İnsan bir takvimin yaprağını yırtarken, geçmişine bir selam göndererek yeni güne başlar. Bilgiler, notlar, sözler o yaprakla gitse de bir sonrakinde yeni günün sözü, bilgileri, notları gelir ve böyle böyle bir yıl tükenir gider. Aslında zaman benim için bir takvim kavramıdır. Takvimde başlar ve takvimde biter. Bir dizem vardı. “takvimlerde eskir ve takvimlerde yenilenir yıllar.” Ömür benim için böyledir. Yırtılan her takvim yaprağıyla bir günüm gider ve eskirim. Her gelecek yaprakta ise gizlenen bir ömrün kilidini beklerim. Anahtar ise kolumdaki saattir. Saat benim hareket performansımı, zamanı doğru kullanmamı örgütler. Nihayetinde ya kolumdaki saat kötü bir örgütçü oldu ya da ben o saati sürekli kolundan çıkarıp kaçan bir nihilist oldum. Böyle dediğime de bakmayın. Marksizmin ağır bastığı bir dünya görüşüne sahibim ve öyle yarışıyorum zamanla.

Elimde bir kitap var. Epeyce bir süre elimde tutup, kapağını izledim kitabın. Kapaktan takvime, saate, geçmişte duvarımızda asılı olan, sadece bizim evde değil, neredeyse her evde olan, yapraklı duvar takvimlerine gittim. O dönem en meşhuru ‘Saatli Maarif Takvimi’ydi. Sayfalar günlük gibiydi. Özlü sözler, yemek tarifleri, ‘faideli’ bilgilerle doluydu. Zamana kendi çapında müdahale ediyordu. Ben ise o yapraklarla geçmişi geleceğe, geleceği geçmişe taşıyordum.

Sevgili Fadıl Öztürk’ün Lîs Yayınları’ndan çıkan Saatli Muhalif Takvimi ile düştüm zaman yolculuğuna. Lorca’nın son anıdır kapaktaki. Belki de Goya’nın Kurşuna Dizilenler isimli tablosudur. Kesin olan bir şey varsa, saatin durduğu an olarak okuyabiliriz. Goya faşizme karşı fırçasını sallarken, Lorca yumruğunu kaldırıp şiirlerini okuyordu. Goya 1814 yılında tamamlamıştır bu tablosunu. O tablo 1936 yılındaki Lorca’nın da direniş tablosudur. Saatin akrebi ve yelkovanı ise yeryüzündeki tüm katliamların olduğu anda durmuştur. Bundan sonra hiçbir anne ağlamasın, gözyaşı dökmesin diyedir itirazı. “Herkes anadilinden birbirine selam verip, selam aldı. Bir dili diğer bir dille tartmaya kalkmadı hiç kimse. İsteyen istediği gibi inancının gereğini yerine getirdi. Onlar yenildiler ya...”

Saatli Muhalif Takvimi’nin ruhu şiirdir. Şiirden çıkmış bütün sözcükler, şiirden beslenmiş. Muhalefet ederken bile itirazı lirik bir isyana dönüşüyor. Elbette yanlış giden şeyler var. Elbette zaman yörüngesini şaşırmış. Hal böyleyken çağ da geçmiş zamana doğru yolculuk telaşına düşmüş. “Saat tersine çalışıyor. Hafta sonundan başlıyoruz hafta başına. Ay sonundan geri geri geliyoruz ay başına. Çağ ileri gitmiyor, geriye doğru gidiyor, bir adım sonrası taş devri. Günün batmasıyla başlıyoruz hayata. Yaşayarak yaşlanmıyor, hızla çocukluğumuza yol alıyoruz. Bedenimiz dökülüyor, aklımızda ne varsa. Başa değil, yok oluşa doğru hızla yol alıyoruz. Yanlış giden bir şeyler var.”

Fadıl Öztürk’ün dert ettiği meseleler, hepimizin dert ettiklerinden. Onun farkı, dertleri sözün ihtişamına ortak etmesi. İki şeyi konuşturuyor bunu yaparken de. Vicdanı ve sözcükleri derdin ortağı yaparak başlatıyor sohbeti. Bu sohbetlere lezzeti veren en önemli baharat da dildir. Dilin inceliği, dilin kalbi kuşatan yanı, dilin sevmelere, sevgiye değen yanı ile kuruyor muhalefet sofrasını. “Taş tabletlere kazıdık, meydan muharebelerinden yaralı ve ölü sayımızla geldik. Sevmekti bütün derdimiz, nefreti silkinip atmaktı insanlığın üstünden. Sevmeye dokunmakla aldık dünyanın derdini.”

Saatli Muhalif Takvimi’nin sayfaları arasında dolaşırken, benim için zaman kavramı olan takvim yapraklarında yaşadığım duyguya benzer bir duyguyu yaşadım. Her sayfayı çevirdiğimde eskiye doğru yol aldım. Her sayfayı bitirdiğimde durup düşündüm. Doğduğum yerlerden, geçtiğim sokaklardan, oturduğum banklardan, yüzdüğüm sulardan, karla buluştuğum dağlardan bir parçayla buluştum. Sarıldığım dostlarım, kaybettiklerim, uzaklaştıklarım hepsi bu sayfalardan geçerek benimle buluştular. 12 Eylül’ün karanlık günleri de bu sayfaların içindeydi. İçim kavruldu. Fadıl Öztürk işkenceyi bile farklı anlatıyor. Oradaki temel sorudan siz neler yapıldığını anlayabiliyorsunuz zaten. ‘Arkadaşlarınız kim?’ sorusunda bitiyor her şey. “Benim kuşağım, 12 Mart öncesine yetişmemiş ama onun ruhunu giyinen bir kuşaktı ve devlet arşivlerinde tek bir fotoğrafımız yoktu. Ruhumuzu besleyen hayalleri giyindikçe bilinmez ‘suçlular’ olarak her eylemimizle durmadan devletin merakını kamçıladık. Bu nedenle yakalandığımız andan itibaren her türlü kaba dayağa muhatap olanlar olarak ‘ arkadaşların kimdi?’ sorusuna muhatap olmuş bir kuşaktık. Biz jelatinden yeni çıkmış devrimcilerin evleri basılınca ilk önce fotoğraflarımıza el konuluyordu. Bizi kare kare bilmek, arşivlemek istiyorlardı.”

Zaman değişti tabi. Artık evlerden fotoğraflar alınmıyor. Bütün hayatlar arşivlerde, evlerin içi kare kare bölünmüş. Herkesin yeri ve adresi bir tık mesafede. Şimdi aşılardan çip konuşuluyor. Değişen bir şey daha var o günlere benzemeyen. Sabaha doğru kapılar kırılıp, çocuk gözyaşları biriktiriliyor.

Saatli Muhalif Takvimi ile Fadıl Öztürk epeydir ara verdiği kitap serüvenine yine başladı. Kendi adıma ben özlemiştim. Yeni şiirlerinin de gelmesini bekliyorum sabırsızlıkla. Defterler açılmışken içindekiler tamamıyla dökülmeli. Bir süredir okuduğum, izlediğim her şeyden etkileniyorum, göğsüme sancılar düşüyor. Yaşımın nazar boncuğu olsun bu duygu değişimim. Saatli Muhalif Takvimi de duygulandırdı, anılarla buluşturdu. Gördüm ki şiirin dilinin değdiği metinlerle muhalif olmanın tadı değişiyormuş. Diline sağlık sevgili Fadıl Öztürk. İnsan hayatını kurgularken ve o hayatı yaşarken onuru ve vicdanı kibre kurban etmemeli. Bulunduğu yeri ihtişamlı sanarak başkalarına zarar vermemeli. Bir gün herkes düşer. Sözü sahibine bırakma zamanıdır.

bir adımızın olması değil
giydiğimizde bize yakışan
bir hayatımızın olmasıdır
önemli olan