Kılıçdaroğlu kavga başlattı, kavga içinde kavga. Büyük kavgası, özetle seçimi kazanmak, yani “engerekler ve çiyanlarla” çatışma. Bunu başarabilmek için bir de küçük kavga başlattı. İlk yumrukları yanındakilere salladı. Kim bunlar? İsim isim bilemesek de grup konuşmasındaki bir ifadeye bakarak bir kestirimde bulunabiliriz: “Yol arkadaşlarıma sesleniyorum… (…) Ya şimdi bana katılın ya da yolumdan çekilin.”

ENGEREKLER VE ÇİYANLAR

Grup konuşmasında, doğrudan CHP’nin içine sesleniyor görünüyordu, bugün basın toplantısında “yol arkadaşları”nı biraz genişletti sanki:

“Eğer yol arkadaşı olmak istiyorsanız buyrun gelin yürüyeceğiz. Eğer mevcut durumdan memnunsanız yolunuz açık olsun, ayrılın bizden.”

Genişletti derken, ikinci ifadeye “altılı koalisyon masası”nı katabileceğimizi kast ediyorum.

Kavgasının tanımına bakarak, seslendiklerinin kim olmadığını çıkarabiliriz:

“Beş paraya vatandaşlık satanlarla kavga edeceğiz, milyonların elektriğini kesenlerle kavga edeceğiz. Çocukları etten, sütten mahrum bırakanlarla kavga edeceğiz. Bu kiralarla, bu enflasyonla, sokaklarımızı mafyaya teslim edenlerle, ülkenin onurunu konsolosluk bahçelerine gömenlerle kavga edeceğiz."

Buradaki kavgadan kaçacak ya da Kılıçdaroğlu’nun “yoluna çıkacak” kişiler ne partisinde vardır ne de koalisyonda. Peki o zaman sıkıntı nerede? İlk yumrukları salladığı yer neresi, salladığı kişiler kim Kılıçdaroğlu’nun? Hangi konuda eli rahat değil? Hangi konudaki hamlelerinin karşısında duran olabilir?

'DİYARBEKİR KALESİNDEN NOTLAR'

Kişilerin kimliği bir kenara, konu “cesaret gerektiren” bir konu; “Cesaret yoksa zafer yok” lafı bunun için. Konuşmanın çarpıcı yönlerinden biri Ahmet Arif şiirinden alıntı ifadelerdi elbette:

(…)

“Bunlar,

Engerekler ve çiyanlardır. 

Bunlar,

Aşımıza, ekmeğimize

Göz koyanlardır,”

(…)

Bilmeyen yoktur, Ahmet Arif’in yeğeni için yazdığı şiir bu, Adiloş Bebe Ninnisi bir adı ama şiirin adının öncesi de var: “Diyarbekir Kalesinden Notlar.”

'HELALLEŞME'NİN

Ekonomik krizle mücadele, yokluk-yoksullukla mücadele, yolsuzlukla mücadele, adaletsizlikle mücadele konusunda Kılıçdaroğlu’nun yolunu kesecek kimse yoktur, başarılı olmasını istemeyenler olsa bile karşısına dikilemezler. Fakat “Diyarbekir” meselesinde karşısına çıkacaklar çoktur! CHP liderinin kavga ilan ettiği grup konuşması, 24 Ocak 2022’de, altılı masa toplantısından sonra “Demokrasi gelecekse yolu Diyarbakır’dan geçer” sözünü söylediği konuşmasıyla beraber ele alınmalı kanaatimce. Nitekim 27 Ocak’taki Diyarbekir ziyareti, “Helalleşme”nin içeriğini doldurmaya başladığı ilk siyasal hamlesi olmuştu.

İşte Kılıçadroğlu’nun açılmasını istediği “yol” bu ve talep ettiği şey de, bu yoldaki adımlarının öncelikle partisinin içinden sonra da altılı masanın içinden, “vatanın-milletin bölünmez bütünlüğü, bölücülüğe prim, teröre destek…” filan gibi sayısız klişe ile gelebilecek müdahaleleri bertaraf etmek. Elbette bir kişinin sözlerinin arkasında yatan şeyi, kafasının ve gönlünün içinden geçenleri Tanrıdan başkası bilemeyecektir fakat “cesaret” gerektiren, “yol arkadaşlarının” karşısına çıkabileceği başka bir başlık da yok esasen. Elektrik faturası ödememek, işçiye, emekçiye zulmedildiğini söylemek, ekonomik krizin yolsuzlukla bağını dile getirmek, beşli, onlu, onbeşli çetelere saydırmak, hatta laiklik bahsinde el yükseltmek filan ne partisinin içinden ne de altılı masadan itiraz görecek şeyler değil, olası itirazlar da cesaret gerektirmez; hatta bugün AK Parti içinde bile bu konularda ses yükseldiğini duymak şaşırtıcı olmaz.

Yok eğer kasıt bu değilse, sıradan bir retorik çıkışla karşı karşıyayız demektir ki bu da bir iki günlüğüne dikkat çekmekten başka işe yaramaz hatta iki günden sonra tersine bile dönebilir.

'KÜRTSÜZ TÜRKİYE'DEN 'KÜRTSÜZ ORTADOĞU'YA

Kılıçdaroğlu’nun yumruklarının hedefi buysa, iktidarın önümüzdeki seçime yönelik hazırlıkların temelinde yatan iki anahtar konuda “kavga”nın kızışacağını öngörebiliriz. İktidar, bu seçimde kaderini iki şeye bağlamış durumda. Birincisi, geriye doğru bütün seçimlerde olduğu gibi “kültürel kamplaşma”yı tırmandırma. İkincisi, yine 7 Haziran seçimleri hariç, her zaman olduğu gibi “HDP’siz siyaset ve “Kürtsüz Türkiye” fikrinin genişletilmiş versiyonu: Kürtsüz Ortadoğu.

Gezi kararı hem birinciye ilişkin bir yatırım niteliğindeydi hem de seçime kadar iktidarın elinde bulunan ve güvenebileceği sadece iki araç olduğunun ilanıydı: İlk araç bizzat kararı alan yargı bürokrasisidir ki temel görevi, sıradan yurttaşlardan HDP’ye kadar herkesi iktidarın istediği hizaya çekilmesini sağlamak olacak, seçim gecesi sayım suyum işlerini iktidarın arzusuna göre çekip çevirme ihtimali dahil.İktidarın güvenebileceği diğer araç ise güvenlik bürokrasisi: Bu bürokrasi dün Gezi kararını protestolara yönelik müdahale sırasında binlerce örneğinden birine şahit olduğumuz içişleri bürokrasisi ile şu sıralar hem Suriye’de hem Irak’ta savaş halinde olan milli savunma bakanlığı bürokrasisi.

Yani polis ve asker. Polisin görevi içerde nefes kesmek, askerin görevi ise seçimde iktidarın seçmene satacağı en büyük malzemeyi, yani “Kürtsüz Ortadoğu” zaferini hazırlamak. Biz daha önce 7 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri arasında “Kürtsüz Türkiye”taahhüdünün (yükseltilen terör atmosferi ve beka söylemi eşliğinde) seçmeni etkilediğine şahit olduk. HDS’siz siyaset, Kürtsüz Türkiye o seçimden başlayarak iktidarın en önemli siyasal manivelalarından biri oldu; zaten mevcut iktidar blokunun altında yatan temel motivasyon da bu. Yoksa 2015’e kadar seçim meydanında birbirilerini ihanetle suçlayan Erdoğan ve Bahçeli’nin bugün su geçirmez bir ittifak kurmuş olmaları açıklanamaz zaten.

GEZİ HUKUKSUZLUĞU VE HDP TUTUKLAMALARI

Gezi davası ne kadar konuşulsa az, ne kadar itiraz edilse az, ne kadar protesto edilse az, gerçekten kritik ve burada yaşayanların geleceğini belirleyecek nitelikte bir dava. İYİ Parti lideri Akşener’in Gezi’yi “Ya hürriyet ya istibdat” nidalınutkun temeline koyması bunu iyi bilmesinden kaynaklanıyor. Fakat Gezi davasına itirazları, eleştirileri ve protestoları, iktidarın arzuladığı “kültürel kutuplar” dairesinden çıkarmak şart ve bunun tek bir yolu var: Hem o davada hem de diğer siyasi nitelikti davalarda işleyen (askeri-polisiye ve adli) mekanizmayı ve o mekanizmanın hedeflerini şartsız şurtsuz tartışma alanına çekebilmek.

Gezi kararları açıklanmadan hemen önce HDP’ye yapılan operasyonlar mesela, iktidarın elindeki iki sopadan birincinin yani yargının işleri olarak hukuken Gezi kararları ile aynı düzlemde yer alıyor. Kapatma davası dahil, içerde tutulan Ayse Tuğluk dahil yüzlerce HDP’li siyasetçiye ilişkin adli-idari işlemler dahil.

Kılıçdaroğlu’ndan ya da altılı masanın başka üyelerinden “sınır ötesi operasyonlar” hakkında bir itiraz beklemek hiç gerçekçi değil belki, fakat iktidarın içerdeki adli ve dışarıdaki askeri operasyonlarının tek hedefinin seçmene “Kürtleri egemenlik sahasından uzaklaştırıyoruz, o kadar ki yaşadıkları her yerde bunu yapıyoruz” mesajı vermek olduğunu düşünülürse, hiç değilse içerde HDP’ye yönelik saldırıları göğüslemenin sadece HDP’nin değil bütün siyasetin işi olması gerektiğini söylemek abartı olmaz. Yargı Gezi’de yanlış, HDP konusunda doğru yapıyor derseniz, Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “mevcut iktidardan memnun”sunuz demektir. Seçimlerde Kürt seçmenin oylarını almak, yani demokratik geleceğe yönelik mücadelede Diyarbekir kalesinin gücünü siyasal arenada yanına almak sadece güzel söz ve Ahmet Arif şiirleriyle mümkün olmaz.