2 ayı aşkın süredir bir STK’nın konuğu olarak Londra’dayım. Uzun yıllar önce bir süre yaşadığım, üçüncü memleketim diye andığım bu şehre yıllar sonra dönmek, şehirle ve arkadaşlarımla hasret giderebilmek hayatımın şu döneminde başıma gelebilecek en iyi şeylerden birisiydi.

Buraya geldikten sonra hükümette yaşanan kriz, başbakanın istifası, Londra’nın tarihteki en sıcak gününü yaşaması gibi gelişmeler bana memleketi hatırlatsa da genel olarak hatırladığımdan çok daha keyifli, insanların çok daha rahat ve neşeli olduğu bir şehir gördüğümü söylemeliyim.

Şahsen bu keyiflilik ve rahatlıkta Londra’nın parklarının büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Londra’da yaşarken, dünyanın üçüncü en pahalı şehri seçilen bu şehirde, zamansızlık ve sınırlı bütçemiz nedeniyle yapamadığım, tadını çıkaramadığım çokça Londra nimeti olmuştu. Ancak mümkün olan her fırsatta tadını en çok çıkardığımı söyleyebileceğim Londra nimeti parklardı o yıllarda. Benim kısaca park dediğim ama parkından korusuna, meydan bahçesinden keyif bahçelerine kadar çeşitli tipte ve büyüklükte, ama şehrin her tarafına yayılmış yeşil alanlardan bahsediyorum.

Sayıları 3000 civarında olan bu parklar 10 milyon civarından nüfusu olan Londra’nın coğrafyasının yüzde 18’ini kaplıyorlar. Londra Belediyesinin verdiği bilgilere göre parklar şehirdeki tren raylarının ve yolların kapsadığı alandan daha büyük bir alana yayılmış durumdalar.

Bu parkların bazıları kraliyet parkları. Bir zamanlar kraliyet ailesinin avlanması için tahsis edilen bu parkları 19. Yüzyılda halka açmaya başlamışlar. Günümüzde Londra’da, hatta muhtemelen dünyada en çok ziyaret edilen parklardan biri olan Hyde Park, halka açılan ilk kraliyet parkıymış. Sonra aynı yüzyılda halk için parklar yapmaya başlamışlar. Bunların ilki Hackney semtindeki Victoria Park. Sonra etrafı çevrili, giriş çıkışı olmayan, tamamen doğal bir yapıya sahip olan parklar ortaya çıkmış. Hampsted Heath gibi.

Londra’nın bütün semtlerinde parklar var. Ve bu parklarda genel olarak ama özellikle festivallerde farklı bölgelerden insanlar bir araya gelebiliyorlar. Çünkü bir parka gitmenin bedeli biraz yürümek veya bir otobüse/metroya binmek. Hepsi bu. Herkes için erişilebilir olan parklar, farklı kültürlerden ve sınıflardan insanların bir araya geldiği, birbirlerine bulaşmadan, birbirlerine saygı duyarak zaman geçirdiği bir çeşit küçük ideal ülkeler gibiler.

Bu parklarda yüzlerce yıl önce dikilen ağaçlar bütün haşmetleriyle duruyorlar. Envai çeşit çiçeğin, suni göllerin, oyun alanlarının yer aldığı parklarda çok sayıda hayvan türü de yaşıyor. Parkların içinde yürüyüş ve bisikletle geçiş için yapılan yollar az ve dar. Yani peyzaj çok az. Zemin genel olarak yemyeşil. Bu yeşil alanlar Londra’nın yağmurları ile sulanıyorlar. Ve bu yıl pek yağmur yağmadığı ve hava mevsim normallerine göre sıcak olduğu için yemyeşil çimenler kuruyup samanlara dönerken ağaçların yaprakları sararıp dökülmeye, Londra yazı bir sonbaharı andırmaya başladı.

Buna rağmen insanlar parklara gitmekten imtina etmediler. Sapsarı otların üzerinden gencinden yaşlısına, Britanyalısından turistine, binlerce insan pikniklerini, yürüyüşlerini, sporlarını parklarda yaptılar. Parklar her yıl olduğu gibi konserlere ve festivallere, hatta minik kutlamalara, doğum günlerine ve nikahlara ev sahipliği yaptılar. Bu arada piknik demişken bir açıklama yapayım. Londra’nın parklarında mangal göremezsiniz. Etrafı dumana ve kokuya boğan, çoğunlukla erkeklerin et pişirdiği, geri kalan bütün işleri kadınların sırtladığı, gitmesi, yapması ve sonrası kadınlar için hep eziyet olan pikniklerden bahsetmiyorum. Alkollü veya alkolsüz içecek ile atıştırmalıklardan ibaret olan kolay ve pratik piknikler yapılıyor burada.

Burada günlük çalışmamı bitirdikten sonra hemen her gün parka gittim. İnsanları, hayvanları, çiçekleri, rüzgarda salınan yaprakları izledim, dinledim. Çiçeklere dokundum. Fotoğraflarını çektim bolca. Çok ama çok yürüdüm. Ve yürüdükçe, tabiatı dinledikçe, kendi halinde duran, ne giyinirse giyinsin, ne içerse içsin, ne yaparsa yapsın, başkasına ne bakan ne de rahatsızlık veren insanları gördükçe ben de dinginleştim. İnsanların normal hali beni de normalleştirdi. Şimdi, şu anda bunları yazarken bile yüzümde bir gülümseme beliriyor, inanın.

Parklara düşkün tek insan olmadığımı bildiğim için parka gelen insanlarla konuşmaya, parkların onlar için ne ifade ettiğini sormaya, insanların fotoğraflarını çekmeye başladım.

Herkesin parka gelme gerekçesi hem farklı hem aynı.

Sri Lankalı bir aileye göre park demek çocukları için oyun alanı demek. Her hafta mutlaka parka giden bu aile için park hayatlarının vazgeçilmez bir parçası.

Brezilyalı bir genç arkadaşlarıyla buluşmanın yanı sıra yoga yapmak, yürümek, okumak, tek başına kalmak, düşünmek, müzik dinlemek için de parka gidiyormuş. “Açıkçası parka gitmek için bir sebebim olması gerekmiyor, sadece gitmeyi seviyorum ve her fırsatta gidiyorum” diyen genç kadın kalbimin sesi oldu.

Öğretmen olan bir genç kadın ise en çok arkadaşlarıyla buluşmak ve öğrencilerini dışarı çıkarmak için parka gidiyormuş. Arkadaşları şehrin farklı bölgelerinde yaşıyorlarmış ve herkes için ulaşımı kolay olan bir parkta buluşuyorlarmış sık sık. Parkta sosyalleşmek ekonomik de oluyormuş, zira yanında içecek ve yiyecek götürmek dışarıda yiyip içmekten daha hesaplıymış.

18 yıldır Londra’da yaşayan Pakistanlı bir kadın da yaz aylarında sık sık parklara gittiğini anlatıyor. “Kış mevsimi ve yağmur insanı depresyona sokuyor. Hava erken kararıyor. Yazları ise parklara gidiyoruz ve hayatta olduğumuzu hissediyoruz” diyor.

Birkaç yıl Londra’da yaşamış olan Pakistanlı bir turist ise parkları hayatının merkezinde konumlandırdığını, Londra’ya her gelişinde her fırsatta parklara gittiğini, memleketi olan Karaçi’de böyle parklar olmadığına üzüldüğünü anlatıyor.

Amerikalı bir çift için parklar ailenin toplandığı, çocukların oyun oynadığı, ulusal günlerin kutlandığı bir yer.

Londra’da yaşayan Pakistanlı bir genç de haftada birkaç kere parka gittiğini, bir yere giderken dahi eğer mümkünse parklardan yürüyerek gittiğini anlatıyor.

Orta yaşlı bir erkek parkların onun için temiz hava, doğa ve güzellik anlamına geldiğini ve her fırsat bulduğunda parklara gittiğini söylüyor.

Sohbet ettiğim herkesin, parklardan bahsederken gözleri ışıldıyor, yüzlerine bir gülümseme yerleşiyordu. “Bir gün uyandığınızda bu parkların kaybolduğunu görürseniz ne hissedersiniz?” diye sorduğumda ise insanların yüzündeki ifade hemen yerini şaşkınlığa, üzüntüye ve kaygıya bırakıyordu. Bu soruya cevap verirken hemen herkesin kullandığı ortak bir cümle vardı: “I would be devastated”, yani “mahvolurdum”. “O zaman çok üzülürdüm ve Londra’yı o kadar sevmezdim”, “Düşünemiyorum bile, korkunç olurdu”, “Londra artık Londra olmazdı” diyenler oldu. Bir kadının cevabı ise kalbime bir ağırlık gibi çöktü: “Parklar kaybolsaydı o zaman her yer hapishane gibi olurdu”. Sohbete koyulduk kadının bu cevabının ardından. “Dünyadaki insanların çoğu bu hapislerde yaşıyorlar işte, benim şehrimdekiler dahil” dedim, kalbime çöken ağırlıkla.

Sohbetler, sorularıma verilen cevaplar yalnız olmadığımı gösteriyordu. Londra demek parklar, dev ağaçlar demekti. Ve parklar olmadan hapiste gibi yaşardık. Çorak bir hayatımız olurdu. Alacak nefesimiz kalmazdı. Ve bazılarımız da maalesef kendi ülkesinde öylesine çorak, öylesine nefessiz hayatlar yaşıyordu.

Bu arada şunun altını çizmem gerekir ki sohbet ettiğim bütün kadınlar ortak bir kaygıyı paylaşıyorlardı. Geceleri bazı parklarda, özellikle iyi aydınlatılmayanlarda, tek başlarına yürümekten çekiniyorlardı. Bazılarımızın parkları vardı, bazılarımızın yoktu ama kadınlar olarak her yerde aynı endişeyle yaşıyorduk.

Londra’daki ağaçlar vizyon sahibi yöneticilere ve halka az geliyor olmalı ki, 2019 yılında dünyanın ilk doğal park şehri seçilen Londra’da yeşil alanın 2050 yılına kadar şehrin yüzde 50’sini kaplaması hedefleniyor. Böyle bir planın yapılmasında rol oynayan çok etken vardır. Politikalar geliştirilirken sayılardan çokça faydalanılan Britanya’da, bu etkenlerden birisi parkların insan sağlığı üzerindeki etkisi olmalı. Bir rapora göre yeşil alanların varlığı insanların sağlığına iyi geliyor ve devletin sağlık harcamalarından tasarruf etmesini sağlıyor. Rapora göre kamusal yeşil alanlar için harcanan her sterlin, kişi başı 27 sterlinlik bir fayda sağlıyor. Bir yandan barınma sorunu ile baş etmek için şehirde çok katlı binalar inşa edilir ve çok sayıda dönüşüm projesi hayata geçirilirken, parkları korumayı ve çoğaltmayı planlamaları insanın yüreğine su serpiyor.

İnsan bir buradaki tabloya ve hedeflere bakıyor, bir de kendi memleketinin haline. Gezi Parkı’nı kurtarmak için bile canımızdan canlar verdiğimiz, Ege’deki zeytin ağaçlarından Şırnak’taki ağaçlara kadar her gün ağaç katliamlarının yaşandığı, daha fazla inşaat, beton, yağma ve kârdan başka bir şeyin düşünülmediği bir memleket.

Hele Diyarbakır’ın, doğduğum ve halen yaşamakta olduğum şehrin ahvali...

Yazın ortalama 40 derece sıcak olan bir şehir olmasına rağmen ne koca parkları, ne suni gölleri, ne kaldırımlarda yeterince ağaçları, ne de iklime göre inşa edilmiş evleri olan şehir. Hevsel’i çıkarırsanız nefes alabileceğiniz tek alanın olmadığı şehir. Nehrin dışına kurulmuş, nehirden faydalanamamış, hala da faydalanamayan şehir. Sulanmayan hemen her bitkinin kuruduğu, dolayısıyla nehrin çevresindeki araziler ormana dönüştürülebilecekken gittikçe artan sayıda villanın ve mekanın inşa edildiği şehir.

Etrafı tel örgülerle çevrili, 10-15 katlı binaların yer aldığı sitelerin içindeki küçük yeşil alanların büyük yeşil alanlar sanıldığı şehir. İnsanların ağır hak ihlalleri devam ederken, yoksullukla mücadele ederken başını kaldırıp nasıl bir yerde yaşıyorum diye etrafa bakacak fırsat bulamadıkları şehir. Kayyum tarafından idare edilen, daha önce atılan küçük iyileştirici adımların dahi kayyum tarafından yok edildiği, herhangi bir talebimizi, arzumuzu kimseyle paylaşamadığımız, yarınını asla öngöremediğimiz şehir.

Elbette ki bir imparatorluğun başkenti olan, doğal bitki örtüsü yeşilin envai çeşidi olan Londra’yı Diyarbakır gibi bir şehirle kıyaslamıyorum. Aralarındaki ekonomik, politik, sosyolojik ve iklimsel farklar herkesin malumu. Ama on yıllarca farklı politikalar uygulanmış olsa Diyarbakır her şeye rağmen çok daha yeşil bir şehir olabilirdi, değil mi? Ve belki de İngilizlerin “better late than never”, demesinden, bizim de “geç olsun, güç olmasın” dememizden yola çıkarak, başka örneklere de bakarak Diyarbakır’ın nasıl bugünkü halinden çok daha iyi bir şehir olabileceğini tartışabiliriz, değil mi? Şehrin 50 yıl sonraki, 100 yıl sonraki halini mesela? Belki önce tartışır, belki sonra şehrin coğrafi yapısını, iklimini, ekonomisini, sosyolojisini dikkate alarak bir ‘yeşillenme’ planı yapabiliriz. Ve kayyum ister kalsın, ister gitsin, belki sivil toplumcular, vatandaşlar olarak şehrin ve çocukların geleceği için bir kampanya örgütleyip seneler sürse de bir şeyler değişsin diye çabalayabiliriz, değil mi?

Bir şey değişir mi, bilemem ama en azından çabaladık deriz. Biliyorum. Ah çekenlerin sayısı az değil Diyarbakır’da. Çabalamak oturduğumuz yerde ah çekmekten daha iyi olmaz mı hepimiz için?