Çok gol yiyen mahalle takımı kalecisinin eksik olmaz çığlığıdır:

“Allah’ını seven defansa gelsin!”

Meclis’te uzunca bir süredir bu kıvamdaydı HDP dışında kalan muhalefet.

Parlamentonun en büyük muhalefet partisi CHP belli ki gerginliklerin, karşılıklı atışmaların AKP Lideri Erdoğan’a yaradığı yolunda bir tespit yapmış; bu nedenle Saray’ın tuzağına düşmemek için daha “makul” bir muhalefet çizgisi izlemeye karar vermişti.

Bu da AKP-MHP iktidarının ülkeyi soktuğu kaotik, karanlık tünelden bir an önce kurtulup aydınlığa çıkmak isteyen geniş kesimlerde ağır bir bezginlik duygusu yaratmıştı.

Rakiplerine hücum eden ve bu saldırganlığına karşın mağdur görünmeyi başarıyla beceren Saray iktidarına karşı, CHP’nin sürekli savunmada kalması zaman zaman eleştiri oklarının partinin lideri Kılıçdaroğlu’na çevrilmesine neden olmuştu haklı olarak.

Futbol deyimleriyle söylendiğinde karşılaşılan tablo şuydu; ofansif bir iktidara karşı büyük bölümü defansif oynamaya mahkum olmuş, çaresiz bir muhalefet…

Ancak bu tablo Kılıçdaroğlu’nun hafta başında TBMM Genel Kurulu’nda 2020 Bütçe Kanunu teklifi üzerinde yaptığı etkili konuşmayla bir anda tam tersine dönüverdi.

Meğer Saray iktidarının eksik de olsa etkili bir konuşmalık canı varmış.

Bu kez AKP-MHP iktidarı “Allah’ını seven defansa gelsin” çaresizliğine düşmüştü.

CHP’yi pasif muhalefet yaptığı için eleştirenler bile Kılıçdaroğlu’nun son Meclis konuşmasını büyük bir övgüyle karşıladılar.

Konuşmasından akıllarda en çok kalan bölüm Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağına ilişkin sözleriydi.

Ancak bütün metni tarayınca şu gerçek ortaya çıkıyordu; Kılıçdaroğlu’nun adaylıkla ilgili hiçbir yaklaşımı olmayacaktı konuşma akışında.

Ama AKP milletvekilleri konuşmasının sonuna doğru Kılıçdaroğlu’na attıkları laflarla topu kendi kalelerine tıngır mıngır yuvarladılar.

Bir saati birkaç dakika aşan bütçe konuşmasının hemen hemen sonuna gelmişti Kılıçdaroğlu. Bitirmek üzereyken geleceğe ilişkin vaatlerini sıralıyordu:

“İlk seçimlerde demokrasiyi getireceğiz, ilk seçimlerde adaleti getireceğiz, ilk seçimlerde liyakati getireceğiz… İlk seçimlerde Türkiye Cumhuriyeti Devletini Londra’daki tefecilerden kurtaracağız…”

Tutanaklara göre konuşmanın tam burasında AKP Milletvekilleri Hasan Çilez ve Ramazan Can “Aday olabilecek misin?”, “Aday ol, aday” diye laf atıyorlar.

İşte o anda Kılıçdaroğlu’nun kendisiyle dalga geçen AKP’li milletvekillerine verdiği yanıt Türkiye’nin yeni gündemi oluyor:

“Değerli arkadaşlarım, hangi noktaya geldiniz? Benim aday olup olamayacağımı size kim söyledi? Kim söyledi?”

Bu yanıt üzerine büyük bir sarsıntı geçiriyor iktidar sözcüleri, bir süre dut yemiş bülbüle dönüyorlar.

Ana muhalefet partisi liderini  “Cumhurbaşkanlığına aday olamayacağı” gerekçesiyle aşağılamayı hedefleyen iktidar milletvekilleri sert bir kroşe yemiş boksör gibi sersemliyorlar.

Eğer kendisine laf atılmasaydı belli ki sözü hiç Cumhurbaşkanlığı adaylığına getirmeyecekti Kılıçdaroğlu.

Ama iktidar milletvekilleri çanak tutunca belki de daha önceden planladığı yanıtı büyük bir ustalıkla vererek erken ya da zamanında seçim kararı alınıncaya kadar kendisine ilişkin adaylık spekülasyonlarını tümüyle taca atıyor.

Ancak Saray iktidarı ilk şaşkınlığı geçtikten sonra düştüğü yerden bir avuç taşla kalkmayı hedefliyor ve elindeki medya gücünü kullanarak kendi kalesine attığı golü çıkartmaya çalışıyor.

Tek bir yerden düğmeye basılmışçasına Saray’dan beslenen bütün gazetelerde ve televizyonlarda anında aynı tartışma başlıyor;”Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanlığına aday olacak mı?”

Aslında o konuşmanın akışına biraz doğru düzgün bakan, Kılıçdaroğlu’nun aday olacağı konusunda tek bir imada bile bulunmadığını gayet net anlar.

Ama maksat başka… Enflasyondan işsizliğe, pandemiden yoksulluğa kadar Türkiye’nin yaşadığı sorunları konuşmak yerine Kılıçdaroğlu üzerinden Millet İttifakı’nı çalkalamak görevi verilmiş belli ki Saray’ın gazete ve televizyon kılıklı propaganda aparatlarına.

Ne yazık ki muhalif ve bağımsız bazı yayın organları da Saray’ın bu propaganda aparatlarından etkileniyor ve iktidar medyasının siyasetin içini boşaltma operasyonuna ayak uyduruyorlardı.

Oysa mesele Kılıçdaroğlu’nun aday olup olmayacağının çok ötesindeydi.

Hatta gelinen noktada konu Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayının kimin olacağı konusunu da çoktan aşmıştı.

Aslında yaşadığımız süreç Kılıçdaroğlu’nun uyguladığı yanlış politikanın değişen koşullarla birlikte  muhalefet açısından nasıl bir avantaja dönüştüğünün ilginç bir göstergesi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmeden önce, AKP’nin tek başına iktidar olduğu yıllarda CHP liderinin kendi soluna yönelmek yerine muhafazakar seçmeni kazanmaya yönelik politikaları hem kendi partisi içinden hem de kendi dışındaki soldan ciddi biçimde eleştirilmişti.

Kendi değerlerinin bile takipçisi olamayan bir sosyaldemokrat parti liderliği giderek sağcılaşan bir çizgi izliyordu.

Artık iş MHP’yle ortaklaşarak, CHP’nin değerlerine tümüyle yabancı, hatta karşı olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarmaya kadar varmıştı.

Ancak 16 Nisan 2017 referandumu sonrası Türkiye tek adam rejimine yönlendirilip 24 Haziran 2018 seçimlerinde Erdoğan “Başkan” olarak seçildi.

O tarihten itibaren Türkiye’de iktidar sahibi olmak için yüzde 50 artı bir oy gerekiyordu.

Bu da koalisyonları eleştiren Erdoğan ve Bahçeli işbirliğiyle seçimlerden önce zorunlu koalisyon anlamına gelen ittifakların kurulmasına yol açtı.

İşte bundan sonra Kılıçdaroğlu’nun muhafazakar seçmene yönelme saçmalığı kendisi açısından büyük bir avantaja dönüştü.

Bir önceki seçimde İYİ Parti ve Saadet Partisi ile Millet İttifakı’nı kurabilmesi, önümüzdeki erken ya da zamanında seçime Davutoğlu’nun Gelecek, Babacan’ın da DEVA partilerini bu ittifaka katabilme potansiyeli Kılıçdaroğlu’nun bir yanlışının değişen koşullarda bir doğruya dönüşmesinin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Saray iktidarının ve propaganda aparatı medyasının Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinden yapay bir tartışma başlatması önümüzdeki sürece ilişkin başka bir gerçeği ortaya çıkarttı.

Artık tartışmanın odağında kimin Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağı, eğer aday olabilirse Erdoğan’ın karşısına Millet İttifakı’nın adayı olarak kimin çıkacağı yok.

Çünkü önümüzde bir erken ya da zamanında seçim yok. Yapılacak ilk seçim tam anlamıyla bir referandum olacak. Hem de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yolunu açan 16 Nisan referandumunun bir rövanşı olacak.

Seçmenler Cumhurbaşkanı adaylarına oy verirken aslında “Demokrasi mi diktatörlük mü” sorusunun yanıtını verecekler.

Medyascope’tan Ruşen Çakır’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin sorusuna yanıt verirken tam da bu anlama gelecek bir cümle kurdu Kılıçdaroğlu:

“Önümüzdeki seçimler demokrasiyi isteyenler ve tek adam rejimi isteyenler arasında olacak.”

İktidara yakın ya da karşı kaynaklardan gelen anket sonuçları Saray iktidarının yolun sonuna geldiğini gösteriyor.

Hemen hemen anketlerin tümünde Erdoğan yüzde 45’in üzerini göremiyor.

Millet İttifakı, katılması olası partiler ve HDP’nin oyları ise yüzde 55’ler gibi çıkıyor.

Şimdi esas tartışmaya odaklanılması gereken bir problematik var muhalefetin önünde; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turuna muhalefet önce kendi adaylarıyla girip ikinci turda mı güçlerini birleştirecek, yoksa bu riski göze almadan daha ilk turda bir çatı aday üzerinde mi anlaşacak.

İlk turda bir çatı aday üzerinde anlaşılması zorunluluğunu savunanların ellerinde sağlam bir gerekçe var.

“Eğer ilk turda muhalefet oyları farklı adaylara dağılırsa, malum koşullar nedeniyle atı alan Üsküdar’ı geçer ve ikinci turun yüzünü göremezsiniz.”

Elbette çok yabana atılacak bir yaklaşım değil bu.

Türkiye artık çöken ekonomisiyle, işsizliğiyle, yoksulluğuyla, yönetemediği pandemiyle, toplumsal çatışmalarıyla tehlikeli ve kaygan bir zeminde yol alıyor.

Kaotik ve karanlık bir tünelde ülke aslında erken ya da zamanında seçim görünümlü bir referandum yapacak; ya demokrasi ya diktatörlük!