Milletten Uzaklaşmak - II

Türk milli akımının önde gelen isimlerinden Refik Halit Karay, öyküde olumsuz kasaba üzerinden, aynı ulusal kimliği paylaşan okurlara “Ben bir Türküm! Dinim cinsim uludur!” diye bağırmadan, gündelik ve küçük hayatlar üzerinden milliyetçi siyaset yapıyor.

Geçen haftaki yazının sonunda, Refik Halit Karay’ın “Yatık Emine” öyküsünün siyasetle ilişkisini, metnin bütüncül anlamı üzerinden feminist bir okumayla gerçekleştiremeyeceğimizi iddia etmiştim. Aşağıda hemen bu noktayı açmaya girişiyorum.

Tam bu noktada edebiyat-siyaset ilişkisi açısından vazgeçilmez bir diğer edebi unsur hakkında konuşmamız gerekiyor: yazarsal ses ya da anlatıcı. Gerçek yazarlar öykülerini şeffaf bir biçimde kendi seslerini kullanarak anlatmazlar; o öyküye ve öykünün metinsel ve metin dışı hedeflerine uygun bir araç olan anlatıcı aracılığıyla anlatırlar. Bu nedenle, birazdan öyküden yapacağım alıntıda duyacağımız, bir öykü kişisi olmayan, olan bitenleri bazen tanrısal bir biçimde karakterlerin bilincine sızarak, kafalarından geçenleri de göstererek aktaran anlatıcıdan Refik Halit Karay diye söz etmeyiz biz edebiyatçılar.

Bu sesi tanımak için şimdi göreceğimiz pasaj, Emine’nin aç kaldığı bir sıra karakolun önünde dilenmesini anlatıyor. Emine açlık nedeniyle karakolun önünde dilenmekte, fakat insafsız komiser buna aldırış etmemektedir. Tam bir polis memuru acıyarak Emine’ye bir kuruş vereceği sırada komiser müdahale eder ve sadakanın verilmesini engeller. Öykünün genelinde Emine’ye yönelik insafsızlıkları olan bitene müdahale etmeden aktaran anlatıcı artık bu noktada dayanamayacaktır.

YATIK EMİNE SALINA SALINA SAHNEDEN ÇIKAR

“Emine’nin uzattığı el boşta kaldı. Hayatın dayanılmaz bir sarsıntısı bu kadını bir defa yere kapatmış, sonra her halkası başka biçim sıkıntı ve katlanıştan yapılma bir uzun, ağır zincir vücuduna dolanarak onu yaralıya, bereliye sürüklemiş, paramparça etmişti. Bu, manevi değil âdeta elle tutulur bir zincirdi.. Bu, benzetme değil, işin doğrusuydu. O her şeye ne derin bir boyun eğişle katlanmıştı. Fakat bu kadar hayınlığa şimdiye dek rasgelmemişti. Gözlerini çevirdi, içinden on beş senelik uğursuzlukların hazmedilmemiş acısı taşan bir bakışla komiseri uzun uzun süzdü. Sonra gene bir şey demeden, aç bir kurt gibi üstüne atılıp ısırması, parçalaması gereken bu herife karşı hâlâ isyan etme isteği duymadan salına salına hükûmet avlusundan çıkıp gitti.” (s. 32. Vurgu bana ait.)

Yani o kadar büyük bir insafsızlık söz konusu ki, edebi uzlaşımlar gereği olan bitene müdahale etmemesi gereken anlatıcı isyan edip konuşmaya başlıyor. Ancak bundan daha ilginci, anlatıcı Emine adına polis komiserine saldırmaya hazır durumdayken, Emine yine hiçbir şey yapmadan “salına salına çıkıp” gidiyor. Şunu söyleyebiliriz: Anlatıcı, Emine’ye kasabalının asla göstermediği bir empatiyle ve acıyarak yaklaşıyor ama bu da Emine’nin umurunda değil.

Emine, anlatıcıyla aynı empatik tavrı paylaşacak okurların özdeşleşebilecekleri bir karakter değil. Tamam, acıyabiliriz ama her şeyi de bize uymuyor. İsyan etmiyor, karşı çıkmıyor. Daha kötü örnekler de var. Mesela Emine Dal Sabri’den çok hoşlanıyor ve ondan dayak yediğinde memnun oluyor. İnsanlara yaltaklanıyor. Bir de, biz ahlaklı okurların asla kabul edemeyeceği bir özelliği daha var: Emine libido sahibi! Sadece mecbur kaldığı, şartlar öyle zorladığı için değil, bundan keyif aldığı için de erkeklerle birlikte oluyor.

KASABA VE ÖTEKİLERİ

Emine’nin özdeşleşilebilecek bir karakter olmadığını anladığımızda, anlatıcının asıl önem verdiği diğer şeyleri de görmeye başlayabiliyoruz bu öyküde. Mesela kasabanın kendisi gibi. Gerçekçi edebiyatta betimlemeler çok önemlidir. Nitekim bu öykünün 8 ve 9. sayfalarında Emine özellikle dişiliği açısından betimleniyor. Ne var ki, ondan daha önce, öykünün ikinci ve üçüncü sayfalarında daha ayrıntılı bir kasaba betimlemesiyle karşılaşıyoruz. Ve bu betimleme “sağdaki tepenin önünden düz yürüyünce şırıl şırıl akan bir dereye ulaşırsınız” tarzında pastoral, pitoresk bir betimleme de değil. Anlatıcı seçtiği sıfatlarla, yoğunlaştığı unsurlarla kasabaya da, kasabada yaşayanlara da nasıl olumsuz baktığını bize belli ediyor. Atlayarak bazı örnekler vereceğim:

“Bu kasaba gayet geri, gayet uyuşuk, atılımsız kalmıştı. Ne gençlerinde hayatın ilk tadlarını duymaktan gelen bir iştah, bir sıcaklık; ne de ihtiyarlarında rahat bir yaşlılığın verdiği çubuklu, hikâyeli bir keyif… Kadınlar ise taş gibi duygusuz, kütük kadar hareketsiz ve donuktular… Uzun, bıktırıcı bir ömür sürüyorlardı. Ne kadar heyecansız, ne derece uyuşuk bir ömür!... duygu yönünden de durgun, değişimsiz bir hava, karları lapa lapa yağan, kıpırtısız bir dağ iklimi vardı… ömürlerinin tadı, acısı yoktu… Yatık Emine, huyunu düzeltmek için bu donuk kasabaya gönderilmişti.” (s. 8–9)

Kasaba da, kasabadaki yaşam da hep bu tatsızlığı yansıtacak biçimde anlatılacaktır öykü boyunca. Ne var ki, ortak bir biçimde bu sıkıcı hayatı yaşayan kasabalıların aslında kimlikleri açısından çok da ortak olmadıkları dikkatimizi çekecektir. Bu kasaba birörnek hemşerilerden oluşan bir yer değildir. Çoğunluk oranın yerlisi ise de, kasabada Emine gibi “öteki”ler de vardır.

Mesela hapishanede Emine’yi döven Yörük karısı ve göçmen kadın mahkûmlar. Mesela kasabanın Rum eczacısı. Mesela Arap asıllı Urfalı hapishane memuru. Mesela Emine’ye bir iki kere yardım eden Rumeli göçmeni arzuhalci. Mesela Emine’ye tek gün yüzü gösteren Gürcü Servet. Bir ara Emine’nin evindeki eşyaları çalan Tatar göçmenler. Ve mesela Dal Sabri gibi memurlar. Kısacası çoğunluğu oluşturan yerliler ve onlara eklemlenmeye çalışan ya da bir süreliğine eklemlenmek zorunda kalan “öteki”ler.

ULUS ÖNCESİ OLUMSUZ BİR TOPLUM OLARAK KASABA

Öyküde bu kadar gözümüze sokulan bu yerliler ve ötekiler kalabalığının bir anlamı olmalıdır. İşte bu anlam yazar Refik Halit Karay’ın bu kasabayı bizlere “ulus öncesi olumsuz bir cemaat” olarak sunmasından kaynaklanır. Böyle olduğunda yazar, kasabalıların insafsızlığını Benedict Anderson’un ünlü çalışması Hayali Cemaatler’deki sözleriyle “sınırlı ve egemen bir cemaat olarak ulus tahayyülü”nden uzaklıklarıyla anlatmış, örneklemiş olmaktadır. Yani olumsuz ama aynı zamanda öykünün yazıldığı 1919 yılı itibarıyla henüz uluslaşmaya başlamamış Anadolu’da her an görülebilecek bir örnek üzerinden, okurları olumlu bir “ulus tahayyülü”ne davet etmektedir. Kasabanın sınırlarıyla ve birbirlerine bağımlılıklarıyla olumsuz bir topluluk oluşturan bu kasabalılar, öyküyü okuyacak ulus üyelerine “nasıl olunmaması gerektiğini” öğreteceklerdir.

Emine ötekilerden de ötede, ulus öncesi ve ulusal toplumda da eşikte kalmaya devam edecek. Ama mesela ben Jandarma sınıfını seçmeye niyetli bir askeri okul öğrencisi olsam, öyküdeki Dal Sabri üzerinden “nasıl olmamam” gerektiğini düşüneceğim. En kötü, en dışarıdaki örnek üzerinden, ilişkide olacağım halka nasıl davranmam gerektiğini hayal edebileceğim. Dolayısıyla, Türk milli akımının önde gelen isimlerinden olan Karay, bu olumsuz kasaba üzerinden, yazarla aynı ulusal kimliği paylaşan biz okurlara bir duygusal eğitim vermiş oluyor. Yani bu öykü, “Ben bir Türküm! Dinim cinsim uludur!” diye bağırmadan, gündelik ve küçük hayatlar üzerinden milliyetçi siyaset yapıyor.

EDEBİYATIN BÜTÜNSEL VE ÇOK YÖNLÜ SİYASETİ

Dikkat ederseniz az önce “siyaset” dedim. Yani iyi haber; sorumuzu sorma zamanı geldi: Siyaset bu öykünün neresinde? Emine, Dal Sabri, Gürcü Servet gibi kurmaca kişilerinde mi? Tanrısal anlatıcı kullanımında mı? Öyküdeki olay örgüsü bütününde mi? Yoksa yazarın üstünü çok örterek sunduğunu düşündüğüm niyetinde ve bu niyeti mümkün kılan tarihsel, toplumsal bağlamda mı? Bu sorulara karşı sorulabilecek bir soru daha var: Neden tek parçalı bir siyaset düşünelim ki? Belki de farklı boyutlarda, farklı yönelimlerde ortaya çıkan değişik siyaset biçimleri söz konusudur. Böyle de düşünülebilir tabii ama her hâlükârda siyaset ya da siyaset kuramı temelde bir “siyasal özne”yle, bireyin hangi yollardan belirli bir bağlamda siyasal davranışlarda bulunduğuyla ilgilidir. Siyaset bilimciler benden daha iyi bilir tabii ki, ancak benim baktığım kaynaklar siyasetin incelenmesinde de, üretilmesinde de paylaşılan bir temel sorudan söz ediyorlar: “Siyasal yaşamı nasıl yaşamalı, bunun için ne yapmalı?

Peki, burada incelediğimiz “Yatık Emine” öyküsü bu soruya bir cevap veriyor mu? Veriyorsa hangi yoldan veriyor? Ben verdiğini düşünüyorum, öykünün temel derdi olarak ortaya koyduğum “ulusal cemaate dönüşerek yaşamak” mesajı bu öykünün siyasal yönünün en kapsayıcı biçimde ortaya çıktığı yönü.

Ancak öykü bu cevabı az önce saydığım bütün unsurların, yani kişileştirmelerin, anlatıcı kullanımının, olay örgüsü işleyişinin, yazarın niyetinin ve bunu formüle etmesini sağlayan tarihsel toplumsal bağlamın tümünün etkileşimi aracılığıyla veriyor. Yani bu kolay, basit, açık bir cevap değil; herhangi bir unsura indirgenerek ortaya koyulamaz. Eğer illa da siyasetin tam olarak edebiyatın neresinde olduğunu söylememi isterseniz, bütün bu unsurların etkileşiminden doğan çatışma ve bunlara sunulan çözümlerde diyebilirim.

Peki, bu ne anlama geliyor? Ve bu soruyu yanıtlayabilirsek, siyasetin edebiyatın neresinde olduğundan daha işe yarar bir noktaya ulaşabilir miyiz?

Bu soruları da gelecek hafta yanıtlamaya çalışalım.


Erol Köroğlu: Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi. Edebiyatı, maddi üretim koşulları ile aynı derecede maddi okuma ve alımlanma biçimleri üzerinden anlamaya çalışan bir edebi kültür tarihçisi. Türkçe roman, anlatı kuramları, milliyetçilik kuramları ve tarih-edebiyat etkileşimi ana ilgi alanları. Çalışmalarının pek çoğuna academia.edu sayfasından erişilebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Erol Köroğlu Arşivi