Biliyorum beni takip edenler genelde azınlıklar, insan hakları, defineciler ve Ermeniler üzerine tarihi veya güncel yazı ve röportajlar beklerler ama bu hafta sizlere konu dışı bir yazı yazayım dedim.

İnsan bulduğu yerden yazmalı sonuçta biraz da.

Biraz özel biraz da güncel.

Ben bir aydır İspanya'dayım.

Birkaç haftadır Brüksel'den uzakta Covid'in haritasını kırmızıya boyadığı İspanya'nın bir kıyı kentindeyiz.

Sanırım 10 yıl oldu ki her yaz buraya taşınıyoruz ailecek, eşim sayesinde. Covid haritası yeşil olduğunda aşılarımızı ve testlerimizi olduk ve geldik.

Gel gör ki harita biz geldiğimizden iki hafta sonra kırmızıya döndü, normal olarak.

Çünkü Avrupa'nın turisti buraya yığıldı.

İspanya'nın en büyük gelirlerinden biri turizm.

Hele ki Barcelona ve yakınındaki sahil kasabaları turizm geliri olmazsa olmaz. Özellikle de Rusya ve İngiltere'den gelenler burayı geçindirenler.

Turizmde Covid pazarlığı

Ancak AB'nin Rusya'ya uyguladığı yaptırımlar son birkaç yıldır buraya gelen paralı Rus turisti Gürcistan ve Türkiye'ye yönlendirdi. Rusya ile Türkiye arasında ağır aksak da olsa yapılan uçuşlar Türkiye'ye yaradı diyebiliriz. BREXİT ise her ne kadar hala ulaşım konusunda sorun yaratmasa da İngiliz turisti azalttı.

Bu detayı niye veriyorum.

Çünkü AB'nin kıyı ülkeleri. Yunanistan , İspanya ve İtalya belli ki yaz ayları için anlaşmışlar. Biri kırmızıya dönünce diğeri yeşil oluyor.

İspanya, 'gelen turist nasılsa geri gidecek ve virüsü ülkesine götürecek nasılsa' mantığı ile bu üç kıyı ülkesi kapılarını yaz başında turistlere açınca insanlar buraya doluştu.

Zaten uçakla gelen turistlerde testler sıkı kontrol ediliyor ama kara sınırından geçen araçlara kontrol neredeyse yok denebilir.

Bunları kafadan atmıyorum.

Buraya Fransa'dan, Hollanda'dan ve Belçika'dan araçlarla gelen ailelerin hiçbiri durdurulup PCR testi sorulmadığını söylüyor.

Dolayısı ile kara sınırlarında Covid serbest.

Covid bulaşısında İspanya'da Avrupa'nın en yüksek değerlerine gelindi. Şimdi ise gece 01'den itibaren sokağa çıkma yasağı uygulanıyor.

Öte yandan gündüzleri herkes dip dipe aynı plajda aynı suya girmeye ve aynı kumda yuvarlanmaya devam ediyor. Maske yok, mesafe şezlong uzaklığında.

İnsan düşünmeden edemiyor. E şimdi burada herkes testi negatif olarak geri dönebiliyorsa. Covid'e ne oldu.

Bitti mi?

Yoksa bizi mi yediniz?

Musilaj ve mikroplastikler

İspanya'nın en uzun plajlarından biri burada.

Deniz deyince hemen tabii ki kirlilik meselesinin ne kadar göze göründüğünü belirtmem gerek. Buradaki kıyılar benim son 10 yılda gördüğüm en kirli dönemini yaşıyor.

Her iki günden birinde deniz girilmeyecek kadar kirli. Daha önce hiç bu kadar sahile plastik ve çöp vurduğunu görmemiştim.

Öü balıklar , deniz anaları kıyıya vuruyor. Özellikle de sudaki beyaz lekeler dikkat çekiyor. Bazı plajlar ve koylar akıntı sayesinde temizlenebilse de bu bölgenin en uzun sahili olan Salou-Cambris arası kirlilik için yerel gazeteler buradan geçen gemileri işaret ediyor.

Yani denizler sadece Türkiye'de değil her yerde ölüyor.

Küçük bir parantez içerisinde bir netflix belgeseli önereyim.

Seaspiracy.

Netflix'ten izleyebildiğiniz gibi şu siteden de takip edebilirsiniz.

Dünya denizlerinin nasıl kirlendiğini merak edenler için, belgeselci bir iklim aktivistinin Japonya'dan Avrupa'ya yaşadıklarını görmeniz ve sadece deniz kirliliği değil, insan kaçakçılığının, köleliğin ve balık avı lobilerinin, konserve ton balığı üreticilerinin nasıl da denizleri kirletip sonra suçu üzerimize attığını görebilirsiniz.

Yönetmen Ali Tabrizi, İngiltere'de merakı üzerine başladığı, “deniz ürünleri nasıl yetiştiriliyor?” sorusu üzerine çıktığı yolculukta.

- Japonya'da köle olarak gemilerde çalıştırılanların nasıl Ton balıklarını yemesinler diye Yunusları öldürdüğünü görüntülüyor.
Büyük balıkları öldürürlerse küçük balıklar daha da çoğalır diye Yunusları öldürüyorlar balıkçılar. Bir yandan da doğanın besin dengesini bozduklarını farkındalar.

- Plastik atıklardan çok balık ağlarının deniz hayvanlarının ölümüne yol açtığını ve denizleri kirlettiğini kanıtlıyor.

- Ton üreticilerinin kapılarını zorlayarak  'gemilerden satın aldığınız balıkların, uygun şartlarda avlandığına nasıl emin olabilirsiniz' sorusuna “olamayız ama paketlere öyle yazmalıyız yoksa satamayız” cevabını aktarıyor.

Bunlar sadece başlangıç...

Balinalar ve Yunusların ölümlerini araştırmak için yola çıkan yapımcı yönetmen dünyanın hiç çok bildiğimiz ülkelerinin hiç duymadığımız kıyılarına yaptığı ziyaretlerden çektiği görüntüleri ve balıkların ölümleri ile plastiklerin denizi yok etmesini anlatıyor bu belgeselde.

Peki sürdürülebilir bir balık avcılığı yapılabilir mi?

Tabrizi bu sorunun cevabını balık çiftliklerinde arıyor ama orası daha da beter bir yere götürüyor onu.

Renkli gözüksünler diye boya enjekte edilen balıklar, dip dibe hareket etmeden yetişirilen balıklar ve kirletilen kıyılar çıkıyor karşısına.

Büyük balıkları öldürdüklerine denizin besin dengesini bozanların hiç mi hiç umurunda değil sizin yediğiniz konserve tonun renginin boyalı olması.

Onları için önemli olan üzerine yunuslara zarar vermeden yakalanmıştır etiketini yapıştırabilecek paranın kazanılmış olması.

Doğanın dengesini bozanların da aklı iktidarlar gibi çalışıyor.

İsteyen istediğini desin biz etiketimizi koruyalım da dünya çürürse çürüsün” diye düşünüyorlar.

Küçük balığı yiyemeden öldürülen büyük balıkların olduğu bir dünyadan geçiyoruz.

Siyasette de öyle, doğada da.

Küçük balıklar değerli oldukları için kayırılıyorlar.

Ama büyük balıkların yaşadıkları katliamlar çok daha ağır oluyor.