Türkiye apaçık bir rejim krizi, hayatın her alanında büyük bir çöküş yaşıyor.

Gelinen bu vahim durumun baş sorumlusu “Türk tipi başkanlık” diye pazarlanan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube yönetim biçimidir.

Meclis’te sürmekte olan yeni bütçe görüşmeleri de 2,5 yılını doldurmakta olan bu tek adam rejiminin iflas bayrağını çektiği bir platform oldu.

Sırf bütçe görüşmeleri sürecine bakarak, Erdoğan’ın üzerine dikilen bu “tek adam gömleği”nin toplum için nasıl bir “deli gömleği”ne dönüştüğünü, 50 yıllık cılız demokrasi birikimini bile nasıl ortadan kaldırdığını görmek mümkün. Bu Saray rejimi gelmeden önce TBMM’de bütçenin genel sorumlusu Maliye Bakanı’ydı; bütçe sunumunu da Başbakanlar yapardı.

2021 Bütçe Kanunu Meclis’e sevk edilip daha Genel Kurul’da tartışılmaya başlamadan önce aynı zamanda Erdoğan’ın damadı olan Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak istifa etti.

Belki de Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşandı ve “müstafi damat-bakan” yerine gelen bakanla devir teslim töreni bile yapmadı.

İşin ilginci, “damat-bakan”ın istifasının “kırkı çıktı”, hala kendisini gören yok.

Bazı sosyal medya kullanıcıları 40 gündür ortalığa hiç çıkmayan “damat-bakan” için gırgırına kayıp ilanları veriyor, “insaniyet namına görenlerin haber vermesini” istiyor.

Hani Türkiye üçüncü dünyanın ceberut diktatörlükle yönetilen bir ülkesi olsa insan “müstafi bakan”ın testereyle kesilip asit kuyusunda eritildiğini zannedecek.

“Eski Türkiye”de bütçe sunumu yapan başbakanlar artık yok. Başbakanlığın yetkileri de bu ucube rejimde Cumhurbaşkanına devredildi.

Ancak bu sistemde sunumu Cumhurbaşkanı da yapmıyor.

Yine “Eski Türkiye”de Bakanlar Kurulu seçilmiş milletvekillerinden oluşurdu; TBMM’ye karşı sorumlu olurdu.

Şimdinin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Kabinesi’ni oluşturan bakanların hepsi de Erdoğan tarafından atanmış memur.

Bu atanmış memurlardan biri olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı da Meclis’te bütçe sunumu yaptı.

Atanmış bakanların konuşmalarından da anlaşıldı ki kendi bakanlıklarının bütçesine bile tam olarak vakıf değiller.

Her biri atanmış memur olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve bakanlar Meclis kürsüsünden yaptıkları konuşmalarda erişilmez kibirleriyle seçilmiş milletvekillerine, grup başkanlarına, hatta parti genel başkanlarına ayar vermeye kalktılar.

Ancak net biçimde ortaya çıktı ki sınır tanımayan küstahlıkları bile bütçe görüşmelerinde başarılı olmalarına yetmedi.

Muhalefet sözcüleri Cumhurbaşkanlığı Hükümeti’nin bütçesini hallaç pamuğu gibi attı, iktidarı yerle bir etti.

Aslında bu üstünlüğün ancak bir bölümü muhalefetin başarı hanesine, gerisi de bu ucube sistemin başarısızlığı hanesine aitti.

Saray’a çok yakın bir kalem, “havuz medyası”nın amiral gemisindeki köşesinde Saray iktidarının bütçe görüşmelerindeki başarısızlığının altını çizip uyarı yapmak zorunda kaldı.

“Kabul edelim ki… CHP, bilinen sınırlarını aşan tarzda sistematik, zaman zaman sinir uçlarına dokunan, iftiralarla da şekillendirdiği bolca spekülasyonun içine az miktarda doğru katarak bir ‘algı operasyon’u sürdürebiliyor… Bu sayede hedef kitlesini diri tutarken, AK Parti’de zincirin zayıf halkası haline getirmeyi umduğu kişi ve kurumlara kolaylıkla taarruz edebiliyor. Her bir kişi ya da müessese, özgün durumunu izaha çalıştığında ise kitle iletişimi açısından çoğu kez, atı alan Üsküdar’ı geçebiliyor!”

Bütçe görüşmeleri sırasında Saray iktidarının ve AKP Grubu’nun düştüğü aciz durumun ve yenilmişliğinin apaçık bir ifadesi bu.

Bakan olarak atanmış memurların sadece Meclis’ten değil, AKP’den de iplerini koparmış olduğunu itiraf ediyor Saray kalemşoru:

“Muhalefetin iddialarına karşı, iktidarın tek atımlık barutu yetmez. Bıkmadan usanmadan anlatmak, anlatmak gerek. Bunun için Bakanların, parti ile iletişimini yeniden organize etmek lazım.”

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ülke yönetimini “Eski Türkiye”den bile nasıl daha beter bir hale getirdiğinin göstergelerinden sadece biri bu bütçe görüşmeleri.

Hatırlayacaksanız, tek adam rejiminin ilk Cumhurbaşkanı olan Erdoğan seçimler öncesi “Yetkiyi şu kardeşinize verin” diye söze başlayıp doların, faizin nasıl tepesine bineceğini anlatıyordu uzun uzun.

Bugün geldiğimiz noktada faiz artırımına teslim oldu; yeni rejimin ilk Cumhurbaşkanı seçildiğinde dolar 4,70’lerdeydi 2,5 yıl sonra 7,70’leri aştı.

“Eski Türkiye”de seçimler sonrası zaman zaman koalisyonlarla hükümetler kurulabiliyordu. Sözüm ona Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türkiye’yi felakete götüren bu durum ortadan kalkacaktı.

Kalktı kalkmasına da yerine daha beteri geldi.

İktidar olmak için değil seçimden sonra koalisyon kurmak, yüzde 50 artı bir oyu alabilmek için seçim öncesinden koalisyon yani ittifak kurmak zorunlu hale geldi.

İşte bu zorunlu ortaklık da iktidarda kalabilmek için büyük partilerin küçük partilerin kontrolüne girmesine yol açtı; aynen AKP ile MHP’nin ilişkisinde olduğu gibi…

Erdoğan, iktidarda kalabilmek, parlamentoda çoğunluğu sağlayabilmek için MHP’nin kayyımlığına boyun eğmek zorunda kaldı.

Saray’ın tek adamı içine düştüğü sıkışmışlıktan kurtulmak için “hukukta, ekonomide reform” sözü veriyor, küçük ortak hemen kırmızı çizgileri çizip AKP’yi kıpırdayamaz hale geliyor.

Erdoğan’ın “reform” sözüne inanan yol arkadaşı Demirtaş’ın ve Kavala’nın serbest kalması gerektiğini savunuyor, MHP lideri Bahçeli bu duruma tepki gösteriyor.

Cumhurbaşkanı da Yüksek İstişare Kurulu üyesi “ağabeyi”ni yanından uzaklaştırmak zorunda kalıyor.

Bütçe görüşmeleri sürerken, Saray ortaya saçılan ekonomik, sosyal, siyasi krizle başa çıkamazken AKP’nin kayyımı Bahçeli ortaya çıkıp “HDP bir daha açılmamak üzere kapatılmalıdır” diyor.

Yardımcısı bir adım ileri gidip Ruanda’da yaşanan soykırımı anımsatacak bir dille “böceklere ölüm” diyor neredeyse:

“HDP/PKK kamilen itlafı gereken bir haşere sürüsüdür.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil AKP yönetimi bu talep ve nefret dili karşısında adeta sessizliğe bürünüyor uzun süre.

Cılız bir itiraza kalkışıyor AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş:

“Parti kapatmaların Türkiye’de olumlu sonuçları görülmedi.”

Bazı muhalefet partileri de Bahçeli’nin ve diğer MHP sözcülerinin bu azgın saldırılarına karşı çıkmaya çalışıyor.

Ancak Bahçeli kin ve nefret dolu söyleminin volümünü yükselttikçe yükseltiyor:

“HDP’nin kapatılmasına karşı çıkan CHP’li sözcüler, demokrasi istismarcısı İP (İYİ Parti)’in Başkanı ve AK Parti’nin içindeki bazı yöneticiler cevap versinler, Türk devletinin ihaneti beslemesi, mermi, bomba, mayın, keleş masraflarını karşılaması olacak ve makul görülecek şey midir?”

MHP lideri Bahçeli’nin zehirli dili halkı birbirine kırdıracak boyutta potansiyel bir tehlike taşıyor; aynen TCK’nin ilgili maddesinde yazdığı gibi halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor.

Yardımcısının “soykırım çağrısı”nı anımsatan sözlerine bir perde yukarıdan destek veriyor:

“Zehirli haşeratla mücadele milli haysiyete muhteşem hizmettir.”

Öyle bir dil kullanıyor ki Bahçeli ve MHP’nin sözcüleri, anlaşılan hedeflerinde sadece HDP yöneticileri ve milletvekilleri yok.

Belli ki Saray iktidarına kayyım olarak atanan küçük ortak MHP, HDP üzerinden muhalefete ve özellikle Kürtlere, bu partiye oy vermiş altı milyon, çoluklarıyla çocuklarıyla 15-20 milyon insana karşı ülkenin geri kalanını “kamilen itlaf edilecek haşere” gözüyle bakmaya tahrik ediyor.

Saray’ın küçük ortağı Bahçeli öyle zehirli, öyle kin ve nefret saçan bir dil kullanıyor ki; HDP yöneticilerini, milletvekillerini, partinin milyonlarca seçmenini ve yakınlarını, hatta bütün muhalefeti namlunun ucuna sürüyor.

Bahçeli’nin önceki gün HDP’ye dönük olarak sosyal medya hesabından paylaştığı mesajlarındaki ifadelerin birkaçı bile insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor.

“Bu terörist ikmal yuvası Türkiye’ye saldırmış, ABD’nin yanında saf tutmuştur.”

“Düşmanın içimizdeki uzantısı ve kule gözcüsü olan bu sözde parti…”

“Türkiye’nin kuyusunu kazan, millete ihanet eden, teröre yardım ve yataklığı aleni olan bu kokuşmuş oluşum…”

“Yetim hakkı, gariban nafakası, yoksul parası, milletimizin alın teri (partilere Hazine yardımı) teröristlerin kursağına gitmektedir.”

“Bölücülere verilen bir liranın millete dönüşü gözyaşıdır, feryattır, acıdır, al bayrağa sarılı şehit tabutudur.”

Hatta Bahçeli’nin HDP’ye dönük dili siyasetin boyutlarını çoktan aşıp Ruanda’daki soykırımcıların gözü dönmüşlüğüyle benzeşiyor:

“Artık seçenek kalmamıştır: Ya terörizm ya temizlik.”

Bu dehşet verici ifadelerin sahibi olan Saray’ın kayyımı; ya gözü dönmüş bir iç savaş çığırtkanı ya da tımarhaneye kapatılması gereken cezai ehliyetini yitirmiş bir siyaset zombisidir.

Ama işin dramatik yanı şu ki; artık Bahçeli ve MHP sözcüleri “askıda ekmek” falan sunmuyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube rejim nedeniyle Erdoğan’ın mahkum olduğu Bahçeli, Saray’ın bahçesine “askıda faşizm”i kurmuş dehşet salıncağında kolan vuruyor.