Hangi liyakat?

Liyakat ve devlet aklı. Bunlar Türkiye’de Soğuk Savaş’tan kalıt iki kafadardır. İlkinin Türkçesi “gemisini yürüten kaptan.” İkincisininki, “o işe Rufailer karışır.” Aynı madeni paranın iki yüzü. Ama ağzı dolduran sözcükler doğrusu. Giderli. Hele şöyle kemikten mamûl göbek düğmelerini zorlayan slim-fit İtalyan malı Kiton organik keten gömleğinizle maroken koltuğunuzda hafiften kaykılıp, kafanızın ardına atacağınız sağ elinizle kelinizi tatlı tatlı kaşıdınız mı, gelsin enginlere dalarak ‘aneliz şelâlesi’.

Zaten dış politika, büyük harfle devlet işi. İç politika deseniz, özgürlük ve güvenlik dengesi. Çok mühim bunlar. Partiler üstü, yetmezse siyaset üstü. Aklıselim: Bu terimi de bir yerlerde geçirmeyi ihmal etmeyiniz. Denge mi dediniz? Hay hay, önden buyurunuz. Siyaset üstü dediniz mi, ipini koparıp stratosfere çıkan meteoroloji balonu gibi göklere yükselmiş olursunuz. Olimpiyen yükseklikler bunlar, gönlünüzce yargınızı dağıtacağınız, affedersiniz Tanrıların katı oralar. Kibir dağlarının zirveleri bile altınızda kalır.

Üstüne çıkınca, eh mecburen siyasetin haricine de düşüyorsunuz. Kuralların geçersiz olduğu alana. Biraz “gerektiğinde” rutin dışına çıkan devlet gibi. O gereğin ne zaman hasıl olduğuna kimler, hangi mahfillerde karar verir? Anlatının burasında acı acı gülümseyin, ama mutlaka acı acı. Bin kelime bilen papağanın pazarda fiyatı şuysa, konuşmayıp düşünmekle yetinen hindininki onun bilmemkaç katı malum. Ağır ol, molla desinler.

Dış politika ve ulusal güvenlikte bir bakıma çizgi defansın ofsayt taktiği gibidir bu. Siz tövbeler tövbesi o kirli (!) siyasetin ayrılıklarını bir yana bırakıp, siyaset üstüne çıkınca, hasım ofsayta düşer. İstediğiniz kadar “VAR mu yok mu, VAR ?” diye tepinin, nafile. Ayrılıklar kalmadı mı, “üniform” olunur. Tek beden, herkese uyar. Geç sıraya, tatava yapma.

İsterseniz yakın gözlükleri üzerinden (ki hariciyede yakın gözlüğü edinmek sefirlik için tam karine teşkil eder) güngörmüş ve ironik, hani adeta velfecri okuyan bakışlarla yine acı acı gülümseyin. Dilerseniz çatık kaş, çakmak bakış, abus çehre, merhum pederin deyimiyle “süsecek gibi” bakın. “Delikanlı ol, ciğerimi ye” hesabı. Artık meşrebinize göre.

Birlik ve beraberliğe şu en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemde. Hiç bitmez o dönem. Adı konmamış bir olağanüstü hal gibidir. Biteviye, tıksırtıncaya, cehennem donuncaya dek sürer gider. Afallatılmış toplum, can havliyle devletine sığınmak zorunda bırakılır. Önce can, sonra canan, sonra işte vakit kalırsa, ömrünüz yeterse artık, gelsin cumhuriyetimizin yüzüncü yılında akıllanması ihtimali belki ufukta belirecek başlarımıza ışıl ışıl demokrasi tacı.

Demokrasi biraz da düzensizliktir. Zira düşünen kafalar karışık olur. Karışıklığaysa haliyle tahammül edilemez. Başıbozukluktur bu. Kamu yararını elbet devlet hep ergen kalacak olan o kamudan iyi bilecektir. Yurttaşlığa terfi etmek bir seraptır. Atın lan sigaralarınızı, dirsek temas aralığına geç, esas duruş!

Böyle olunca Ukrayna’nın işgali neredeyse birinci yılını doldurur ama halen “NATO tahrik etmedi miydi canım Rusya’yı?” sorusu sorulur. Minsk Anlaşmaları için “barışın temeliydi, zorlanmadı” yorumu yapılır. “Lokal ateşkesler” çıkış yolu olarak önerilir. “Rusya çökerse, ihracatımız nice olur?” diye düşünce egzersizi yapılır. “Savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz” gibi anlam deryası değerlendirmeler paylaşılır.

ABD’den F-16 alabilmek başarı addedilir. “Alternatifimiz hazır, gider İngiltere’den Typhoon alırız” denince, “artık ABD düşünecek” yorumları yapılır. Durduk yere Rusya’dan S-400 alıp, neden kendimizi F-35 programından attırdığımız sorgulanmaz. Hava savunma sistemine gereksinim zorunluluk iken helikopter gemisi önce uçak gemisi diye pazarlanır, sonra SİHA platformuna dönüştürülmekle övünülür. Motoru olmayan tank üretilir.

Kara harekâtı olmayınca yerine Putin’in evsahipliğinde Esat’la konuşmak seçeneği öne çıkar. Ondan sonra Astana Süreci diye bir ara pek şişirilen bir mekanizma ve onun üçüncü üyesi İran hatırlanır. Suriye’ye “Sezar”, İran’a nükleer anlaşma, Rusya’ya Ukrayna işgali yaptırımları da neden sonra resme girer. Üstelik komşumuz İran’da “İslâm cumhuriyeti” adı altındaki diktatörlüğe karşı halk ayaklanınca, havaya bakıp ıslık çalınır.

Bir başka güncel örnek mi: Erdoğan Fethiye’den yüzünü Akdeniz’e doğru dönüp “Ey Yunan, sen uslu durduğun müddetçe bizim seninle işimiz yok. Yeter ki uslu dur." diye seslenince “İşte cihan lideri!” diye alkışlanır. Bu çıkışa hangi demokratik muhalefet sözcüsü, hangi liyakat timsali itiraz edebilir? Palikarya şaşırma, sabrımızı taşırma. Bak burada biz, hepimiz erkeğiz, o kadar.

Geçen gün Yenikapı-Hacıosman metrosunda affedersiniz kitap okuyordum. Yanımda oturan eşref-i mahlûkatı elindeki cep telefonundan gelen gürültüden dolayı “kulaklıkla izleseniz daha iyi olmaz mı” diye nazikçe uyaracak oldum. Henüz primattan evrimini tam anlamıyla tamamlayamamış insan azmanı, kendiyle aynı sıkletteki üç sürüdaşına dönüp “ne dedi bu, dalayım mı buna, gözlüklerine tekme atayım mı?” diye sordu. Haliyle her biri yekdiğerinden civanmert vagondaşlarım da fiziksel darp ihtimalinin belirmesi durumuna sert tepkiyle yerlerinden kalkıp sessizce vagon değiştirmek suretiyle demokratik duruşlarını en güzide biçimde dışa vurdular.

Yüzyılların imbiğinden süzülen bu “irfan” bambaşkadır, yaşayan bilir. Tıpkı, konumuz liyakat gibi.


Aydın Selcen: 1969’da İstanbul’da doğdu. 1988’de Saint Joseph Lisesi’ni ve 1992’de Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Aynı yıl girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda, ikinci onyılı Irak’ta veya Irak üzerine olmak üzerine yirmi yıl çeşitli kademelerde ve büyükelçiliklerde meslek memuru olarak çalıştı. 2010’da Türkiye’nin ilk Erbil Başkonsolosu atandı. 2013’te memuriyetten istifa etti. Birbuçuk yıl Genel Enerji petrol şirketinde siyasal danışmanlık yaptı. ArtıTV, ArtıGerçek ve MedyascopeTV’de yazıyor ve yayın yapıyor. “Gözden Irakta” adlı kitabı İletişim Yayınları’ndan 2019’da çıktı. Galatasaray Kulübü üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

Önceki ve Sonraki Yazılar