Münih'te yıllık olarak düzenlenen (ama bu yıl online olarak yapılan) güvenlik zirvesine ABD Başkanı Joe Biden’ın ‘ABD dünya politikasında döndü’ sözleri damgasını vurdu fakat gerçekte ABD nereye gitmişti ki?

2020 yılı ABD'nin Bağdat'ta İranlı General Kasım Süleymani’yi vurması ile başlamamış mıydı? Yemen'e karşı yıllardır Suudi Arabistan tarafından yürütülen vahşi savaş ABD siyasi desteğini dayanmıyor muydu? İşgal altındaki Doğu Kudüs'ü ve Golan tepelerini ‘İsrail toprağı‘ sayan kararları ABD almamış mıydı? Venezuela'nın başına Juan Guaido’yu, Bolivya’nın başına Jeanine Anez’i kayyum olarak atayan ABD değil miydi? Çin’e karşı teknoloji ve ticaret savaşını başka bir ülke mi ilan etmişti?  Britanya'nın Avrupa Birliği'nden kopuşunu teşvik eden ve körükleyen ABD değil miydi?  Sorular çoğaltılabilir.

Dolayısıyla bugün ‘dünya politikasında geri dönen’ bir ABD'den değil dünya politikaları iflas eden ve bunları revize etmek durumunda olan bir ABD'den söz edebiliriz ancak. Son 5 yılda dünyada kapitalizmi bunalımının derinleşmesine paralel olarak ‘küresel kurumlar’ ve uluslararası / bölgesel ittifaklar da krizlerle boğuştu. Avrupa Birliği, Britanya'nın çıkışı ve İtalya'nın çıkmaya meyil etmesi ile fiilen dağılmaya başladı. Nafta feshedildi, NATO, G8  işlevsizleşti. Körfez İşbirliği Konseyi dağıldı (yakın zamanda yeniden toparlandı). Dünya Ticaret Örgütü, ABD'nin Çin’e yönelik ticaret savaşının dağıtıcı etkilerine maruz kaldı. Dünya Sağlık Örgütü tam da küresel bir sağlık sistemi ihtiyacının en yakıcı biçimde ortaya çıktığı pandemi döneminde ABD tarafından zayıflatıldı. Kısacası emperyalist sistemin küresel kurumları bizzat ABD eliyle krize sürüklendi.

Biden yönetimi önceki 5 yıl boyunca ABD ile geliştirilen ‘anti-global’ momente son vererek ‘globalist’ bir rüzgar estiriyor. ABD hegemonyasını bu yoldan restore etmeye çalışıyor.

Trump ABD'nin içe dönerek güçleneceğini varsayıyordu. Biden ise Amerikan gücünün temelini globalizmde görüyor. Trump için büyük tehdit Çin’di. Biden içinse bu Rusya'dır. Trump, komisyonunu aldığı sürece ‘gözünü kapatarak’ her türlü liderle çalışırdı.  Biden ise Amerikan liberal müdahaleciliğine dönüş sinyallerini veriyor. Bölgesel ‘alt-emperyalist’ devletlerin askeri maceralarına nispeten daha geniş bir alan bırakıyordu. Bu alanın Biden döneminde oldukça daralacağını öngörebiliriz. Trump ‘önce ABD’ prensibini sadece bağımlı yeni sömürge ülkelere değil ABD ve Japonya gibi geleneksel ortaklarına karşı da öne sürüyordu. Biden döneminde ABD-AB-Japonya ‘üçlüsünün’ (Samir Amin’in tabiriyle ‘triad’) daha ‘kolektif’ bir emperyalizmini görebiliriz.

Böylece revize edilmiş ABD dış politikasının dünya siyasetindeki etkilerini görmeye başlıyoruz. İtalya’nın başına neoliberal Mario Draghi geçti, Suudi Arabistan'da Veliaht Prens Muhammed Bin Salman eski gücünü yitirmekle yüz yüze, İran'la nükleer anlaşma yeniden gündemde vb.

Türkiye kasım ayında Berat Albayrak'ın tasfiyesi ile ekonomi yönetiminin değiştirilmesini, faizler yükseltilerek ‘kemer sıkma programının’ uygulamaya konmasını, Naci Ağbal başkanlığında Merkez Bankası'nın uluslararası sermayeye uyarlı ekonomi politikaları izlemesini de bu genel tablodan bağımsız ele alamayız. Ancak bu yeni dönemin siyasal yansımalarının nasıl olacağı henüz şekillenmiş olmaktan uzaktır. Aylardır dile getirilen ‘reformların’ bir türlü ortaya çıkmaması tersine iç siyasal atmosferin sertleştikçe sertleşmesi bundandır.

Biden dönemi bir yandan emperyalist küreselleşme politikalarına dönüş anlamına gelirken diğer yandan ise buna paralel ve karşıt olarak işçilerin, ezilen halkların, enternasyonel dayanışmasının da yeniden yükseleceği bir dönem olacaktır. Pandemi dünya emekçilerinin kaderinin ortak olduğunu belirgin biçimde göstermiştir. Kapitalizmin bunalımı karşısında ilerici ve gerçek bir alternatifi oluşturacak olan da emekçilerin ve ezilenlerin sınırları aşan bu ortak mücadelesi olacaktır.