"Ne demişti Yunus Emre?

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır”

Gerisini internette okursunuz ama şiiri nasıl bitiriyordu?

“Yunus Emre der hoca,

Gerekse bin var hacca,

Hepisinden iyice,

Bir gönüle girmektir.”

Yunus Emre, burada elbette günümüzün bilim adamına ya da akademisyenine değil, din âlimine sesleniyordu. Bir tasavvuf ehli olarak, medreseden çıkan dinsel otoriteyi sorguluyor, bu otoritenin kibre ve kendini bilmezliğe dönüşme tehlikesine işaret ediyordu. Çünkü kadim zamanlardan gelen, eski Yunan felsefesinde de önemli yeri olan “kendini bilmek” meselesi, makam mansıp sahibi olarak güçlenmeyi getiren bilmekten çok daha derin ve dönüştürücü bir öğrenme sürecini gerektiriyordu.

Tam da bu kendini bilme meselesi açısından son kıta çok önemli. Biçimsel ibadetin, o çağ için ibadetlerin en zoru olan haccı eda etmenin, bunu bin kere yapmanın bile bir gönüle girmekten daha iyi olamayacağını söylüyor. Söz konusu olan, uçakla gidilen ve beş yıldızlı otellerde kalınan hac değil malum. 13. yüzyılın haccı. Varlıklı ve çoğunlukla yaşını başını almış bir Müslümanın tüm konforunu terk ederek ve yolda kalmayı göze alarak giriştiği bir yolculuk.

Yunus Emre’yi, tasavvufu, ibadetin tarihsel dönüşümünü düşünmek keyifli ama benim başa çıkabileceğim bir şey değil. Benim bilgim başka yönde, kendimi bilme yolculuğum farklı istikamette akıyor. O nedenle, bu şiirin anlam dünyasını açmakla değil, görünen anlamı bir yola çıkış noktası olarak alıp sözü başka bir noktaya getirmekle ilgileniyorum.

Şu anlamı çıkararak ilerleyeceğim: Okudunuz, öğrendiniz, olguları söyleme otoriteniz ve yetkiniz var. Söylüyorsunuz, açıklıyorsunuz ama kimseye etkisi olmuyor. Bir gönüle ya da akla giremiyorsunuz. Doğruyu kabul ettiremiyorsunuz. Bu kadar doğru düşünüyor, doğru hissediyor, bunu ortaya koyuyor ama kitlelerin bunu kabul etmediğini görüyorsunuz.

Öncelikle kendinizi bilmeyi dert edinseniz şahane olur tabii, herkesin temel derdi bu olmalı ama o kadar büyük konuşmayacağım. Siz yanlış fikir, yanlış eylem, yanlış söylem karşısında etkili olamıyorsunuz. Sonra çarnaçar gerçekleri göremeyen kitleleri suçluyorsunuz. İşte bidon kafalılık, çobanın oyu vs..

Ya da ne diyeceğinizi bilmeden susup oturuyorsunuz. Yapılıp edilenin yanlışlığını görüyor ve biliyorsunuz. Fakat söyleyecek söz bulamıyorsunuz! Bu nasıl anlatılır ki? Nasıl anlamazlar?

İzninizle sözü geçen haftaya, geçen haftaki yazıda sözünü etmeye başladığım George Lakoff’a ve onun kavramsal çerçeveleme yaklaşımına getireceğim. Bu sularda yürümeye de devam edeceğim. Çünkü Lakoff “yeniden çerçevelemek, toplumsal değişimdir” diyordu. Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak, önümüzdeki meseleleri yeniden çerçevelemek zorundayız.

Lakoff şunu söylüyor: Söyleyecek sözcük bulamadığınızı düşündüğünüzde, aslında bulamadığınız şey düşünce. Düşünceler çerçeveler biçiminde ortaya çıkar. Ortada çerçeveler varsa, sözcükler de gelir.

Lakoff örnek olarak ABD’de muhafazakâr kesimin kullandığı “tax relief” kavramını kullanır. Vergi indirimi olarak çevirebiliriz bunu ama “relief” rahatlama ve yükten kurtulma gibi anlamlara da sahiptir. Bir muhafazakâr bunu kullanırken, Amerikan sağındaki verginin bir yük ve eziyet olma çerçevesine gönderme yapmış olur. Bunun karşısında kurulmuş bir çerçeve yoksa, ilerici tartışmacı uzun uzun konuşur ama gereken karşılığı bir türlü veremez, etkili olamaz, gönüllere giremez.

Lakoff, buna hypocognition, yani yetersiz bilişim diyor. İhtiyaç duyduğunuz düşüncelerden ya da bir iki sözcükle hatırlanmasını sağlayacağınız basit bir sabit çerçeveden yoksunsanız, bilişsel bilimin saptadığı bu durum ortaya çıkar. Ne diyeceğinizi bilemezsiniz. Söyleyecek sözü bulamazsınız. Bir türlü dert anlatamazsınız.

Etkili olmak, ikna etmek, çıkarı sizinkiyle aynı olduğunu düşündüğünüz insanları kendi tarafınıza çekmek istiyorsanız, sözünüzü kurabilmeniz gerekir. Buna önceki yazılarda değindim, yine değinmeye, açarak tartışmaya devam edeceğim. Bu noktada, bütünlüğü olan sözü kurmakta yeniden çerçevelemenin önemine işaret etmekle yetineceğim.

Kavramsal çerçeveleri oluşturmak, düşünceler üzerinden sözcükler ve dile ilerlemek, toplumsal değişimi getirecek yeniden çerçevelemeyi oluşturmak emek ve kaynak harcayarak mümkün olabilir. Sosyal medya üzerinden parlak cümleler kurmak, yazılı ve görüntülü medyada çarpıcı saptamalarda bulunmak bunun için yeterli olamaz. Kapsamlı ve emek yoğun çabalara ihtiyaç var. Farklı yolların, bilim ve bilgi alanlarının yaklaşımlarını kolay anlaşılacak biçimlerde bir araya getirmek için harıl harıl çalışmak gerekmekte.

O sözü kurabildiğinizde, sizin öngöremediğiniz pek çok meselenin de buraya bağlanmaya başlayacağını görebilirsiniz. Kendi alanlarında söz kurabilen birkaç örnek anacağım. Birincisi İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye karşı mücadele eden kadın hareketi. Bunu ayrıca incelememiz gerekiyor. İlk fırsatta buna eğilmek istiyorum.

İkinci örnek Selahattin Demirtaş. Hapishaneden söz kurmayı ve bütünlüklü bir yeniden çerçeveleme yapmayı başarabiliyor. Bunu da daha ayrıntılı konuşmamız lazım.

Üçüncü örnek, daha iyi bildiğim bir konu: Boğaziçi Üniversitesi’nin 500 gündür sergilediği “Kabul Etmiyoruz, Vazgeçmiyoruz” duruşu. Özgür, özerk ve demokratik üniversite anlayışına aykırı, YÖK’ü bile artık etkisiz bir tabela kurumu haline getiren, her şeyin saraydaki ofislerde kotarıldığı bir üniversite yönetim anlayışını kabul etmediği sözünü Boğaziçi Melih Bulu’nun rektör atandığının ertesi günü kurdu, ortaya koydu. Kamu araştırma üniversitesi olmaktan vazgeçmeyeceğini de, sadece 2012’de ilan ettiği Etik ve Akademik İlkeler Metni’ne dayanarak değil, kayyım atanmasından birkaç ay sonra ortaya koyduğu, kendi hocalarının yazdığı kapsamlı bir “Kamu Araştırma Üniversitesinin Geleceği” raporuyla açıkladı.

Buna karşı Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyım rektörler Melih Bulu ve ardından gelen, Boğaziçi hocalarının % 95’inin güvensizlik oyu verdiği Naci İnci ne yaptılar? “Yetki bizde, sadece bizim dediğimiz olacak, her kararı da biz vereceğiz, istediğimiz fakülte ve bölümü açacağız, istediğimiz akademisyeni işten atacağız, istediğimiz öğrenciyi özel güvenliğe dövdürecek, istediğimiz öğrenciyi üç ay hapis yatırtacak, yüzlerce disiplin soruşturması açtırtacak, üniversitenin durmuş oturmuş tüm ölçütlerini yok sayıp havadan liyakatsiz atamalar yapacak, seçimle gelmiş dekanlara disiplin cezaları kesip görevden aldıracak, dışardan atanmaya ikna ettiğimiz insanları dekan, müdür vesaire yapacağız” dediler.

Demeye devam ediyorlar. Çünkü sadece bunu demeyi ve bunu yapmayı biliyorlar. Belki de öyle yapmaları emrediliyor.

Fakat sözün sahibi değiller. Türkiye’de üniversitenin nasıl işlemesi gerektiğini, nelere öncelik verilmek zorunda olduğunu, on yıllar içinde oluşmuş hangi düzgün kurum ve mekanizmaların yıkıldığını, ne kadar büyük bir kamu zararına yol açıldığını Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri söylediler, söylemeye devam ediyorlar.

Boğaziçi’ni yerle yeksan etmeyi göze alanların eylem haritası, başka YÖK etkinlikleriyle birlikte masaya yatırılacak ve başka bir gün yükseköğretimin artık nasıl olması gerektiğine bu felaket örneklere bakılarak karar verilecek. Yanlış olana baka baka doğru olanı kuracağız.

Tam bu nedenlerle, sözü kurmak ve meseleleri yeniden çerçevelemek çok önemli ve gerekli. Türkiye’nin farklı yönetilmesi gerektiğini düşünenler bunu dikkate almalılar. Birbirimizin çerçevelerini birleştirerek ve ortak dili kurarak yetersiz bilişim durumunu geride bırakmamız lazım. Sanırım en önemli ortaklaşma noktamız “tam demokrasi” olmak zorunda.

Peki ama medya ve sosyal medyadan üzerimize yağan trol akınıyla nasıl başa çıkacağız? Lakoff kavga ve boğuşma ortamının bir tuzak olduğuna işaret ediyor. Karşı taraf tam da bunu istiyor. Bir kültür savaşı var diyor. Taraflar ne kadar keskinleşir ve mutlaklaşırsa, denklik algısını kurmak o kadar kolaylaşacak.

Oysa denklik yok ortada. Bunu hatırlayarak her zaman medeni bir tartışma ortamını öncelemek gerekli. Şu dört noktanın her şeyden önemli olduğunu söylüyor Lakoff: “Saygılı davranın. Yeniden çerçeveleyerek cevap verin. Değerler düzeyinde düşünün ve konuşun. İnandığınız şeyleri söyleyin.”

Yazıyı özellikle sosyal medya alanında Lakoff’un Trump sonrasında önerdiği bir araçtan söz ederek bitireyim. Bu araca İngilizce “truth sandwich” deniyor. Hakikat sandviçi.

Muhalefet ettiğiniz herhangi bir figürün çok saçma, rezilce, utanılası ya da gülünç bulduğunuz mesajını sadece bu sözcüklerle, gülme/kahkaha emojisiyle ya da hiç yorumsuz paylaştığınızda o mesajı çoğaltmış oluyorsunuz. Ona alan açmış, duyulurluğunu artırmış oluyorsunuz.

Ne yapmalı? Lakoff şunu öneriyor: Öncelikle söz konusuysa olan neyse, o meseledeki gerçeği/hakikati kısaca ortaya koyun. Sonra “zehirli” mesajın kime ait olduğunu belirterek alıntılayın. Ve son aşamada mutlaka bunun gerçeği nasıl çarpıttığını, ihlal ettiğini iyice anlaşılır biçimde açıklayın.

Yeniden çerçeveleme konusunda güzel bir alıştırma da bu. Bence sosyal medya ve medya alanlarında hiç gecikmeden tadından doyulmaz, leziz mi leziz hakikat sandviçleri hazırlamaya başlamamız lazım. Yeniden çerçevelerken enerjiye ihtiyacımız olmayacak mı? Biraz bünyeyi kuvvetlendirelim, güç kazanalım. Alet çantasını oluşturmadan, karnımızı doyurmadan, yola yordama alışmadan dünya kurulur mu? Kolay gelsin.