Geçtiğimiz 19 Eylül cumartesi günü, 12 Eylül faşist cuntasına karşı sürgünde birlikte mücadele vermiş olmakla gurur duyduğum sevgili dostlarımdan devrimci öğretmen, yazar ve sendikacı Dursun Akçam’ın 17. ölüm yıldönümüydü.

Türkiye’de 26 Aralık 1979 -12 Eylül 1980 tarihleri arasında bir mücadele bayrağı olan Demokrat gazetesi onun yönetiminde yayımlanmıştı. Tüm ilerici yayınlar gibi Demokrat da 12 Eylül Cuntası tarafından yasaklanarak yöneticileri ve yazarları hakkında davalar açılınca Akçam mücadelesini devam ettirmek üzere illegal yollardan yurt dışına çıkmayı başarmıştı.

Ragıp Zarakolu’nun da bir yazısında belirttiği gibi “sürgünde farklı eğilimlerden yazarların katılımıyla Demokrat Türkiye gazetesinin çıkışını sağlamıştı. Bir anlamda bu, Demokrat’ın sürgünde devamı olmuş ve 12 Eylül cuntasına karşı farklı siyasetlerin ortak çaba harcamasının entelektüel zeminini oluşturmuştu.”

Günümüzde Artı Gerçek’e yazmakta olduğum gibi, 1982 yılı başından 1984’ün Haziran’ına kadar yayımlanan aylık Demokrat Türkiye’ye de 9. sayısından itibaren sürekli katkıda bulunmuştum.

Tam da Facebook’ta Akçam’ın mücadelesi üzerine yazımı paylaşırken ekrana yeni kurulmuş olan Türkiye İşçi Partisi’nin yöneticilerinden Metin Çulhaoğlu’nun İlerihaber'de yayımlanan 12 Eylül ve üç tanık başlıklı yazısı düştü.

12 Eylül’ün 40. yıldönümü vesilesiyle yazılmış olan yazı bir anımsatmayla başlıyordu:

“Üç gün önce 12 Eylül’ün 40’ıncı yılı dolayısıyla pek çok şey söylendi. Solda söylenenlerden ve yazılanlardan anlaşıldığı kadarıyla 12 Eylül darbesinin faşist niteliği konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yok ya da ‘artık kalmamış…’ Böyle dememizin nedeni, bu kadar kesin bir görüş birliğinin bundan kırk yıl önce olmayışıdır. Gerçekten ilginçtir: 1980 öncesinin birbirine taban tabana zıt iki sol-sosyalist çizgisi, kuşkusuz çok farklı gerekçelerden yola çıkarak, darbeye en azından bir süre ‘faşist’ demiyor ya da diyemiyordu. Bunlardan biri Aydınlık hareketinin Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP) diğeri de dönemin Türkiye Komünist Partisi’dir (TKP).”

 

Çulhaoğlu, yazısında, bu iki örgütün cuntaya faşist dememesi ya da diyememesi konusunda o dönemde TİKP’li olan Gün Zileli’nin ve TKP’li olan Oya Baydar’ın açıklamalarına yer veriyordu.

Anımsatma tamamen doğruydu… 12 Eylül darbesi indiğinde ben hem 2. Türkiye İşçi Partisi’nin Avrupa temsilcisiydim, hem de Avrupa’da TİP çizgisinde kurmuş olduğumuz Demokrasi İçin Birlik örgütünün yöneticilerindendim.

Darbeden hemen sonra Türkiye'deki genel merkez yöneticilerinden uzun süre hiçbir bilgi gelmemesine rağmen bizler Demokrasi İçin Birlik adına yayımladığımız tüm bildirilerde cuntanın "faşist" olduğunu vurgulamıştık. TKP ve TİKP dışındaki tüm sol siyasetlerin Avrupa'daki örgütleri açısından da cuntanın "faşist" olarak nitelenmesi konusunda herhangi bir tereddüt yaşanmamıştı.

Belçika'daki devrimci örgütler olarak yaptığımız ilk ortak toplantıya TİKP çizgisindekiler zaten çağrılmamıştı, katılan TKP çizgisindekiler ise cuntaya "faşist" denilmesine şiddetle karşı çıkarak "askersel cunta" nitelemesinde ısrar etmişlerdi. Bu nedenledir ki, toplantı sonunda yayınlanan ortak bildirinin girişinde imzacı örgütlerden bir kısmının cuntayı faşist olarak, bir diğer kısmının ise sadece “askersel” olarak nitelediklerini belirtmiş, buna rağmen kurulan dikta rejimine karşı ortak mücadele yürütme kararlılığımızı vurgulamıştık.

TİKP çizgisindekiler daha baştan 12 Eylül cuntasının teröre son verip Türkiye’yi bir çıkmazdan kurtaracağını ilan ederek her türlü eylem birliğine karşı çıkmışlar, üstelik Türkiye’deki yeni rejimin Avrupa tarafından desteklenmesi için Brüksel’de bir kampanya bile açmışlardı.

TKP’nin cuntaya “faşist” diyememesi karşısında 2. TİP’in darbeden sonra yurt dışına çıkmış olan genel merkez yöneticilerinin tutumu konusunda Çulhaoğlu benim "Vatansız" Gazeteci kitabımın ikinci cildinden üç paragrafa yer vermiş.

Bu üç paragraf üzerine gerek yazının Facebook'taki paylaşımının altında, gerekse yine İlerihaber'de yayımlanan bir başka yazıda bilgi eksikliğinden kaynaklanan bazı yorumlar yapılmış bulunuyor.

Hemen hatırlatayım ki, ilk örgütlendiği 1962 yılından itibaren militanlığını yaptığım ve çeşitli sorumluluklar üstlendiğim, 1964’ten itibaren 12 Mart darbesiyle kapatılıncaya kadar yöneticisi olduğum Akşam Gazetesi ve Ant Dergisi’nde sürekli desteklediğim 1. Türkiye İşçi Partisi’ne ilişkin anılar ve değerlendirmeler, kitabımın 554 sayfalık birinci cildinde 270 sayfa, sürgündeyken kurulduğu 1976 yılından 1981 Haziran’ına kadar yurt dışı sorumluluklarını üstlendiğim 2. Türkiye İşçi Partisi’ne ilişkin anılar ve değerlendirmeler ise 523 sayfalık ikinci ciltte 165 sayfa yer tutar.

Her iki partide de yaşadıklarım ve tanıklıklarım Türkiye'de Akşam gazetesinin 1964-1966, Ant dergisinin 1967-1971 yıllarına ait sayılarında, İnfo-Türk'ün 1971-2020 yıllarına ait dijital arşivinde mevcuttur.

Ayrıca, 2. TİP'in 1976-1981 arasında yurt dışında sesinin duyurulmasına ve örgütlenmesine ilişkin tüm belgeler, TİP genel merkez yöneticileri Behice Boran, Nihat Sargın, Yalçın Cerit, Orhan Silier, Gündüz Mutluay, Osman Sakalsız, TİP çizgisindeki Genç Öncü ve İşçi Kültür Derneği yöneticileri, yine parti çizgisindeki Yürüyüş ve Yurt ve Dünya dergilerinin sorumlularıyla yapılan yazışmalar, yurt dışı örgütlerinin toplantı tutanakları, yurt dışından parti genel merkezine mali katkılarının belgeleri, bildiriler, afişler, gazete kupürleri, ses ve görüntü kayıtları Amsterdam'daki Uluslarararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nün (IISG) tam 9 metre yer kaplayan "Doğan Özgüden Papers" bölümünde mevcuttur.

Ayrıca bu belgelerden önemli bir bölümü dijitalize edilmiş olarak TİP'in geçmişine ilişkin belgelere dayalı bilgi edinmek isteyenlerin incelemesine açıktır.

Tüm bunlar, Türk hariciyesinin ve onun emrindeki sağcı örgütlerin yanı sıra TKP'nin de tüm engelleme ve karalamalarına rağmen özveriyle mücadele vererek 2. TİP'in Avrupa ülkelerinde tanıtılması ve göçmen emekçiler arasında örgütlenmesini gerçekleştiren, Tek Cephe gazetesini çıkartarak partinin sesini duyurmaya devam eden, TİP'in ve DİSK'in 1981 Şubat'ındaki kuruluş yıldönümlerinde Avrupa'nın başkentinde 12 Eylül faşist cuntasına karşı ilk kitlesel eylemi başarıyla örgütleyen partili arkadaşlarımın da onur belgesidir.

TİP’in cunta konusundaki ilk resmi nitelemesi 24 Eylül 1980'de Türkiye'den Brüksel'e gelerek konuğumuz olan TİP Genel Sekreteri Sargın'ın getirdiği illegal Çark Başak'ın 15 Eylül 1980 tarihli 1. sayısındaki "Emperyalizmin, NATO'nun, işbirlikçi tekelci büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin gerici-faşist iktidarının yeni bir biçimi olan askeri diktatörlük" cümlesiydi.

Cuntanın “faşist” olarak nitelenmesine TKP’nin açıkça karşı çıkmasından sonra yurt dışında TKP ile doğrudan temasları yürüten Sargın ile Türkiye’de kalan MYK üyeleri arasında bir değerlendirme farklılığı doğdu.

Brüksel’de kaldığı kısa süre zarfında bizim “faşist cunta” ifadesi kullanmış olmamıza itiraz etmemiş bulunan Nihat Sargın, Ekim ayında Sofya'ya gidip TKP'lilerle görüştükten sonra Kasım başında yeniden Brüksel'e geldiğinde bize “faşist” nitelemesini kullanmakta ısrarın iki parti arasındaki birleşme sürecine zarar verebileceğini söyleyerek Tek Cephe’nin yeni sayılarında bu kelimenin kullanılmaması talimatı verdi.

Ancak Sargın Brüksel’e gelmeden önce Türkiye’de kalan MYK üyelerinin illegal olarak yayımladıkları Çark Başak’ın Ekim 1980 tarihli 2. sayısı elimize geçmişti ve birinci sayfasında açıkça "Askeri faşist diktatörlüğe ve faşizme karşı direniş" çağrısı yer alıyordu.

Buna rağmen Sargın, yine de Sofya’da görüşmüş olduğu TKP’lilerin tepkisini çekmemek için genel sekreterlik yetkisini kullanarak MYK'nin "Askeri faşist diktatörlüğe ve faşizme karşı direniş" başlıklı çağrısını sansürleyerek Tek Cephe'nin Kasım 1980 tarihli 3. sayısında "faşizm" ya da “faşist” kelimesi içermeyen "Diktaya karşı direniş" başlığıyla yayınlattırdı.

Sezar’ın hakkı Sezar’a… Tam da o sırada MYK üyelerinden Osman Sakalsız da yurt dışına çıkmış ve Düsseldorf’a yerleşmiş bulunuyordu. O da Sargın’ın muhalefetine rağmen Türkiye’deki MYK üyelerinin gönderdiği "Askeri faşist diktatörlüğe ve faşizme karşı direniş" çağrısını içeren illegal Çark Başak’ın 2. sayısını Almanya’da aynen teksir ettirerek parti üyelerine ulaştırdı.

Kasım 1980'de Türkiye'den çıkmış olan Behice Boran ise kendisini Brüksel'de organize edeceğimiz TİP-DİSK’in kuruluş yıldönümü gecesine davet etmek için gittiğim Sofya’da, aynen Çulhaoğlu’nun alıntıladığı paragrafta anlattığım gibi, kalmakta olduğu parti liderleri hastanesinde görüştüğü TKP lideri İsmail Bilen’in cuntanın faşist olarak nitelenmesinden duyduğu rahatsızlığı anlattı, ama bu konuda cuntayı faşist olarak nitelememizi engelleyici hiçbir talimat vermedi.

Aksine, Boran 1981 başında geldiği Brüksel'de partinin Avrupa ülke sorumlularıyla yaptığı görüşmelerde, daha sonra gerek Avrupa Parlamentosu'ndaki konuşmasında, gerekse Avrupa gazetelerine verdiği demeçlerde "faşist cunta" ifadesini kullanmakta tereddüt etmedi.

Çulhaoğlu'nun yazısının altına düşülen yorumlardan birinde benim "Avrupa Parlamentosunda konuşturarak, Belçika basınında söyleşilere yer vererek Boran'a bambaşka bir rol atfetmeye çalışmıştır" diye de suçlandığımı hayretle gördüm.

El insaf! Türkiye sosyalist hareketinin tarihsel liderlerinden birinin Avrupa Parlamentosu'nda, Avrupa medyasında konuşmasını, cuntanın faşist niteliğini vurgulamasını sağlamanın nasıl bir “parti suçu” sayılabileceğinin takdirini okurlara bırakıyorum.

Kaldı ki daha kurulduğu 1976 yılından itibaren 2. Türkiye İşçi Partisi’nin belgelerini, genel başkan Boran’ın konuşmalarını İnci’yle birlikte Brüksel’de çeşitli dillerde yayımlayarak sadece Avrupa kurumlarına ve medyasına değil, tüm komünist partilerinin genel merkezlerine de göndermiş, TKP’lilerin engelleme çabalarına rağmen TİP’e “kardeş örgüt” olarak dayanışma göstermelerini sağlamıştık.

TKP'nin cuntaya "faşistlik" konduramamasının en net belgelerinden biri hiç kuşkusuz partinin yan örgütü ATTF'nin yayın organı Kurtuluş'un 15 Nisan 1981 tarihli 237. sayısının birinci sayfasında "Türk-Sovyet Dostluğu 60 yaşında" manşetiyle birlikte Kenan Evren'in ve Leonid Brejnev'in eşit boyutlardaki fotoğraflarının yan yana yayımlanmış olmasıydı. Bizler gibi Boran da TİP Almanya sorumlusunun getirdiği bu gazeteyi görünce TKP'ye büyük tepki göstermişti.

Ancak Avrupa’ya iyice yerleşmiş olan üç genel merkez yöneticisinin bir başka endişesi vardı.

Darbeden aylarca önce TİP Merkez Yürütme Kurulu’nda ciddi görüş ayrılıkları belirmişti, çoğunlukta olanlar Eylül ayında toplanması öngörülen büyük kongrede muhalif üyeleri tasfiye etme konusunda hazırlık yapmaktaydı.

Ancak darbe yüzünden büyük kongre toplanamadığı için muhalifler resmen tasfiye edilemediğinden, Sargın tarafından bize de iletilen Çark Başak’ın illegal 1. sayısında “Başkanlık Kurulu’nun son toplantısında alınan kararla ‘grup çalışması’ içinde olan Merkez Yönetim Kurulu üyelerinin hareketle ilişkileri dondurulmuştur. Bu kişilerin parti adına hiçbir yetkileri, tasarruf hakları yoktur” deniliyordu.

Buna rağmen muhalif kanattan Orhan Silier ve Selahattin Uyar yurt dışına çıktıktan sonra ülke sorumlularıyla temasa geçmişlerdi. Örneğin Orhan Silier, Brüksel’e gelmiş, yayınlayacağımız Tek Cephe gazetesine yazı yardımı vaadinde bulunmuştu. 1. TİP döneminden beri tanıdığım ve niteliklerine saygı duyduğum Orhan Silier’in bu önerisini, Sargın’ın itirazına rağmen kabul ederek iki yazısını Tek Cephe’nin ilk sayısında yayımlamıştım.

Cunta yönetiminin tüm muhalifleri parti farkı gözetmeksizin hedef alarak tutuklaması, işkenceden geçirmesi ve idama kadar varan ağır ceza tehditleriyle yargılaması karşısında da Tek Cephe’nin Mayıs 1981 tarihli 8. sayısında “Faşizmin tüm tutsaklarıyla dayanışmaya” başlıklı şu çağrıyı yayımladık:

“Türkiye İşçi Partisi yöneticileri, 12 Eylül öncesi açıklanan görüş farklarına bakılmaksızın kara listelere alınıyor, bir kısmı tutuklanıyor, bir kısmı ise vatandaşlıktan çıkartılıyor. Cunta’nın polis devleti, aralarındaki görüş farkları ne olursa olsun, tüm devrimcileri, fark gözetmeden tutsak ediyor, idam ve ağır hapis talepleriyle yargılıyor, işkenceden geçiriyor, tutsak edemediklerini yurttaşlıktan çıkartıyor... Solun siyasal kadroları kitle halinde baskı cenderesinden geçiriliyor. Bu, tüm siyasal hareketler için, TSİP için, TKP için, Kurtuluş için, Dev-Yol için, Dev-Sol için, Kürt hareketi için ve diğer ilerici siyasal hareketler için de geçerli. Gün, faşizmin kendi iç hesaplaşmalarından ötürü tutuklanan faşistler hariç, cuntanın tüm tutsaklarıyla dayanışma günüdür."

Bu çağrı üzerine Behice Boran tüm parti üyelerine bir mektup göndererek aylardır Avrupa’nın başkentinde anti-faşist mücadelenin sesini duyuran Tek Cephe’yi okumalarını yasakladı.

Yasaklarken kullandığı gerekçe TKP yönetimini de tatmin edecek nitelikteydi:

“Cuntaya karşı olmak, cuntaya karşı mücadelede eylem birliği, cephe birliği için ilk şartsa da, yeterli şart değildir. Maocularla, Sovyetler Birliği’ni, sosyalist ülkeler topluluğunu revizyonizm v.b. ile suçlayanlarla, sınıfsal mücadelenin yerine bireysel terörizmi koyanlarla birlik olunmadığı gibi, Türkiye işçi sınıfının politik hareketinin partisi olan Türkiye İşçi Partisi’nin organlarını, yetkilerini tanımayan, kendi hizipçi çıkarları için parti birliğinin kuyusunu kazanlarla da birlik olunmaz.”

Boran’ın mektubuna paralel olarak Genel Sekreter Nihat Sargın da önce bana partideki bütün görev ve sorumluklarımdan azledildiğimi tebliğ etti. Ardından 2. TİP’i yıllardır Avrupa’da örgütlemiş, sesini duyurmuş olan diğer arkadaşlar da tasfiyeye tabi tutuldu.

Bu tasfiye operasyonu üzerine TKP Merkez Komitesi, Boran’ın bize karşı giriştiği tasfiye operasyonundan duyduğu memnuniyeti Atılım’ın 1 Temmuz 1981 tarihli (91). sayısında şöyle dile getirdi:

“Brüksel’de yayınlanan Tek Cephe adlı gazetenin aylardan beri TKP’ye karşı açtığı kampanya, en son olarak da TİP’e karşı takındığı ‘eleştirici’ tutum anımsanırsa, ‘Cunta faşist mi değil mi?’ tartışmasında bu gazetenin pusulayı şaşırmış olduğu görülebilir. Derin bir sorumluluk anlayışıyla TİP’in bağlarını koparttığı bu yayın organı, şimdi özellikle rejimin karakteri üstüne aşırı ‘sol’ konumlardan konuşuyor.‘Rejim faşist mi değil mi’ tartışması, sağlam Marksist-Leninist konumları olmayanları şaşırtmakla birlikte, ilerici güçler arasında sağduyulu yaklaşımlar güç kazanıyor. TİP Genel Başkanı Behice Boran, cuntanın ‘faşist olup olmadığı tartışmasını ön plana çıkarıp başarılması gereken görevleri gözardı’ etme tutumuna karşı çıktı. Somut konularda eylem birliğini savundu.”

Atılım bununla da kalmıyor, Tek Cephe‘nin “cunta rejiminin bağrında yer alan dış politikadaki kimi gerçekçi çizgileri dikkate almaya karşı çıktığını” belirterek soruyordu: “Bütün ‘sol’lar gibi bu gazete de Türkiye devriminin çıkarlarıyla Sovyetler Birliği’nin barışı koruma çabaları arasında karşıtlık olduğu kanısında mıdır?”

Karşıtlık olmayabilirdi ama biz cunta rejiminin bağrında kimi gerçekçi çizgiler olduğuna asla inanmıyor, başta Evren olmak üzere Cunta’nın tüm üyelerinin ABD emperyalizminin sadık uşakları olduğunu biliyorduk. İlk günden beri vurguladığımız gibi 12 Eylül faşist darbesi bir NATO Darbesi’ydi.

Acıdır… TKP’nin gazetesinde fotoğrafı Brejnev’inkiyle yan yana basılarak onurlandırılan faşist cuntacı Kenan Evren, Türkiye’de 16 Şubat 1982’de büyük TKP davasının başlamasından bir hafta sonra 25 Şubat 1982’de Bulgaristan’da şatafatla ağırlanarak “Büyük Balkan Yıldızı” nişanıyla onurlandırılacaktı.

Bu “onur”la Türkiye’ye dönüşünden kısa bir süre sonra da 28 Şubat 1982’de, aralarında TKP’li ve TİP’li arkadaşların da bulunduğu 44 Barış Derneği üyesi tutuklanacaktı.

Bulgaristan’daki bu rezalete de “Sovyetler Birliği’nin barışı koruma çabaları”nın hararetli savunucusu olan TKP’den de TİP’ten de hiçbir eleştiri gelmeyecekti.

İnci’yle ben, benzer acıyı 10 yıl önce, 1972’de Demokratik Direniş örgütü adına Fransa hariciyesinde Yunan direnişçilerinin örgütlediği bir toplantı sırasında büyük Sovyet bestecisi Aram Haçaturyan ve Bolşoy’un bale yıldızı Galina Ulanova’nın da dahil bulunduğu Sovyet delegasyonuyla görüşmemizde yaşamıştık.

Deniz’lerin idamı yaklaşırken Sovyetler Birliği’nin de bir tavır koymasını istediğimizde delegasyonun başında bulunan Sovyet Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi, Türkiye’yle ilişkileri zedeleyecek hiçbir girişimde bulunamayacaklarını söylemişti.

Ve de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan idam hücresinde beklerken Sovyet Yüksek Şûrası Başkanı Podgorni 11-17 Nisan 1972 tarihlerinde Ankara ve İstanbul’da büyük tantanayla ağırlanmıştı.

Evet, o zaman da TKP canibinden tek itiraz sesi ya da eleştiri duymamıştık!

***

GÜN ZİLELİ'NİN ÖNEMLİ AÇIKLAMASI
Selam Doğan,
Yazında şöyle bir cümle geçiyor:
"Çulhaoğlu, yazısında, bu iki örgütün cuntaya faşist dememesi ya da diyememesi konusunda o dönemde TİKP’li olan Gün Zileli’nin ve TKP’li olan Oya Baydar’ın açıklamalarına yer veriyordu."
Bu satırlardan, Çulhaoğlu'nun yazısında, benim ve Oya Baydar'ın, "cuntaya faşist denmemesi" yönünde açıklamalar yaptığımız izlenimi edindim. Hatırladığım kadarıyla, o dönemde TİKP saflarında olsam da böyle bir açıklamam yoktu. Çulhaoğlu'nun yazısını açıp okuyunca yüreğime su serpildi. Çulhaoğlu, benim Havariler kitabımdan ve Oya Baydar'ın İki Dönem İki Kadın kitabından alıntılarla bizim, o dönem dahil olduğumuz TİKP ve TKP örgütlerinin cuntayla ittifak çizgisini eleştirdiğimizi ortaya koyuyordu. Oysa senin yazındaki dikkatsiz ifadeden, benim ve Oya Baydar'ın o dönemde bu siyasetlerin sözcüsü gibi açıklamalar yaptığımız sonucu çıkmaktadır. Ben bile ilk okumada böyle düşündüğüme göre gerisini sen hesap et. Bu ifadeyi kısa bir açıklamayla düzeltmeni rica ediyorum. Sevgiler
Gün Zileli