Belarus son seçimlere kadar Türkiye’de pek bilinmeyen bir Doğu Avrupa ülkesiydi. Ülkeyi 26 yıldır yöneten Lukaşenko’nun seçimlere bariz biçimde hile karıştırması ve Seçim Kurulu’nun da Lukaşenko’yu %80 oy ile galip ilan etmesi üzerine bir anda Türkiye gündeminde ilk sıralara yükseldi. Türkiye kamuoyu bu uzak ve bilinmedik ülkeyle “seçim güvenliği” meselesi üzerinden hızla özdeşlik kurdu. Zira son yerel seçimlerde, İstanbul oylarının sayılmasında Anadolu Ajansı aniden veri akışını kesmiş, iktidar partisinin adayı Binali Yıldırım kendisini galip ilan etmiş, ancak sonradan seçimi muhalefetin adayı İmamoğlu’nun kazandığı anlaşılmıştı. Ardından YSK’nın İstanbul seçimlerini ‘gerekçesiz’ iptali ile AKP zorla el koymaya kalkmış, yapılan tekrar seçimlerinde büyük farkla mağlup olmuştu. 

Belarus seçimlerinin Türkiye gündemine taşınmasının temel sebebi, 31 Mart seçimlerinden bakiye seçim güvensizliğiydi. 

Oysa Belarus son derece kendine özgü bir tarihe ve Türkiye’den oldukça farklı sosyo-ekonomik yapıya sahip bir ülke. Bu yüzden, hızla kurulan özdeşlik, kısa sürede ciddi kafa karışıklıklarına ve tartışmalara da yol açtı. Ortada seçimleri çalan bir despot ve buna karşı koyan bir halk mı vardı? Yoksa renkli devrim yordamını takip eden CIA güdümlü bir sağ milliyetçi muhalefet ve yeni bir Maydan (Ukrayna) senaryosuna direnen sosyal devletçi Lukaşenko mu? Muhalefet mi desteklenmeliydi yoksa Lukaşenko mu? Muhalefetin arkasında Avrupa mı vardı, yoksa Rusya mı? 

Aslında ne Lukaşenko sosyal devletçi, ne de sağ muhalefet demokrat. Lukaşenko’nun ilgilendiği tek şey iktidarını korumak, sağ muhalefetin ilgi odağı ise özelleştirmeler ve Batı’ya entegrasyon. Ancak burada kadrajın merkezine geniş halk kitlelerini oturttuğumuzda Lukaşenko iktidarına karşı olağanüstü bir memnuniyetsizliğin biriktiğini görüyoruz. Bu memnuniyetsizlik, herhangi bir dolayım kanalına akmıyor, doğrudan Lukaşenko’ya yöneliyor. Zira Belarus rejimi ileri derecede kişi odaklı. Bir iktidar partisi yok. Rusya’daki gibi, göstermelik dahi olsa bir “2. Adam” dahi yok. “Batka” (baba) Lukaşenko ve milleti var. Lukaşenko’nun hegemonyası, Sovyet sonrası dönemde Sovyet ekonomik mirası olan fabrikaları ve kolektif çiftlikleri (Yeltsin yönetiminin aksine) satıp yok etmemesi, aksine muhafaza ederek üretken bir ekonomiyi sürdürmesinde yatıyor. Ancak Belarus da kapitalist bir ekonomiye sahip. Devlet kapitalizminin ve kolektif çiftliklerin halen belli bir ağırlığa sahip olması, onu diğer kapitalist ekonomilerden ayırt ediyor. Condoleezza Rice’ın Belarus’u “Avrupa’daki son diktatörlük” ilan etmesi, sanıldığının aksine, Lukaşenko’nun insan hakları ihlallerine değil, Belarus ekonomisinin bu yapısal özelliğine dayanıyordu. Devlet sanayi işletmelerinin ve kolektif çiftliklerin varlığı, işçi sınıfı ve köylülüğe belirli bir yaşam istikrarı sağlıyor. Belarus tarımsal bakımdan kendisine yeten, makine sanayii dahil ağır sanayi işletmelerine sahip bir ekonomi. Bu da Lukaşenko yönetiminin sosyal istikrarını sağlıyor(du). Ne var ki Belarus da kapitalizminin genel krizinden bağımsız değil. 2008’den bu yana dünyaya hükmeden kapitalist bunalım, pandemi ile doruk noktasına vardığında bunun etkileri Belarus gibi ülkelerde de kitle hoşnutsuzluğu biçiminde kendisini hissettirdi. 

Belarus'ta Lukaşenko döneminde hiç özelleştirme yapılmadığı söylenemez. Daha ziyade Rusya'ya kıyasla kontrollü ve yavaş bir özelleştirmeden söz edilebilir. Belarus'ta çalışan nüfusun mülkiyet türlerine göre oranına baktığımızda: Devlet sektöründe çalışanların oranının 1991'de %74 iken, 1995'te %59,8'e, 2017'ye gelindiğinde ise %40,1'e düştüğünü görüyoruz. Özel sektörde çalışanların oranı ise aynı yıllarda %26'dan %40,1'e, oradan %56'ya çıkmış. Yabancı sermaye işletmelerinde çalışanların payı ise %3,9. Sabit sermayenin mülkiyet türüne göre oranlarına baktığımızda, devlet mülkiyetinin 1991'de %79,6'dan 2018'de %45'e düştüğünü; özel mülkiyetin ise aynı yıllarda %20'den %49,7'ye yükseldiğini görüyoruz. Devlet mülkiyetine dair oranların günümüz kapitalizmi açısından yine de yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Belarus'ta devlet kapitalizminin de kademeli olarak gerilediğini, özel sektörün yükselişte olduğunu görmemize mâni değil bu. 

Lukaşenko’nun kalesi sayılan Minsk traktör fabrikasında bile yuhalanması işçi sınıfı içindeki desteğinin de eridiğini somut olarak gösteriyordu. Nitekim sokak gösterileri muğlak bir “orta sınıfa” mal edilebilirse de, fabrikalarda ve hastanelerde giderek büyüyen grev hareketleri sadece işçi sınıfına mal edilebilir. İşçilerin kendine has bir hareket geliştirmek üzere grev komiteleri kurarak harekete geçmelerinin olayların akışı üzerinde hissedilir bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Grev hareketinin gelişimi, bağımsız sendikaların gelişmesi, Belarus işçi sınıfının sahneye çıkışının somut göstergeleri olmuştur. Lukaşenko’nun fabrikada yağtığı konuşmada “Elbette ben de bir gün gideceğim, belki bir yıl, belki de iki yıl sonra, bu size bağlı” demesi de, işçi sınıfının gelişmeler üzerindeki etkisinin altını çizdi. Zira burjuvazinin henüz cılız olduğu Lukaşenko döneminde, resmi söylem işçi sınıfının desteğini arkalamaya odaklanmıştır.

Lukaşenko’yu hâlâ desteklemeye devam eden kesimler ise, esasen Belarus’un yeni bir Ukrayna olmasından korkuyorlar. 2014’te Ukrayna devlet başkanı Yanukoviç’in faşist bir darbeyle devrilmesi ardından bu ülkede Komünist Partisi yasaklanmış, solcular ülkeden kaçmak zorunda kalmış, doğu eyaletlerinde Rus nüfus ayaklanarak Kiev’le bağlarını koparmış ve Donetsk-Lugansk Halk Cumhuriyetleri adı altında bir yapı oluşturarak fiilen Rusya himayesine girmişlerdi. Ukrayna’daki özelleştirmeler sonucunda işsizlik artmış, işsizler Avrupa ülkelerine göçmen gitmek zorunda kalmışlardı. Bu gelişmelerin kitle bilincindeki basıncı ve etkisi oldukça büyük. Özellikle köylü nüfus, Belarus’un Rusya’dan kopmasıyla birlikte tarım ürünleri pazarını yitirmekten ve yıkıma uğramaktan oldukça ürküyor. Gerçekten de Avrupa tarım piyasasında Belarus tarım ürünlerinin alıcı bulması oldukça zor. Böylesi bir yön değişiminin ilk sosyal sonucunun köylülüğün sosyal yıkımı, kolektif çiftliklerin ve devlet çiftliklerinin tasfiyesi olacağı söylenebilir. Bu da Lukaşenko’nun mitingine köylülüğün yaygın katılımını açıklamaktadır. 

Ancak her şeye rağmen Lukaşenko’ya karşı kitle mücadelesi her geçen gün büyüyor. Bu mücadele, Lukaşenko’nun ABD ve Almanya ile geleneksel husumetinin ötesinde, Rusya Federasyonu ve Vladimir Putin yönetimiyle de arasının açıldığı bir dönemde gerçekleşiyor. Lukaşenko, Moskova’dan beklediği desteği bir türlü alamıyor. Belarus’taki politik kriz zemini üzerinde, bir yandan da, ABD-Almanya ile Rusya arasında bu ülkeyi paylaşım mücadelesi de sürüyor. Putin bir yandan Belarus’a herhangi bir askeri müdahaleye karşı Kolektif Savunma Örgütünü harekete geçireceğini ilan ediyor, diğer yandan ise sallanmakta olan Lukaşenko’ya herhangi bir aktif siyasal destek sunmuyor. Bir yandan Batı’ya “Belarus’ta değişim olacaksa bunu Rusya yapar” mesajını veriyor, diğer yandan değişimin formülünü arıyor. Belarus’un devlet sektörü Rus oligarkların da iştahını kabartıyor. Diğer yandan Polonya ve Litvanya, sanki kendileri birer özgürlük timsaliymiş gibi, Belarus’u “demokratikleştirme” kampanyasında başa güreşiyor. 

Lukaşenko rejimi bütün bu gelişmelerin orta yerinde, pul pul dökülüyor. Sokağa çıkan herkesin polis şiddetine maruz kalması, devlet medyasından sokak eylemlerine katılan gençlerin işkence görmüş görüntülerinin yayınlanması gibi rezaletler birbirini izliyor. Seçim kampanyasının ortasında Rus gayriresmi askeri şirketi Wagner’in 33 elemanını tutuklayarak “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğini” iddia etmişken, gösteriler başladığında bu kez hepsini özür dileyerek Rusya’ya iade ediyor. Muhalefet ülke tarihinin en büyük mitinglerinden birisini düzenlerken, Lukaşenko kendi mitingine bunun yarısından az insan toplayabiliyor. Kitle desteğini sergilemek üzere gittiği bir fabrikada işçilerin protestosuna maruz kalıyor. Bütün gelişmeler Lukaşenko’nun sınıflar arasında kurduğu özgün dengenin bozulduğunu; burjuvazi tam özelleştirme, kolektif çiftliklerin tasfiyesi ve bankalar üzerinde tam kontrol isterken, işçi sınıfının ise bozulan hayat koşullarına itiraz ettiğini; bütün bu çelişik itirazların Lukaşenko karşıtlığında birleştiğini gösteriyor. 

Belarus’ta Lukaşenko karşıtı muhalefet günden güne büyürken, Lukaşenko politik zemin yitiriyor. Lukaşenko’nun iktidarı koruyup koruyamayacağı henüz belirsizliğini koruyor. Gelişmeler, yukarıda sıraladığımız çok katmanlı çelişkilerin içerisinden süzülerek şekillenecek. Ancak öyle ya da böyle, Lukaşenko’nun sarsılmaz görünen otoritesinin büyük bir darbe aldığını, 9 Ağustos seçimlerinin Lukaşenko için sonun başlangıcı olduğunu şimdiden söyleyebiliriz. Sağ muhalefet liderleri ise en azından bir süreliğine bir tür “sürgün hükümeti” gibi çalışacak gibi görünüyor, zira Tihanovskaya Litvanya’da, Tsepkalo ise Rusya’da. Tsepkalo’nun Rus Kommersant gazetesine verdiği röportaja göre, muhalefet tıpkı Venezuela’da Guaido örneğindeki gibi, Batı devletlerini Tihanovskaya’nın Belarus devlet başkanı olarak tanınması için uğraşacak. Tsepkalo, bu amaçla ultra-liberal Babariko ve Tihanovskaya ile birlikte yurtdışında bir “kurtuluş cephesi” kuracaklarını açıklıyor. Lukaşenko ise anayasa değişikliği sürecini başlatarak zaman kazanmaya çalışıyor. Belarus’un ruhu üzerinde mücadele sürüyor.