Çocuğunun mezarında nöbet tutan annelerin ülkesi



Artı Gerçek

Kurulduğundan beri bu devletin mezarlarla hep bir problemi olmuştur. Ancak Saray rejiminde bu problem artık devletten çıkıp halk arasında bir kin ve nefret dalgasına dönüşmeye başlamıştır.


Ağıtlarla, gözyaşlarıyla indiriliyordu 13 kişinin sığdığı tek bir tabut mezara.

Kızıl bir örtüye sarılmıştı tabut. Üzerine de Dersim puşisi örtülmüştü.

Önce toprak atıldı, sonra kırmızı karanfillerle süslendi taze örtülmüş mezar.

Mumlar ve çıralar tutuşturuldu. Toprağa verilenlerin akrabaları birer birer eğilip mezarın üzerine atılan toprağı öptü.

Katledildikten tam 79 yıl sonra bir mezara kavuşmuştu 13 Dersimli.

Mezarın başında öyle bir hüzün vardı ki, sanki bir gün, hatta birkaç saat önce ölmüştü toprağa verilenler.

Yıllardır kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa aktarılıyordu Hozat’a bağlı Karabakır Köyü’nün Sakasure mezrasında 14 Ağustos 1938’de katledilen Baran ve Cenan ailelerinden 24 kişinin öyküsü.

Hüseyin Baran, ailesinin katledildiği yere bir anıt dikmek için kazmaya başlayınca ulaşmıştı kemiklere.

Savcılık kararıyla, kazı yapılmış, Adli Tıp tarafından öldürülenlerin kimlikleri belirlenmişti.

Kemikleri bulunan 13 kişiden 7’si çocuktu Adli Tıp’a göre. İkisi 9-10 yaşlarındaydı. Diğer ikisi 4-5, biri 5-6, diğeri de 6-7 yaşlarındaydı. Hepsinin kimlikleri kemiklerinden, üzerlerinden çıkan takı ve mühürlerden belirlenmişti.

Hem kurşunlanmışlar hem de kapatıldıkları samanlıkta yakılarak öldürülmüşlerdi.

2016 yılının Mayıs’ında işte bu cenaze töreniyle başlamıştı 7. Dersim 1937-38 Konferansı.

70-80 yıl sonra da olsa ölenlerin kemiklerinin toprakla buluşmasının geride kalan yakınları üzerinde ne derin izler bıraktığını görmüştüm bu cenaze töreninde.

Kızı Sevda’nın mezarı başında nöbet tutan anne Hakife Serinyel’in fotoğrafını görünce hatırladım Dersim’deki bu hüzünlü cenaze törenini. (Kaynak: Jinnews)

1 Ağustos 2017’de çıkan bir çatışmada yaşamını yitiren Sevda Serinyel’in mezar taşında yer alan “Mercan” ismi ile “Yaşamak İçin Ne Çok Öldük” yazısının söküldüğünü görünce başlamıştı mezar başında nöbete.

Karakoldan her gün arayıp mezar taşındaki fotoğrafın ve kalan yazıların da sökülmesini istemelerine isyan ediyor anne Serinyel:

“Tüm dünya sesimi duysun, mezarımı sahipsiz bırakmayacağım. Söyleyin, bu yazıda, bu fotoğrafta ne var? Niye kaldırmamızı istiyorlar? Benim kızımdır ve kaldırmayacağım. Karakoldan her gün bizi arıyorlar. Ben de akşama kadar kızımın mezarı başında bekliyorum ki gelip zarar vermesinler, kırmasınlar.”

Aslında bu son günlerde Van, Diyarbakır, Muş ve Hakkari gibi Kürt kentlerinde yoğunlaşan çoğunluğu PKK militanlarının mezarlarına dönük saldırıların bir parçası.

Hem de Saray rejimi bu saldırıları göstere göstere, gündüz gözüyle, açıktan açığa yapıyor.

Mezar taşındaki bir sloganı, Kürtçe bir ismi ya da x,w,q harflerini bahane ederek zırhlı araçlarla gelip kepçelerle, balyozlarla mezarları, mezar taşlarını dümdüz ediyorlar.

Kürtlerin inançlarına, tarihi değerlerine, kültürlerine açık bir saldırıya dönüşüyor bu vandallık.

Elbette devlet görevlilerinin eliyle yapılan bu saldırı, toplumun diğer kesimlerine doğru dalga dalga yayılıyor, devlet eliyle toplumda kin ve nefret duygusu artık bir arada yaşanmasını zorlaştıracak kadar derinleşiyor.

Son örneği Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in cenazesinde yaşandı; Gazi Cemevi’nde devletin resmi görevlilerince başlatılan nefret dalgası, Kayseri’deki mezarlıkta sivil faşistlerin saldırısına dönüştü.

Gazi Cemevi’nde Gökçek’in cenazesi uğurlanırken polis ibadethanenin içine gaz bombası attı, kapıları kırıp cenazeyi kaçırdı.

Bu aynı zamanda iktidarın, Alevilere bakış açısının da bir yansımasıydı. “Acaba cenaze cemevinden değil de bir camiden kaldırılsaydı polis aynı şeyi yapabilir miydi” sorusuna verilecek yanıt, devletin bütün inançlara eşit mesafede durmadığının da bir kanıtı olacaktır.

Önceki gece sokağa çıkma kısıtlamasının bitmesinin ardından İbrahim Gökçek’in toprağa verildiği mezarlığa hücum etti sivil faşistler.

Sosyal medyaya da yansıyan görüntülerde mezarlığa yürürken önü polis tarafından kesilen güruh ağzından salyalar saça saça tüm kin ve nefretlerini kusuyorlardı:

“Burada şehidim var, babam var. Ben bu mezarlığa giremiyorum. Girmek istemiyorum. Terörist istemiyoruz. Polis burayı yıllarca bekleyemez. Polis bıraktığında biz onu çıkarıp burada yakacağız. Buraya gömmelerinin sebebi her sene gelip burada ölüm yıldönümünü kutlayacaklar. Gözümüzün önünde vatanımızı bölecekler. Asılacağımı da bilsek o buradan kalkacak. Biz ölsek yer yok diye buraya gömmezler. Ama bir vatan hainini buraya gömerler. Olacak iş mi? Bu bayrak şehit kanları için dalgalanıyor. Bunu buradan kaldıracağız. Belediyeye, valiliğe gideceğiz. Kaldırılmazsa onun pis leşi Talas Meydanı’nda sallanır.”

Elbette kurulduğundan beri bu devletin mezarlarla hep bir problemi olmuştur. Ancak Saray rejiminde bu problem artık devletten çıkıp halk arasında bir kin ve nefret dalgasına dönüşmeye başlamıştır. Tehlikeli olan da bu yayılma çizgisidir.

İktidarın yaydığı bu nefret dalgası kişinin hatırasına hakaret, yakınlarının yas tutma hakkını, gömme ve gömülme hakkını engellemenin çok ötesine geçmiş, toplumun bir arada yaşama mayasını bozacak bir boyut kazanmıştır.

2020’lerin Türkiyesi sabıka kaydına örgütlü bir kötülük daha ekliyor; çocuğunun mezarında nöbet tutan annelerin ülkesi!

 

YAZARIN TÜM YAZILARI