Bu ülkede hangi toplumsal kesimden, hangi siyasi düşünceye sahip olursa olsun bazı kişilerin kendilerini bir parçası olmaktan alıkoyamadıkları linç müessesesinden bahsetmek istiyorum bu hafta. Birilerine göre farklı veya kabul edilmez görülen bir sözü olan ya da diyelim ki bir hata yapan kişiye yönelen sayısız paylaşımdan, aşağılamadan, hakaretten, itibar suikastından, kişiliksizleştirme teşebbüsünden, hatta tehditten bahsetmek istiyorum. Yani aslında faşizmin bir biçiminden.

İki ay kadar önce yaşadığım bir deneyim ve tanık olduğum pek çok benzer durum nedeniyle bu konuda bir yazı yazmak istemiştim aslında ama ülke ahvali, malum. Çok kısa zamanda çokça fena şey yaşanınca beynin de kalemin de sonradan gelen daha fena şeylere odaklanıyor. Hal böyleyken önceki yaşadıklarının üzerinden zaman geçiyor, duyguların da kelimelerin de soğuyor ve artık yazı yazmanın bir anlamı kalmıyor. Ama başkalarının yine benzer ya da çok daha vahim bir muameleye maruz kaldığını görünce duygular da kelimeler de canlanıyor. Son günlerde böyle bir geriye dönüş yaşadım. Mesele münferit de olmayınca konuya dair düşüncelerimi yazmak istedim.

İki yılı aşkın süredir Diyarbakır’da yaşıyorum. Daha önce başka yerlerde yaşarken oradaki hayat ve deneyimler hakkında bir şeyler paylaşırdım sosyal medyada. Şimdi de Diyarbakır’da yaşadığım için doğal olarak buraya ilişkin bazı gözlemlerimi, deneyimlerimi ya da düşüncelerimi paylaşıyorum. Buradaki bazı sorunların memleketteki genel durumdan farklı olmadığını biliyorum elbette. Memleketin her köşesinde trafik feci bir sorun mesela ama ben şu anda Diyarbakır’da yaşadığım için, bu şehirdeki trafik sorununa isyan ederek bir şeyler yazıyorum bazen.

Diyarbakır’da araba kullanırken hiç olmayacak güzergâhlarda sıkça karşılaştığım, kimi zaman maalesef birilerinin ölümüne sebep olan kazalar, tarifi imkânsız türde trafik kuralı ihlalleri, bazı sürücülerin, hatta bazen yayaların cinsiyetçiliği, kabalığı nedeniyle birçok insan gibi ben de yılmış durumdayım. Doğrusunu isterseniz yaşadığım, tanık olduğum bazı şeylere inanmakta güçlük çekiyorum. Bu kadar politik, hakkı hukuku sabah akşam dilinden düşürmeyen insanların yaşadığı bir şehirde, insanların sürücü koltuğuna oturdukları anda başka bir şeye dönüşmelerine şaşırıyorum, üzülüyorum. Hele kazalara tanık oldukça, öfkeleniyorum. Yine bir gün böyle bir tanıklıktan sonra epey öfkeliyken iki tweet paylaştım. İlkinde kazaya ilişkin bilgi verdim ve kazanın yol açtığı trafik yoğunluğunda bile bazı sürücülerin adeta kaza yapmak için yarıştığından bahsettim. İkincisinde ise Diyarbakır emniyetinin her köşeye bir görevli yerleştirmesini ve basit trafik kurallarını ihlal edenlere dahi ceza kesmesini istedim. Olanlar ondan sonra olmuş. Takip etmediğim hesapların benimle ilgili paylaşımlarını görmediğim için birkaç gün boyunca ikinci tweetime gelen tepkilerden haberim olmadı. Bir arkadaşımla sohbet ederken bana durumdan bahsedince haberdar oldum ve yapılan bazı yorumları okudum. Ondan bir süre sonra ekran görüntüsü alıp tweetimi sildim. Zira yanlış anlaşılmaya epey müsait bir tweet olduğu için ortada dolaşmaya devam etmesini istemedim. Yoksa amacım böyle bir tweeti hiç paylaşmamış gibi davranmak değildi.

O ikinci tweetime gelen tepkilere bakılırsa ben Diyarbakır emniyetinde yapılan kötü muamele ve işkencelerden habersizdim ya da bu muameleleri hiç dert etmiyordum; bazı polislerin Diyarbakır halkına yaptığım zulümler yetmezmiş gibi ben yeni zulümler talep ediyordum; sanki sadece trafik şube memurlarını trafik kurallarını ihlal eden kişilere mevcut yasal cezaları (bunların çoğu birkaç yüz liralık para cezası) kesmeye davet etmiyor da TEM’de görevli polisleri Kürtlere zulmetsinler diye köşe başlarına davet ediyordum. Herhalde bu insanlara göre ben Diyarbakırlı değildim. Bu şehirde büyümemiştim. Bu coğrafyadaki polislik meselesiyle ilgili bir derdim de yoktu. Ayrıca kötü bir deneyim de yaşamamıştım. Mesela yolda hiç keyfi olarak durdurulmamış, taciz edilmemiş, hiç polis şiddetine maruz kalmamıştım. Evimiz hiç basılmamıştı. Rahmetli babam dahil bazı yakınlarım hiç işkence görmemişti. Herhangi bir yerde bir polis, hatta üniformalı görünce ya da telsiz sesi duyunca ürpermiyordum. Tweetime yorum yazan kişiler ve Diyarbakır halkı polis şiddeti mağduruydu, ama ben değildim. Hatta hak savunucusu da değildim.

Şunu söylemem gerekir ki, yazdığım tweetin sorunlu olduğunu kabul ediyorum. İki nedenden dolayı. Birincisi, insanların polisler konusundaki hassasiyetlerini bir an olsun göz ardı ettiğim için. İkincisi, sanki trafik sorunu sadece cezaların kesilmesiyle ortadan kaldırılabilir diye düşünüyormuşum gibi bir izlenim verdiğim için. Böyle düşünmüyorum elbette. Memleketteki pek çok sorun gibi trafik sorununun da ilkokuldan başlayan eğitimle, sıkı sürücülük kursları ve ehliyet sınavlarıyla, iyi yollar, kaliteli ve yaygın toplum taşıma, iyi planlanan kentler ve trafik düzenlemeleri ile filan uzun yıllar içinde azalabileceğini düşünüyorum. Ama kimse kusura bakmasın, ülkedeki pek çok sorun gibi, trafik sorununun da kısa ve orta vadede azalması için caydırıcı cezaların amasız fakatsız uygulanması gerektiğine inanıyorum. Bu, kadınlara, çocuklara yönelik şiddetle mücadelede de böyle, başka konularda da. Can yakıcı olan, insanların güvenliğini tehdit eden bir sorunun yalnızca uzun döneme yayılmış politikalarla ortadan kalkmasını bekleyemezsiniz. İnsanları bir yandan dönüştürmek için uğraşırken bir yandan da etkili cezaların uygulanacağının gösterilmesinin caydırıcı olacağına inanıyorum. Hadi biraz dürüst olalım, biz bize konuşalım. Başkasının hakkı, toplumsal düzen için mi trafik kurallarına uyuyor bazı insanlar, yoksa ceza almaktan korktukları için mi? En nihayetinde bu ülkede hız sınırına büyük oranda yalnızca radar ya da trafik kontrol noktası bulunan yerlerde uyuluyor, değil mi? İnsanlar emniyet kemerini, özellikle şehir içindeyken, gerekli gördükleri için mi yoksa trafik polisine yakalandıklarında istisnasız bir şekilde kendilerine ceza kesildiği için mi takmaya başladılar? Bazı insanlar kendilerine ya da başkalarına zarar verebilir diye düşündükleri için mi alkollüyken sürücü koltuğuna oturmuyorlar, yoksa yolda arama olabileceği endişesi duyduklarında mı? Hadi söyleyin. Çekinmeyin. Polisten medet umduğum için bana kızanlar. Acaba şu anda sivil ya da resmi başka bir trafik denetim mekanizması var mı ülkede? Şiddetle, tacizle mücadelede de polisin görevini yapmasını istemiyor muyuz hak savunucuları olarak? Yoksa siz ‘TC polisi’ bu işe karışmasın mı diyorsunuz insanların canına, güvenliğine yönelik bir suç işlendiğinde? Trafik konusunu ayrı tutalım mı diyorsunuz? Valla ben tutmuyorum. Bundan sonra da tutmayacağım. Bir alternatif denetim mekanizması hayatımıza girene kadar, hele trafik kültürü dediğimiz şey bu kadar şiddet içeren, eril, tahakkümcü özelliklere sahipken, bu kadar tehlikeliyken kurallara uyulmasını talep etmekten vazgeçmeyeceğim.

Evet, sorunlu bir tweet yazdığımı kabul ediyorum. İnsanların yazdıklarımı ve önerimi eleştirmeye hakları da var. Bunu yapanlara genel olarak tepki de göstermiyorum zaten. Ama beni olduğumdan farklı biri gibi gösteren, onca yıllık naçizane hak savunuculuk deneyimimin üstünü çizen, aşağılamaya çalışan, hakaretler içeren, beni itibarsızlaştıran hatta tehdit eden mesajları hak etmiyorum. Yalnız ben değil, kimse böyle linç girişimlerini hak etmiyor.

Mesele burada ben değilim. Bir gün bana, bir gün bir başkasına yöneliyor sosyal medyada linç girişimleri. Mesele iktidara yakın trollerin yaptıkları da değil. Onlar kendilerine söyleneni ve kendilerine yakışanı yapıyorlar zaten. Bana da daha önce defalarca saldırdılar. Mesele kendini demokrat, solcu, sosyalist, hak savunucusu vs diye tanımlayan bazı insanların bunu yapıyor olması. Muhtemelen bazı konularda benzer görüşlere sahip olduğumuz, belki birbirimizden habersiz aynı etkinliğe katıldığımız, aynı eyleme gittiğimiz, aynı sloganı attığımız, aynı halaya durduğumuz, hatta belki aynı anda polis şiddetine maruz kaldığımız, birbirimizi korumaya çalıştığımız insanlar. Bu nedenle, bana kalırsa, esas mesele bizim nasıl diyalog kurduğumuz, nasıl tartıştığımız, demokrasiden ne anladığımız, demokrasiyi nasıl inşa edeceğimiz ve nasıl bir hayat tahayyül ettiğimiz.

Bana ve başka hak savunucularına, kimi zaman gazetecilere, yazarlara, siyasetçilere yönelen linç girişimlerine koşarak, sorgulamadan iştirak eden insanlara seslenmek istiyorum. Eğer mümkünse, tek bir tweetten, cümleden ya da yazıdan yola çıkarak bütün bunları neden yaptığınızı bir düşünün. Bunları yaparken kime, neye fayda sağladığınızı da bir düşünün. Bunları yaparken kimlere benzediğinizi bir düşünün. Söylediğimiz, yazdığımız bir şey için, bazen söylediğimizi çarpıtarak, bağlamından kopararak bizi hedef gösteren, bize etmedik hakaretler yağdıran trollere benzediğinizi düşündünüz mü hiç birilerini linç ederken? Bir düşünün. Mücadele edilmesi gereken bu kadar baskıcı politika ve uygulama varken, kendince hak mücadelesi veren ya da gazetecilik yapan ya da düşünen yazan insanlara beğenmediğiniz bir şey söyledikleri ya da bir hata yaptıkları için böyle saldırmanız biraz garip değil mi? ‘Biz’ olarak ‘öteki’ ile uğraşmaktansa, sizin mahallenize yakın ama farklı olan, yani Zygmunt Bauman’ın ‘yabancı’ diye tanımladığı grup daha mı tehlikeli geliyor size? Eğer öyle ise siz bağımsız düşünen, adil ve özgüvenli bireyler değil de cemaatçi bir zihniyete sahip, kendini yakın ya da mensubu gördüğü hareketi korumak için her şeyi yapan, hatta bunun için suç dahi işleyebilecek insanlar mısınız? Evet, suç diyorum, zira insanlara hakaret etmek, onları tehdit etmek suçtur.

Muhtemelen faşizme karşısınız ama bu saldırıları yaparken, siz de farklı olana tahammül etmemiş, farklı olanı susturmaya, cezalandırmaya kalkmış, yani faşistleşmiş olmuyor musunuz? Bir düşünün.

Ben şahsen herkesin refah içinde, eşit ve özgürce yaşayabildiği, düşüncesini özgürce ifade edebildiği, başkasına yönelik bir tehdit filan içermediği sürece hiç kimsenin fikri nedeniyle cezalandırılmadığı bir ülke tahayyül ediyorum. Ve böyle bir ülkede yaşamak için mücadele ediyorum. Siz nasıl bir ülke tahayyül ediyor, nasıl bir ülkede yaşamak için mücadele veriyorsunuz? Zamanı geldiğinde beni Diyarbakır sokaklarında yürütmeyeceğini söyleyenlere soruyorum. Farklı düşünen ya da hata yapan birini sokaklarında yürütmeyeceğiniz bir ülke mi tahayyül ediyorsunuz? Böyle bir ülke uğruna mı mücadele ediyor, bedeller ödüyorsunuz? Hem Diyarbakır sokaklarında yürümeme nasıl engel olacaksınız o kutlu gün geldiğinde? Beni hapse mi atacaksınız mesela? Yoksa yürümemem için bacağıma mı sıkacaksınız? Öldürecek misiniz yoksa başkalarına ibret olayım diye? Nedir benim gibiler için planınız? Hadi söyleyin. Anlatın nasıl bir dünya için mücadele ettiğinizi.

Açık kimliği ile hak savunuculuğu yapan ve sosyal medyada paylaşımlarda bulunan insanlar olarak bazılarınızın isimlerini bilmiyor, yüzlerini görmüyoruz. Nerede, hangi koşullarda yaşadığınızı, nelerle uğraştığınızı, hakların korunması için nasıl bir mücadele verdiğinizi, hatta mücadele verip vermediğinizi dahi bilmiyoruz. Benim gibi insanların ismi, yüzü, yaptığı iş ve sözleri aleniyken bazılarınızın değil. Şartlar sizi buna zorluyor olabilir ama yine de sosyal medyadayken durumlarımızın eşitsiz olduğunu düşünmüyor musunuz hiç? Biz yazdığımız, söylediğimiz her şey için bedel öderken, bazılarınız gayet keyfi bir şekilde fake isimlerle bize söylenmedik söz bırakmazken ve bunun için gerçek hayatında hiçbir bedel ödemezken eşit şartlarda tartıştığımız söylenebilir mi? Ayrıca siz kusursuz musunuz? Hiç mi hayatınızda yanlış anlaşılmadınız ya da hata yapmadınız? İlk taşı günahsız olanınız atsın desem hanginiz o taşı eline alabilir? Yoksa bunu duymadan vurun kahpeye der gibi koşarak birilerine saldırmak daha mı kolay geliyor size?

Bir yazı ya da tweet nedeniyle sonsuza kadar peşimizden ayrılmayanlar. Mesela benim bu tweetimden sonra Kemal Kurkut dosyası hakkında yazı yazmaya hakkım olmadığını, onun üzerinden prim yapamayacağımı söyleyenler. Yani beni en çok incitenler. Beğenmediğiniz bir şey yazdım diye, bu kadar feci bir mahkeme kararını eleştirmeye hakkım yok mu benim? Kaldı ki Kemal Kurkut ve ailesinin uğradığı zulüm nedeniyle üzülmediğimi, yazı yazarak birkaç kişi bile olsa birilerinin bu zulmü duyması için çabalamadığımı nereden biliyorsunuz? Bundan sonra hiçbir haksız hukuksuz uygulama hakkında tek satır yazmasam, hep sussam mücadelenize, insanlara fayda mı sağlamış olacağım? Hem, prim derken neyi kastediyorsunuz? Hak savunmak, hak savunma araçlarından biri olduğu için de yazı yazmak nasıl bir prim sağlıyor sizce benim gibi insanlara? Çok para mı kazanıyoruz? Ne bileyim, bir işe mi giriyoruz ya da yakınlarımızın bir avantajı filan mı oluyor, ne oluyor acaba? Bunu ciddiyetle merak ediyorum. Kendi halinde naçizane hak savunuculuğu yapan bir insan nasıl bir fayda görüyor bu işten az biraz vicdani tatminden başka? Nedir prim dediğiniz şey? Bilmediğim bir şey varsa buyurun anlatın. Yoksa susun Allah aşkına!

Demem o ki bırakın konuşalım. Yazalım. Eleştirelim. Tartışalım. Bazen aynı fikirde olmayalım. Hatta bazen hata yapalım. Ama hakaret etmeyelim. Tehdit etmeyelim. Kimsenin onlarca yıllık geçmişini, emeğini harcamayalım. Konuşa konuşa, birbirimizi anlaya anlaya ilerleyelim. Birbirimize haksızca saldırarak enerjimizi ve zamanımızı harcamayalım. İnsanları kırmaktan, onları hak savunuculuğundan soğutmaktan imtina edelim. Herkes özgür ve eşit bir şekilde bu ülkede yaşasın diye taş üstüne taş koyalım. O taşları devirenlere beraber demokratik tepkiler gösterelim.

Bunları yapsak fena mı olur?