Haziran ayı başlarında yine burada, "Dolar 9,5 TL olur mu?" sorusunu tartıştığımızda, dolar kuru henüz 8,50 idi ve bu soru belki de ilk bakışta biraz afaki kaçıyordu. Oysa bugün dolar kuru 9,50'yi aşmış, 10'a doğru gidiyor.

AKP/Saray rejiminin tıkanıklıkları tek bir alanda değil, çok yönlüdür. Dolayısıyla, birini çözeyim derken diğerinde kriz kontrolden çıkmaktadır. Erdoğan'ın başarısız geçen son ABD ve Rusya ziyaretlerinden bu yana ise adeta "kriz kriz üstüne" binmiş durumdadır. Ekonomik kriz, jeopolitik bunalımlara doğru iterken, jeopolitik bunalımlar (İdlib-Suriye, S-400, F-35, Büyük elçiler vb.) ise yarattığı "güven bunalımı" ile sermaye kaçışlarını tetikleyerek ekonomik krizi derinleştirmektedir.

Dış politikadaki ve ekonomideki iflaslar iç içe geçip kaynaşmış durumdadır. Son olarak, Merkez Bankası'nın adeta "partili Merkez Bankası" hüviyetine bürünerek verdiği 2 puanlık faiz indirimi kararı, doları 9,62'ye Euro'yu 11,18'e kadar fırlattı. Merkez Bankası'nın siyasi direktifle verdiği bu karar, TL'yi savunmasız bıraktı. Yılbaşından bu yana dolar kuru 7,2'den 9,62'ye çıkmış oldu. Böylece 2021 yılında (şu ana kadar) Türk lirasının uluslararası değer kaybı %33,2'dir (üçte bir).

Böylece AKP iktidarı Türkiye'yi kelepir bir ülke haline getirdi. Ama Türkiye yurttaşları için değil, yabancı sermaye için! İnsan düşünmeden edemiyor; Acaba son faiz indirimlerinin (ya da devalüasyonların) amacı, yabancı sermayeye reddedemeyeceği bir teklif sunmak mı? Çünkü bu faiz indirimleri TL'nin değerini pul edeceği bilinerek, kasten yapıldı. Uluslararası kapitalizm ile yaşadığı "güven bunalımı" sebebiyle buradan doğrudan yabancı yatırımı, portföy yatırımı (sıcak para) çekmekte dahi zorlanan AKP iktidarı bu yolla ülkeyi mi özelleştiriyor?

Şöyle bir teklif söz konusu sanki: “Yılbaşında 1 Milyon dolar eden bir işletmenin fiyatı 667 bin Dolar'a düşürdük. Çin'in yaşadığı lojistik sorunları ve bunun yol açtığı maliyet de ortada. Bakmayın siz FATF'nin Türkiye'yi kara paradan dolayı "gri listeye" olmasına Avrupa Konseyi'nin Kavala için başlatabileceği ihlal prosedürünü bırakın bir yana. S-400'ler için uygun CAATSA yaptırımlarına da kulak asmayın. Hatta 10 Büyükelçiyi sınır dışı etmemizi de öyle çok önemsemeyin. Kelepir bir ülke, ucuz bir işgücü sunuyoruz size. Seçin, beğenin, alın!..” (Tutar mı? Hiç sanmam...)

Yine, bu devalüasyonların bir diğer amacı da ihracatı artırmak, böylece döviz elde ederek, cari açığı azaltmak gibi görünüyor. Sırf döviz nakdini elde edebilmek adına Türkiye'nin ürettikleri yok pahasına dünya pazarına satılırken, aradaki döviz makası nedeniyle daha az ithalata daha yüksek bedeller ödenmektedir. Ticaret Bakanlığı'nın verisine göre, Türkiye'nin ihracatının %45'i ithalattan oluşuyor. (Aktaran: Abdurrahman Yıldırım, 22/10/2021, Bloomberg HT). Bu veriyi daha yüksek hesaplayan iktisatçılar da var. Ama Bakanlığın verisi dahi esas alsak, ucuz TL'den kazandığını pahalı dolara kaptıran bir ihracatçı profili görürüz. (TÜSİAD'ın, hatta TOBB'un dahi bu son devalüasyonu eleştirmesi bundandır)

AKP/Saray yönetimi, Türkiye işçi sınıfını ucuz işgücü olarak uluslararası sermayeye sunarak döviz finansmanı krizi çözmeye çalışıyor. Pahalı dolar ile ithalatı baskılayacağını hesaplıyor. Ayrıca içeride kendi yandaşı olan burjuva kesimleri ticari kredilerle (bir süreliğine) rahatlatıp ekonomide afyon etkisi yaratmayı hedefliyor. Yine konut kredisi faizlerini ucuzlatıp, ipotekli konut satışlarını artırmayı hedefliyor. Böylece müteahhitlerin elinde biriken konut stoku biraz da olsa eritilecek. Hazine garantili müteahhitler ise döviz kuru artışıyla ihya edecek. Bunların tümünün seçim yatırımı olduğunu biliyoruz. Şu anda Türkiye ekonomisinin ödediği bedel, AKP'nin iktidara yapışmasının bir sonucudur.

TL'nin haddinden fazla ucuzlatılmasının sonucu, yatırımların değil, spekülasyonun artması olacaktır. Aşırı düşük faizler ile hızla yükselen döviz kurları arasındaki arbitraj farkı, spekülatif bir akıma yol açacaktır. Ucuza kredi çekip, hatta evini-arabasını satıp dolara, euro'ya, bitcoin'e yatıranlar artacaktır. Ama bu tür spekülatif işlemler kitleselleşip bir balona dönüştükçe (Thodix'in iflası gibi) küçük tasarruf sahiplerinin büyük kayıplara uğrama riski de artacaktır.

Döviz kurlarındaki artış, iğneden ipliğe her şeye zam anlamına geliyor. Servetini döviz cinsinden tutanlar döviz kurlarındaki artıştan etkilemezken, gelirini TL cinsinden elde edenler (büyük çoğunluk) zam yağmuruna şemsiyesiz yakalanacaktır. Sadece temel gıda maddeleri değil, benzin (ulaşım), ilaç (sağlık), bilgisayar (eğitim-iletişim) gibi ithalata aşırı bağımlı tüm alanlarda fahiş fiyat artışları yaşanacaktır.  Zengin daha zengin, yoksul daha yoksul hale gelecektir. Erdoğan'ın ucuz TL, yüksek dolar kuru politikası, yoksuldan zengine servet transferinin bir aracıdır. "İslami ekonomi", "faizsiz kazanç" vb. üzerine yapılan göstermelik konuşmaların sonucunda, gelinen noktada AKP'nin yoksul halka vaadi "kurtlu bulgur"dur.