Altılı mutabakat metni hakkındaki yazdığım seride sıra HDP’ye ve “üçüncü ittifak” bahsine gelmişti, ancak CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amed ziyareti girdi araya. Esasen bu gezi hakkında konuşabileceklerimiz, HDP’nin ve diğer sol-sosyalist parti ve hareketlerin konumuna dair konuşabileceklerimizi de belirleyen bir yöne sahip, bu nedenle araya bir yazı koymamı hoş göreceğinizi umarım.

MUTABAKATTAKİ İŞBÖLÜMÜ

Kılıçdaroğlu’nun Amed gezisi hem altılı mutabakat fotoğrafının ve metninin boşluklarını dolduruyor, hem de diğer boşlukların nasıl dolacağına dair önemli bir ipucu oluşturuyor. Mutabakat metni açıklandıktan sonraki ilk ciddi siyasal hamle olması bakımından, seçim döneminin ana başlıklarından biri konusunda CHP’nin önemli bir görev üstlendiğini gösteriyor bize. Anlaşılan altılı koalisyon üyeleri eski ve daha çok sol partilerin birbiriyle ilişkilerinde zaman zaman uyguladıkları “Eylemde ortaklık, söylemde/sloganda/beyanda farklılık” davranış biçimini tersinden uygulayacak. Tersine çevirirsek, beyanda ortaklık eylemde farklılık. 

Altılı koalisyonun ikinci büyük partisi İYİ Parti’nin HDP’ye mesafesi sır değil, en büyük rakibi MHP olan bir parti olarak başka türlü davranmasını beklemek imkânsız zaten. Mutabakat metninde hem Kürt meselesi hem de HDP konusunda üç uzak (1921 Anayasasına, parti kapatmanın zorlaştırılmasına ve kayyım uygulamasından vaz geçilmesine dair) atıftan başka bir alamet olmamasının temel sebebi buydu esasen.

Altı parti, başkanlık sisteminden parlamenter sisteme dönmek ve dönüş sürecine hakim olacak ilkeler üzerinde önemli ve etraflı bir uzlaşma oluştursa da Kürt meselesi ve Kürt partileriyle ilişki konusundaki (kapatılması da pek mümkün olmayan) farklılıklarını mutabakat metninde sessizlikle geçiştirdiler. İşte anlaşılan CHP ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu, bu bahiste güçlü bir iddia ile boşlukları doldurmaya yönelmeyi deneyecek. Diğer beş partinin bu konuda CHP ile tartışmaya girip girmeyeceği, CHP’nin stratejilerinin hangi sınıra kadar açılabileceği, yine CHP’nin kendi seçmeni üzerinde güçlü etkisi olan kendi medyasındaki anti-Kürt anlayışın nasıl yönetileceği sürecin en önemli yönünü oluşturacak. 

ZORLU MESELEDE İLK ADIM

Bu işbölümü anlaşılmaz değil: En önemli kısmı HDP’ye giden Kürt oyları hem cumhurbaşkanlığı seçiminde sonucu belirleyecek hem de HDP’nin nasıl bir güçle parlamentoya gireceği altılı mutabakatın sistem değişikliği sürecini nasıl yönetebileceğini belirleyecek. Kürt seçmenin, en azından cumhurbaşkanlığı seçiminde altılı koalisyona iltifat etmesi, iktidarın tutumuna, HDP’nin stratejilerine ve elbette koalisyonun atacağı adımlara bağlı. Kılıçdaroğlu, “helalleşme ziyareti”yle bu zorlu meselede ilk adımı mümkün olduğunca güçlü biçimde atmaya gayret gösterdi. 

CHP lideri Kürt seçmenin oylarına “sorunu çözmeye varız” mesajı eşliğinde talip oldu, iki yönlü bir taliplik bu: Elbette öncelikli amacın cumhurbaşkanlığı seçiminde, en azından ve en geç ikinci turda oy almak olduğu aşikar. Fakat Kılıçdaroğlu’nun “çözüme varız” mesajı bununla yetinmeyeceğini gösteriyor. İktidarın uygulamalarından rahatsız ve HDP’ye de mesafeli seçmenin oylarını da istiyor CHP genel başkanı. 

KRİTİK BİR DEĞİŞİM

1990’ların başındaki SHP-DEP işbirliğini ve son yerel seçimleri saymazsak CHP yönetimleri (Kılıçdaroğlu dönemi de büyük ölçüde dahil) Kürt oylarını istemiyor gibi hareket ediyordu. Bu da partinin ebet müebbet ana muhalefet partisi olarak kalmaya karar vermiş gibi görünmesine yol açıyordu. Erdal İnönü ve ekibinin sağladığı koalisyon, partiyi ikinciliğe taşımış ve iktidar ortaklığına ulaşmasını sağlamıştı. Keza 12 Eylül öncesinde Kürdistan’da bir seçimde ikinci partiyse diğerinde birinci parti olarak hükümet kurma gücüne ulaşabiliyordu CHP. 

Deniz Baykal’ın, partinin hem sol-sosyal demokrat yanını hem de Kürtlerle birlikte siyasete yatkın yanını budaması, sanki Kürt oylarını Kürt siyasal hareketine ve iktidar partisine terk etmiş gibi görünmesine yol açmıştı. Kılıçdaroğlu’nun hamlesi bu tutumun terk edildiğinin şimdiye kadarki en açık ilanı.

HELALLEŞME VE ÖZELEŞTİRİ

AKP’nin ve lideri Erdoğan’ın uzun süre sömürdüğü Diyarbakır cezaevindeki işkencelerden, Erdoğan döneminde meydana gelen Roboski katliamına varana kadar geniş bir dönemi kapsayan “helalleşme” bahsi, seçimden önce Kürt seçmenle barışmaya kendi başına yetecek bir bahis değil elbette. Kılıçdaroğlu ve kurmayları da bunu iyi bildiği için geleceğe dair kuvvetli mesajlar vermeye özen gösterdi. 

Diyarbakır’daki ziyaret boyunca bir kere bile “Ser sera ser çava” demeden temas ettiği herkesi, bir CHP genel başkanının duymaktan hiç hoşlanmayacağı (Kürdistan gibi) ifade ve eleştirileri ciddiyetle dinlemesi, “Hata bizde” minvalindeki genel özeleştirisiyle beraber aynı bilginin doğal gerekleriydi. Bu nedenle Kılıçdaroğlu, sadece iyi bir dinleyici, Kürt seçmene saygılı bir siyasetçi görünümü vermekle yetinmedi, bir çözüm süreci vaadiyle eli yüksekten açtı. Gerçekte somut bir çözüm önerisi getirmiş değil elbette fakat bir çözüm sürecine hazır olduğunu, açıkladığı beş ilke ile ortaya koydu. 

ÖCALAN BAHSİ VE TBMM VURGUSU

İlkelerin en temeli, konunun çözümünün TBMM’de olacağıydı. Sürecin kamuoyunu bilgilendirme dahil her bakımdan TBMM tarafından yönetileceğinin ilanı, altılı mutabakat metninde yar alan üç önemli öğeyi tamamlıyor: 1921 anayasasından söz edilmesi, parti kapatmanın önüne geçileceği ve kayyım uygulamasının terk edileceği. 

Kılıçdaroğlu’nun HDP’nin mapusta tutulan eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın babasıyla hasbıhali, HDP’yi bir rakip değil bir çözüm ortağı olarak gördüğünün sembolik ifadesiydi. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin gündeme getirilmesi üzerine bu konunu da TBMM tarafından el alınacağını dile getirmesi, seyahate hayli hazırlıklı gelindiğinin bir başka göstergesiydi. Esasen, çözüm sürecine hakim olacak ilkeleri anlatırken yaptığı TBMM vurgusu, 2013’te başlayan çözüm süreci boyunca ve ondan önce her ihtimal belirdiğinde Öcalan’ın ısrarla üzerinde durduğu bir konuydu. Sürece dahil edilecek akil insanların da TBMM çatısı altında olacağı, kamuoyunu bilgilendirme görevinin bile TBMM’de tutulacağı açıklaması, son çözüm sürecinin bir eleştirisi niteliğindeydi aynı zamanda. 

Sorunu çözecek kişinin “gizli, kişisel ajandası olmayacağı” sözü de aynı eleştiri kapsamındaydı. Özetle, yeni çözüm vaadinde bulunurken, Erdoğan’ın yürüttüğü ve felaketle sonuçlanan son çözüm sürecinden dersler çıkardığını göstermeye dikkat etti Kılıçdaroğlu.

EN ÇOK DEĞİŞMESİ GEREKEN YİNE CHP

Büyük bir sürpriz olmazsa seçime bir yıldan biraz fazla bir zaman var. CHP’nin “helalleşme” kavramına yaslanan bu son açılımı sonuçları etkileme potansiyeline sahip ama asıl mesele devamının nasıl geleceği: Bu da Kürt seçmen ile onun en büyük partisi HDP’ye değil, öncelikle bizzat CHP’nin kendisine, sonra ortaklarına ve en son da iktidar blokunun atacağı adımlara bağlı esasen. 

CHP’nin ortaklarını ve iktidarı şöyle bir kenara alırsak, meselenin medeni diyaloglardan, güzel sözlerden, devamı gelmeyecek vaatlerden ibaret kalmaması için yapacağı daha çok şey var CHP’nin. Şu ana kadar Kürt meselesinin çözümü için temel olan meselelerde hiçbir fikir ortaya konulmuş değil mesela. Parti yönetiminin kendi seçmenini, kendi seçmeni üzerinde etkili olan ve önemli bir kısmı yine kendi medyasında her gün arzı endam eden anti-Kürt kanaat yönlendiricilerini bu meseleye nasıl hazırlayacağını hep birlikte göreceğiz.

Umarım Kılıçdaroğlu ve kurmayları, hedefleri açısından asıl yükün Kürt seçmenin, Kürt partilerinin, Kürt siyasetçilerin değil kendi omuzlarında olduğunu biliyorlardır; Kürtler helallik isteyen değil, helallik verecek olanlar çünkü. Çünkü helalleşilmesi gereken tarihte herkesten çok kendi partisinin kusurları yer alıyor ve helalleşme demek Kürt meselesine siyasal çözüm demekse yine herkesten çok kendi partisinden ve partisini etkileyen çevrelerden itiraz olacak. Diyarbakır zarafeti, “Ser sera ser çava” demekten imtina eden misafirini bile, baş göz üstüne diyerek uğurlamayı bilir, kime niye oy vereceğini kime niye vermeyeceğini bildiği gibi. Hoş, bunu demek yetseydi daha önce söyleyen Erdoğan ve Davutoğlu’na yeterdi ya, neyse..