Üniversiteli gencin özgürlük mücadelesinde zaman yönetiminin yeri

Bu hafta Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler başlıyor. Sanırım diğer üniversiteler de ya başladılar ya da bizim gibi başlamak üzereler. O yüzden ben bu yazıyı, üniversitedeki gençler, öğrencilerimiz için yazmak ve zaman kullanımı ile etkili çalışma yöntemleri üzerine bazı bilgiler aktarmak istiyorum. Üniversiteye giden, gitmeyen ya da gidemeyen gençliğin günümüz siyasal, toplumsal ve illaki ekonomik koşullarda durumu çok zor. O nedenle, bazı pratik öneriler getireceğim.

Fakat bu konuya geçmeden önce, bu yazıyı, durumunu 18 Nisan tarihli yazımda uzun uzun anlattığım tutuklu öğrencim İbrahim Enes Gacar’a adadığımı belirtmek isterim. İbrahim Enes, bu yazı yayımlandığında 513 gündür tutuklu idi. Bugün itibarıyla 674 gündür hapiste. 28 Eylül, yani bu çarşamba bu kez Çağlayan'da yeniden duruşması var. Kendisine ve ailesine yaşatılan eziyetin son bulmasını, özgürlüğüne kavuşmasını ve Boğaziçi Üniversitesi’ne, ait olduğu dersliklere gelmesini umuyoruz.

Öte yandan, İbrahim Enes’in masumiyetini kanıtlamış özgür bir yurttaş olarak gelmesini beklediğimiz okulumuz da özgür değil. Bu köşedeki yazılarımda ve daha birçok platformda benim ve pek çok meslektaşımın kamuoyuna aktardığı üzere, Boğaziçi kayyım rektörlük tarafından bir yarı açık cezaevi olarak işletilmekte. Kapılardaki görevlilere teslim edilip sürekli yenilenen kara listeler üzerinden öğrencilerin, hocaların ve pek çok mezunun üniversite kampüslerine girişleri engelleniyor. Emekli ve yarı zamanlı hocaların dersleri kapatılıyor, çeşitli akademik birimlere paraşütle öğretim üyeleri yerleştiriliyor, birtakım güvenlik kameralarından tespit edilen görüntülerle öğrencilere "alkol alıyorlar" diye disiplin soruşturmaları açılıyor.

Çok şey var… Bilimsel özgürlük, akademik özerklik ve demokratik yönetişimle ilgili ne varsa yıkılmaya çalışılıyor. Bir hengamedir gidiyor. Tek bir hedef var: Boğaziçi Üniversitesi en tepeden yönetilecek, herkes ama herkes ne yapılırsa, yanlışlığı gösterilmiş, kanıtlanmış olsa bile tepeden inen emirlere boyun eğecek. Bin tatsızlık, milyon akıl almaz iş içinde akademik üretim ve eğitimi devam ettirmeye çalışıyoruz.

Gazeteciler ve bazen kendi haberleşme kanallarımızda hocalar sordukları bazı sorulara cevap almıyor değiller. Kanunda yazıyor deniliyor. Yöneticinin hakkı var deniyor. İyi şeyler yapmaya çalışıyoruz deniyor. Veri merkezi, yapay zekâ, hukuk fakültesi, şudur budur…

Fakat biliyoruz ki, bunlar Orwell’in 1984’ünden fırlayan "Yenikonuş" örnekleri. Olgular ve hakikat özenle paketlenip, özgürlük karşıtı ve sultacı her adım tam tersiymiş gibi yutturulmaya çalışılmakta. Geçen hafta sonu yapılan Büyük Aile Buluşması’nda olduğu gibi. Aileyi koruma ve güçlendirme söylemi altında, her türden aşırı sağ unsur bir araya gelerek, toplumsal cinsiyet siyasalarını mühürleme ve LGBTİ+ kimliklerini baskılama, engelleme ve yok etme yönünde işbirliği yaptıklarını ortaya koymuş oldular. Hepsine de değil, bazılarına ve bu arada aile bakanına sorarsanız, haşa, LGBTİ+ bireyleri, onların bedenlerini değil, ama onların kimliklerine ait her şeyi yok etmek istiyorlar. LGBTİ+ lobisi filan gibi şeylerden söz ediyorlar. Mesela ben, burada bunları yazdığım için lobinin casusu oluyorum herhalde. Ne ben öyle bir lobide yer alıyorum ne de öyle bir lobi var. Fakat LGBTİ+ kimliklerine karşıt bir lobiyi, hatta bir cepheyi kendilerinin oluşturduğunu görmüş olduk. Yaptıkları şeyin özgürlük karşıtlığı olduğunu da açıkça ortaya koymak zorundayız.

Bizim hayata, toplumsallığa, siyasal ve ekonomik krize yaklaşımımız özgürlükler çerçevesi üzerinden yürümek durumunda. Kavramsal çerçeveler konusunda sık sık alıntı yaptığım Amerikalı dilbilimci George Lakoff, geçen hafta bir Facebook paylaşımında Demokratların kürtaj konusuna yaklaşımını ele alan bir yazıyı paylaştı.

Bu habere göre Biden, yardımcısı Harris ve Demokrat Parti kürtaj konusunu bir özgürlük meselesi olarak gördüğünü ve bu konudaki her şeyi tamamıyla bu açıdan değerlendireceğini açıkça ortaya koyuyor. Çerçeveyi açıkça ortaya koymak elzem ve iyidir. İlerici siyasetçilerin bunu yapabilmeleri şart. Lakoff, haberi aktarırken yaptığı Facebook notunda şunları söylüyor: "Bir kadının kendi çoğalma sağlığını kontrol hakkı, en temelde bir özgürlük meselesidir. Kadınların kendi vücutlarına tasarruf ve kürtajı da kapsayacak biçimde kendi sağlık ve aile kararlarını alma hakları olmalıdır. Kadınlar bu haklarından mahrum bırakıldıklarında, eşitlik, bağımsızlık ve özgürlüklerinden de mahrum bırakılmış olurlar."

İlerici bir siyasetin her tür toplumsal siyaseti bu noktadan yürütmesi ve sağdan oy çalma oyunlarına tevessül etmeden, doğrudan kendi yeni çerçevelerini oluşturması, ikna edici biçimde, kendi öz değerlerine dayanarak oyun kurması gerekiyor. Bunlar kolay şeyler değil, biliyorum, emek, zaman ve maddi kaynak gerektiriyor. Fakat gerekliliğin farkında olunması bile bir başlangıçtır.

Bu noktada konuyu öğrencilere dönük önerilerime getireceğim. Onları kuşatan tüm zorluklar ve mezuniyet sonrasındaki güven vermeyen gelecek karşısında olabilecek en iyi eğitimi almaları, sadece iyi notlar ve ortalamalarla mezun olmaları değil, pek çok beceri ve özelliği çeşitli biçimlerde edinmeleri gerekmekte. Şu andaki hayatları da, gelecekleri de kolay değil. İleride her açıdan özgür bireyler ve yurttaşlar olabilmek, hepsinden önemlisi kendilerini gerçekleştirebilmek ve hayatta tatmine ulaşabilmek için şimdi çabalamak zorundalar.

Sistem gençlere hiçbir şeyi vermiyor. Sömürü üzerinden kurulmuş bir sistem, yapıp ettiklerinde de samimi olamıyor. Size çok temel bir eksiği söyleyeceğim: Öğrenme ve beceri geliştirme merkezleri. Psikolojik danışmanlıktan, (Boğaziçi’nde özenle yıktıkları gibi) cinsel tacizi önleme koordinatörlüklerinden, başka şeylerden söz etmiyorum bile. Öğrenciye nasıl daha verimli çalışacağını, okuduğunu nasıl daha kolay ve hızlı anlayacağını, zamanını nasıl yöneteceğini anlatan merkezler kaç Türkiye üniversitesinde var?

Tabii bunların üniversitelerde varlığı yokluğu bir yana, şu 100. sene-yi devriyesini kutlamaya bir kalmış Türkiye Cumhuriyeti’nde kaç kişi şu gerçeği bilir? Dikkat tek kanallı bir yoldur. Dikkatinizi aynı anda iki şeye birden veremezsiniz. Yürürken sakız çiğnemekten değil, gerçekten aklınızı kullanmanızı gerektirecek işlerden söz ediyoruz. Multi-tasking denen şey bile, aslında bir görevden diğerine hızlı zihinsel geçişlerden ibarettir. Aynı anda iki iş yapılmaz.

Dersi dinlerken Instagram’a bakamazsınız. Özellikle İstanbul sokaklarında yürürken cep telefonunuzla ilgilenemezsiniz. Telefona bakacaksanız, lütfen bir kenara geçin. Sokakta yürürken insan hayata küsüyor.

Örnekleri çoğaltmak çok kolay. Öte yandan, dikkat çok uzun sürebilen bir şey de değil. 40-50 saniyede bir dağılıyor. Ben bu nedenle, özellikle okurken, enstrümantal müzik dinliyorum. Dikkatim dağıldığında, hemen yakındaki o müziğe değip geri geliyor. Toparlaması kolay oluyor.

Yine benim çalıştığım beşerî bilim alanlarında işe yarayan başka bir pratik teknikten söz edeyim. Bizim çok okumamız gerekiyor. Dikkati sürdürebilmek adına şunu yapıyorum: 20 dakika okuyup 5 dakika hiçbir şey yapmadan oturuyorum. Bunu üç tur yapıyorum. Ondan sonra kendime 15 dakika sosyal medyaya göz atmaya ya da başka şeyler yapmaya izin veriyorum. Eğer vaktim uygunsa bunu duruma göre günde 4 ya da 5 kere tekrar edebiliyorum. Çalışırken bölünmemek çok önemli. Bu tür döngüsel planlama çok işe yarayabiliyor.

Hem zaman yönetimi hem etkili çalışma yöntemleri konusunda Türkçede ve diğer dillerde pek çok kaynak var. İnternetten de pek çoğuna ulaşmak mümkün. Ben bugün söylediklerimde bunlardan birine, Saundra Yancy McGuire’ın Teach Yourself How to Learn (Nasıl Öğreneceğinizi Kendinize Öğretin) kitabına dayanmaktayım.

Gelecek hafta bu kitaptaki öğrenme stratejileri ve üstbiliş (metacognition) teknikleri üzerinde duracağım. Ancak bu yazıyı zaman yönetimi konusuyla noktalamak istiyorum.

Türkiye’de YÖK yükseköğretim alanındaki gelişimi temelde üniversite sayısını arttırmak üzerinden kurdu. Bu sayede pek çok şehirde devlet ve vakıf üniversitelerimiz var. Ne var ki, gerek büyük kentlerde gerek daha küçüklerinde öğrencilerin barınması her zaman sorunlu oluyor. İçinden geçtiğimiz enflasyonist ekonomik kriz döneminde kiralarda görülen büyük artış öğrencilerin barınma sorununu ayyuka çıkardı. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’ndeki barınma kriziyle ilgili haberleri şöyle bir taramanız işin boyutlarını anlamanıza yetecektir. Bu durumda, pek çok öğrenci ya saatlerce uzaklıktaki yurtlara yerleştirildiler ya da kendileri o uzak yerlerde ev tutmak zorunda kaldılar. Uzun ve yorucu saatler boyunca yollarda olmak demek bu. Öğrenci okula gelip gitme ve okulda olma dışında nasıl çalışacak?

Bir yolunu bulacağınızı, alışacağınızı ya da sınavlardan önce çalışma kampları oluşturarak işi halledeceğinizi düşünüyorsanız hayal görüyorsunuz demektir. Dönemin başında, tüm dönemi kapsayacak, birkaç aylık bir takvim oluşturmanızı tavsiye ederim. Bu birkaç ay içinde olacak bütün vize ve final sınavları, diğer ödevler, önemli etkinlikler, tatiller, davetler vb. bu takvimde şimdiden kayıtlı olmalı.

Ayrıca haftalık takviminizi de uyku ve yemek saatleri dahil, şimdiden oluşturmanız ve takip etmeniz şart. Hafta sonu, hafta içi gecelerden kaç saat fazla uyuyacağınızı bile hesaplamanızda yarar var. Spor yapmanız sağlığınız için gerekli. Onun için de yer ayırmalısınız. Elbette ne zaman dizi seyredecek, ne zaman sinemaya ya da maça gideceksiniz, onlar da önceden belli olmalı. Aileye ne zaman ve ne kadar vakit ayıracağınız da bunlara dahil. Çok üzgünüm, bunu yazarken hayata küsüyorum ama sevgilinizle geçireceğiniz zaman da.

Gelelim aslan payına: Haftalık takviminizdeki ders saatleri. Bizim üniversitede öğrenciler dönemde ortalama 5 ders alırlar. Her ders üç kredi üzerinden, haftada toplam 15 saat ders. Dışarıdan bakınca çok hoştur bu. 15 saat ders, ondan sonra oh ne âlâ. Oysa eğitimin hakkını vermek istenirse, her bir ders saatine iki saat ön çalışma, tekrar ve derin çalışma süresi eklenmelidir. Yani dönemde beş ders alan bir öğrencinin haftalık takvimde bu derslere ayırması gereken süre 45 saattir. Tam zamanlı bir iş yani.

Özgürleşmek ve kendini gerçekleştirmek öz disiplin ve emek gerektiriyor. Devletin ve toplumun, size gereken koşulları tam olarak sağlamadığı ve dolaylı olarak sömürdüğü bilinci de bunun üzerinden ortaya çıkacak. Kütüphanede yeterince kaynak bulabiliyor musunuz? Kampüsler arasında yeterli sıklıkta mekik aracı var mı? Okulda çıkan yemekler ehven fiyatta, lezzetli ve besleyici mi? Staj koşullarınız ve çeşitli beceriler edinmeniz için okul ne kadar çaba harcıyor?

Hakkınız olan koşullar size sağlanmıyor. Bunları talep etmek de en temel haklarınızdan. Kaydolacak ders bulmakta ya da kaydolabilmek için hocadan onay almakta zorlanıyorsanız, haklarınıza müdahale var demektir. Hoca da ne yapacağını bilmiyor. Metin Çözümlemesine Giriş, bölümümüzün zorunlu birinci sınıf dersi. 61 bölüm öğrencisi kaydoldu. 25 kadar bölüm dışından başvuruyu reddettim ve 13 kişiye onay verdim. 74 kişiye öyküleri, romanları, şiirleri okuma ve yorumlama tekniklerini ben nasıl öğreteceğim? Sınıf mevcudu bunun yarısını geçmemeliydi. Her üniversitede, her derste durum böyle. "Çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı’nda." Öyle değil mi?

Ne var ki, koşulların tüm elverişsizliğine rağmen, özellikle de bunları olumlu yönde değiştirme umudunu canlı tutabilmek için öz disiplinimizi geliştirmek ve sistemli yaşamak durumundayız. Bu yöndeki zaman yönetimini, ne tür çalışma becerileri üzerinden yürütebileceğimizi de gelecek hafta konuşalım.

Her şeye rağmen, öğrenmenin ve bilgiyi çoğaltmanın hazzını yakalayabileceğimiz bir dönem olması dileğiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar