Geçtiğimiz birkaç günde sosyal medyada ve haberlerde paylaşılan bazı fotoğrafların özeti memleket. 

Sizinle paylaşmak istediğim ilk fotoğraf emeğin, dayanışmanın, paylaşmanın, direncin, güzelliğin ve onurun fotoğrafı. Van Barosu Başkanı sevgili Zülküf Uçar başını Diyarbakır Barosu Başkanı Cihan Aydın’ın dizine yaslamış, uyuyor. Cihan Aydın ve Urfa Barosu Başkanı Abdullah Öncel ise sırtlarını ağaca yaslamışlar, ağacı paylaşarak uyuyorlar. Çok yorgunlar ama yılgın değiller. Önce Ankara’ya yürüdüler beraber, 53 baro başkanıyla aynı anda. Ankara’ya girmelerine izin verilmedi. Direndiler. Geceyi orada geçirdiler. Yemeklerin, çadırların onlara ulaşmasına engel olundu. Yağmura, soğuğa, açlığa rağmen bana mısın demediler. Başka baro başkanları da onlara katıldı. Başka avukatlar da destek olmaya gittiler. Hep beraber direndiler ve sonunda Ankara’ya girmelerine izin verildi. 

İktidar çoklu baro ile baroların ve Türkiye Barolar Birliği’ne (TBB) delege seçim sistemlerinde değişiklik yapmayı içeren planından taviz vermedi. Bir süre varlığı inkâr edilen ama kapalı kapılar ardında, ilgili muhataplarla paylaşılmadan hazırlanan teklif, Meclis komisyonuna geldi. Baro başkanları bu defa da Meclis’in yolunu tuttular. Meclis komisyonundaki görüşmelere katılıp bu teklife neden hayır dediklerini anlatmak istediler. Katılımcı demokrasi bunu gerektirirdi çünkü. Önce Meclis’e girmelerine izin verilmedi. Sonraki gün Meclis bahçesine. Kaç gün, kaç gece, aman demeden Meclis’in eşiğinde beklediler. Baroların, savunmanın, avukatların onurunu, vatandaşların da haklarını korumak için. Bu fotoğraf da işte o onur nöbeti sırasında çekildi. Bana sorarsanız avukatların onurlu direnişinin simge fotoğraflarından biri oldu. 

İkincisi ise kibrin; adaletten, haktan, onurdan kopukluğun fotoğrafı. Bütün baroların hatta TBB’nin, başka meslek örgütlerinin ve muhalefetin itirazına rağmen barolarla ilgili teklifi kabul eden komisyon üyelerinin ‘zafer’ pozu. Ülkeyi de, farkında olmasalar da kendi geleceklerini de karanlığa mahkûm eden adımlardan birini atmanın ahmak gururu. Sahibinin sesi olmanın, düşünmemenin, dinlememenin, hayır dememenin, biat etmenin fotoğrafı. Ne zaman elbirliği ile büyük bir muhalefete rağmen bir kötülüğün altına imza atsalar böyle bir fotoğraf çektiriyorlar. Tarihe kötülük olarak geçerken, kayıtlara bizzat kendi çektikleri fotoğrafı belge olarak bırakıyorlar. Bir gün tüm bu yaşananlardan hesap sorulacağını düşünmemenin kibriyle, anlık zafer sarhoşluğuyla. 

Üçüncü fotoğraf ise tam 4 işçinin yaşamını yitirdiği, 118 işçinin yaralandığı bir patlamadan hemen sonra, patlamanın gerçekleştiği fabrikanın sahibine moral vermek için düzenlenmiş bir yemekte çekilmiş. Ölen, yaralanan insanların ailelerinin değil de, muhtemelen kendi ihmali ile bu patlamaya sebep olan fabrika sahibinin morale ihtiyacı var çünkü. İktidar da iş insanları da yalnızca patronların moralinin ve kasasına giren paranın derdindeler çünkü. Üstelik bunu saklama derdinde dahi değiller. Öyle bencil, öyle pervasızlar. Şatafat içinde yaşamaya dair fotoğraflarını paylaşmakta tereddüt etmedikleri gibi, yalnızca kimin ve neyin derdinde olduklarını göstermekte de tereddüt etmiyorlar artık. Nasıl olsa güç onlarda ve hep onlar kazanıyorlar. Sonsuza kadar da kazanacaklarına inanıyorlar. O yüzden ‘mış’ gibi yapma gereği dahi duymuyorlar. 

Yanılıyorlar oysa. Bir lokma bir hırka diyerek başladıkları yolda üzeri altınlarla donanmış bir bataklığın üzerinde duruyorlar. Yavaş yavaş batıyorlar. Haberleri yok. Ayaklarının altındaki altınların ışıltısından başka bir şey göremiyorlar hala. Boğazlarına kadar battıklarında anlayacaklar nerede durduklarını. 

Devran değişecek elbet. İlk fotoğraftaki onurlu insanlar ve onlar gibi risk alanlar, direnenler sayesinde olacak bu. Bu gidişattan memnun olmayan herkesin ölü toprağını üzerinden atmasıyla, ses vermesiyle, demokratik yollarla adalet için mücadele etmesiyle. Daha önemlisi, muhalefet partilerinin ortak paydada buluşup, temel ilkelerde anlaşıp ortak hareket etmesiyle. Evet bu mümkün. Yeter ki herkes cesur olsun, geleceğe baksın ve üzerine düşeni yapsın artık. 

Devran değiştiğinde her şey şahane olmayacak elbette. Avukatların yürüyüşünün Anıtkabir’de tamamlandığı bir ülkede yaşıyoruz en nihayetinde. Yüz yıl boyunca inşa edilmiş bir kimlik, ön yargılar, ayrımcılık ve hoş görülen haksızlıklar var karşımızda. Bir mücadele bittiğinde, diğeri başlayacak. O yüzden yol uzun ama o yolda yürümekten başka ne yapılabilir ki?