyman’ın yerine, Namık Kemal’in romanında cinsellikle tanıştığı kötü fahişe Mehpeyker ile iyi cariyesi Dilaşup arasında seçim yapmaya çalışan Ali Bey gelecektir.

İşin komiği, Namık Kemal bu romanda bir de Avrupa kaynaklı bir metni, Alexandre Dumas oğulun ünlü romantik şaheseri Kamelyalı Kadın’ı yeniden yazmaya çalışmaktadır. Bir fahişenin fedakârlıklarla örülü büyük aşkının anlatıldığı bu güzelim eser, İntibah haline gelirken, o günün Osmanlı toplumunda böyle bir şeyi anlatamazdı. Ne kadar yüzünü Batı’ya çevirirse çevirsin, 1876’nın Sünni Müslüman toplumunda bir fahişenin aşkının yüceltilmesi mümkün olamaz. İşte o zaman, Namık Kemal, modern öncesi bir Osmanlı hikâye geleneğine, “mekr-i zenan,” yani kadın hilesi türüne bağlanarak, Hançerli Hikâyesi’ne benzeyen bir aşk hikâyesi anlatacaktır.

Kamelyalı Kadın’ı okumadıysanız, Verdi’nin bu romandan yola çıkarak yazdığı La Traviata operasını internetten bulup izleyin. Aşkı böylesine yücelten bir metin, seven kadın testereyle ortadan bölünerek iyi ve kötüye çevrilecekse neden yeniden yazılır? Şart mıydı Namık Kemal’in bunu yapması?

Evet, şarttı. Osmanlı modernleşmesinin en önemli yönü, yeni bir toplum anlayışının oluşturulması ya da inşası idi. Bu anlayışta karşıt cinsler üzerinden belirlenecek cinselliğin önemli bir yeri vardır. Yeni ve Batı kaynaklı modern toplum, nüfus artışını, demografik mühendisliği dert edinen bir toplumdu. Foucault’nun sözünü ettiği cinsellik söylemi devletlerin toplumlarına dönük bu yeni ilgisiyle bağlantılıydı. Sanayileşme ve kapitalist ilişkiler daha sağlıklı ve sürekli biçimde çoğalan bir nüfusu gereksiniyordu. Aşk söylemi, genç erkeklerle kadınlar arasında evlilik ve bu evlilikten mümkün olduğunca erken dünyaya gelecek çocukları kapsayacak çekirdek ailenin en büyük propaganda aracıydı. Bu aracın kendine en rahat yer bulacağı edebi mecra ise roman olacaktı. Bu yüzden, modern öncesi Müslüman Osmanlı ve özellikle kentsel toplumda mahremiyeti korumak adına karşı cinsler arasındaki aşkın edebiyata yansıması istenmezken, 19. yüzyılda çekingence olsa da tam tersi durumlarla karşılaşırız. İlk Osmanlı romanları, genç erkeklerle kadınların evlenip çoğalmalarının propagandasını yapacak aşk anlatıları halinde ortaya çıkacaktır. Şemsettin Sami’nin, Namık Kemal’in, Ahmet Mithat’ın 19. yüzyıl sonunda yazdıkları romanlar o yüzyılın başında yazılmış olsalardı, herhalde zina propagandası olarak kabul edilirlerdi.

Ahmet Mithat deyince, aklıma en ilginç metinlerinden biri olan Karı Koca Masalı geldi. Efendi Babamız Ahmet Mithat, bu eserine bir hikâye anlatacakmış gibi başlar ama sağa sola saparak en sonunda hikâyeyi anlatamadan kitabı bitirir. Benimki de buna benzedi. Geçen iki haftadan beri ailenin tarihselliğinden söz edeceğim dediğim halde, bir türlü bu konuya gelemiyorum. Fakat artık işi kolayladım.

Devletin tarihselliğinden söz ettim.

Cinselliğin tarihselliğinden söz ettim.

Haftaya artık ailenin tarihselliğinden, ebedi ve ezeli bir kurum olarak gördüğümüz ailenin nasıl burada da sözünü ettiğim Osmanlı modernleşmesinden kaynaklandığından söz edebilirim.

Sonuçta bunlar birbirleriyle bağlantılı. Devlet gözünü cinselliğe diktiğinde, dert edineceği şey aile olacaktır. Devlet kendi dönüşüm ve değişimini görünmez kılıyor, cinselliğin Âdem ile Havva’dan beri değişmediğini, her zaman bir normalin mevcut olduğunu iddia ediyorsa, ezeli ve ebedi Türk-İslam ailesi mitinden farklı bir anlayışa yönelmesi beklenebilir mi?

Soru her ne kadar retorik olsa da, cevabı ayrıntılarıyla tartışılmayı hak ediyor. Haftaya bunu yapabilmek umuduyla…

Önceki ve Sonraki Yazılar