Korona insanlığa fırsat sunuyor



Artı Gerçek

Avcı-toplayıcılar doğanın sırlarını biliyorlardı. Hayatta kalmaları buna bağlıydı. Oysa tarımla gelen düzen çiftçilere daha zor bir hayat sunuyordu.


Korona (COVİD-19) küresel virüs salgınına ilişkin alınması gereken tedbirler, yaşananların muhtemel sonuçları tartışılıyor. Sistemin bir virüs karşısında nasıl etkilenebildiğini, nüfus yoğunluğunun ve sosyal temasın olduğu yerlerde hak ve özgürlüklerin nasıl kullanılamaz hale geldiğini, hayatta kalma güdüsünün insanı her alandan nasıl tecrit ettiğini yaşıyoruz.

Aslında insanlığın yaşadığı bu endişe ve kısıtlanma halinden çıkarması gereken dersler, sisteme ilişkin düşünmesi gereken konular, cevabını araması gereken sorular bulunmakta.

İnsan güç, para, mevki ve şöhretin, bunlara yönelik ego ve hırsın, öldürerek yaşamanın dayanağını oluşturan savaşların ne kadar önemsiz olduğunu idrak edebilecek mi? Doğayı içinde yaşayan canlılarıyla temel alan yeni bir dünya paradigması inşa etme becerisini gösterebilecek mi? Korona virüs salgınını bir fırsata çevirebilecek mi?

İnsan, yenemediği korku ve hırslarıyla yarattığı para, din, ulus-devlet, sınır, bayrak, marş ortak mitleriyle bir yanılsama dünyasında yaşamaya devam edecek mi?

Güne şiirle, şarkıyla, doğanın fısıldadığı ezgileri dinleyerek başlayabilseydik, güzellikleri fark edebilme, kötülük yerine iyilik yapma, başkasının acısını hissedebilme ve sevebilme yetimizi geliştirme yolunda çok yol kat etmez miydik?

100 bin yıl önce yeryüzünde en az 6 farklı insan türü varken günümüzde sadece Homo Sapiens var. Diğerlerinin başına ne geldi ve bize ne olacak? Para hangi serüvenlerden geçerek herkesin güvendiği tek şey haline geldi? Homo Sapiens neden ekolojik bir seri katile dönüştü? Neden çoğu toplum erkek egemen? Güç ve parayı elde etmekte çaba ve başarı gösteren Sapiens, neden bu gücü iyiliğe ve mutluluğa dönüştürmekte başarısız?

Yuval Noah Harari bize bu soruları sordururken “Tarım Devrimi”ni tarihin en büyük aldatmacası olarak niteliyor. Bu değişimle Sapiens, doğayla kurduğu uyumu bozarak, açgözlülük ve hırsa kapılmış ve yabancılaşmaya doğru hareket kazanmış durumda.

Avcı-toplayıcılar için gökyüzü, dereler, ağaçlar, tepeler yani tüm doğa, evleri gibiydi. Yaşadıkları ve gezindikleri alanda fazla değişiklik yapmamışlardı. Oysa çiftçiler ormanları yok etmeye, kanallar açmaya, meyve ağaçları dikmeye, çitler çekmeye, duvarlar örmeye, hendekler kazmaya, böylece yapay insan adacıkları yaratmaya başladılar. Harari’ye göre etkileri çok geniş bir devrim gerçekleşmiş, Sapiens benmerkezci özelliğini göstermeye başlamıştı.

Avcı-toplayıcılar doğanın sırlarını biliyorlardı. Hayatta kalmaları buna bağlıydı. Zamanlarını çeşitli faaliyetlerle geçirebiliyor, açlık ve hastalıklarla az karşılaşıyorlardı. Oysa tarımla gelen düzen çiftçilere daha zor bir hayat sunuyordu.

İnsanlar çok emek isteyen buğday için kayalık ve çakıllı toprakları temizleyerek gün boyu çalışmaya başladılar. Toprağı tezekle beslemek ve su taşımak zorunda kaldılar. Küfle, çekirge sürüleriyle mücadele ettiler. Dahası bedeni bu tür işler için evrilmemiş olan Sapiens, bu uğraşlardan sonra bilmediği hastalıklara maruz kaldı.

Ağaçlara tırmanan, hayvan kovalayan Sapiens, topraktan kaya sökmeye, su taşımaya başlamıştı. Nitekim eski iskeletlerin incelenmesinden, tarıma geçişin bel fıtığı, kireçlenme ve omurga ağrılarına neden olduğu görüldü. Buğday tarlalarının yanına kalıcı barınaklar kurulmaya başlandı. Böylece Sapiens eve girmiş oldu.

İnsanlar tahıllarla beslenirken bağışıklık sistemlerini zayıflattıklarını, kalıcı yerleşimin ise salgın hastalıklar için bir üreme alanı oluşturduğunu anlamadılar; kuraklığın tehlikeli sonuçlar doğuracağını, gıdanın korunması için savunma duvarları oluşturmak gerektiğini düşünemediler. Sapiens tuzağa düşmüştü.

Çiftçilerin gelecek korkusu, endişeyle gıdaları saklamalarına neden oldu. Kuşkusuz tarıma geçişin en önemli sonucu büyük ölçekli politik ve toplumsal sistemlerin kurulmasıydı. Çiftçiler çok çalışmalarına rağmen ekonomik bir güvenceye kavuşamadılar. Yöneticiler ve seçkinler, emekle üretilen gıdayla beslenip çiftçileri zor bir hayata mahkûm ettiler.

Bu siyaset savaşlara neden olurken, sanat ve felsefe alanında gelişmeler yaşandı. Kaleler, anıtlar, tapınaklar, saraylar köylü yığınlarının emeği üzerinden var edilmiş oldu. İnsanlar arasındaki işbirliği ağları, genellikle baskı ve sömürüye dayalıydı. Gıdanın fazlası kralları, askerleri, filozofları, sanatçıları ve din adamlarını doyurdu.

Tarımın ortaya çıkmasıyla şehir devletleri ve imparatorluklar oluşurken, insanlar tanrılar, sınırları olan ülkeler, büyük şirketler üzerinden “yeni ortak mitler” yaratarak toplumsal bağları sağlamış oldular.

Harari, bugüne kadar gelen sistemin doğurduğu iletişim ağlarını “hayali düzenler” olarak nitelemekte. Sistemin sürekliliğini sağlayan toplumsal kurallar ortak mitlere olan inanca dayanmakta.

İkinci Tarım Devrimi aslında Sanayi Devrimi’nin yarattığı ucuz enerji ve hammaddeyle bağlantılı ortaya çıkmış bulunmakta. Tarım, traktörler, yapay gübreler, sanayi tipi zirai ilaçlar ve hormonların devreye girmesiyle hızla sanayileşirken üretimde patlama meydana geldi. Soğutucular, uçaklar gıdaların korunarak en uzak yerlere ulaştırılmasını sağladı.

Hayvanlar üretim bantlarında mekanikleştirilerek eziyete uğramakta. Hayvanların hayatlarının uzunluğu ve kalitesi ise kâr hesaplarına bağlı. Geniş bir alanda beslenmek, sosyal hiyerarşilerini belirlemek, yuva yapmak gibi güçlü istekleri olan tavuklar hareket edemedikleri dar alanlarda beslenerek bekliyorlar.

Süt ineklerinin çoğu hayatlarının tamamını kendi idrar ve dışkılarının içinde makinelere bağlı olarak geçiriyor. Bir taraftan besin, hormon, ilaç verilirken diğer taraftan başka bir makine sütlerini sağıyor. Bilimsel araştırmalara göre bu hayvanlar fiziksel acı hissediyorlar ve duygusal sıkıntılar yaşıyorlar.

Modern kapitalist ekonomi sürekli bir çeşitlilik içinde üretimi artırırken, üretilenlerin de birileri tarafından tüketilmesini istiyor. Tüketimcilik yeni bir etiğe bağlanıyor. Tüketimcilik popüler psikolojiyle de el ele vererek insanlara hazzın iyi, tutumluluğun ise kişinin kendini baskılaması olduğunu düşündürtmeyi başardı ve herkes çok iyi tüketici haline geldi.

Bu durumu “kapitalist-tüketimci etik” olarak kavramlaştıran Harari, bu etiğin ideallerini şöyle vurguluyor: “Bu yeni etik, zenginlerin yaşamlarını açgözlü ve daha fazla para kazanmakla uğraşarak geçirmeleri, geniş kitlelerin de arzularını ve tutkularını gidermek için daha fazla satın almaları koşuluyla cenneti vaat ediyor. Bu, tüm yapılması buyurulanları inananların yerine getirdiği tarihteki ilk dindir. Peki, bunun karşılığında cennete ulaşacağımızı nereden biliyoruz? Çünkü televizyonda öyle gördük.”

Para farklı zamanlarda farklı yerlerde icat edilirken, yaşanan zihinsel bir devrimdi. Sapiens, insanların ortak hayal gücünde yeni bir gerçeklik yaratmıştı.

Hıristiyanlar bir dönem bastıkları farklı paralarda Arapça “Allah’tan başka Tanrı yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir” sözcüklerini kullandılar. Hıristiyanlar bu paraları kullanırken Kuzey Afrika Müslümanları, üzerinde İsa ve Bakire Meryem’in olduğu paraları vergi olarak topluyorlardı.

Harari bu durumu şöyle değerlendirmekte: “Dini inançlar konusunda uzlaşamayan Hıristiyanlar ve Müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu. Çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister (…) Para dilden, devlet yasalarından, kültürel yasalardan, dini inançlardan ve toplumsal alışkanlıklardan daha açık fikirlidir (…) ayrıca din, cinsiyet, ırk, yaş, cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık da yapmaz.”

Bugünün hayali düzeninde para nadir bulunuyor. Gerçekte var olan para miktarı bilgisayar ortamında dolaşan paranın onda biri kadar. Tüm paranın %90’ı hayali olarak sadece sanal âlemde gözüküyor. Sapiens, mitlere dayalı hayali düzende, hayali parayı ortak mit haline getirmeyi başarmış durumda.

Kapitalist dünya reklam bombardımanıyla daha çok satın almaya ve tüketmeye özendirirken, daha çok isteme bizi tatminsiz ve mutsuz kılıyor. Bu döngü egomuzu ve hırsımızı kamçılıyor. Ego ve hırs bizi kontrol altına alırken ne empati yapabiliyoruz ne güzellikleri fark edebiliyoruz ne de mutluluğu tadabiliyoruz.

Uluslardan çok dünyada yaşayan insanların birlik olmasına ihtiyaç var. Artık olumlu olumsuz her şey küresel bağlamda yaşanmakta. Ulus-devlet modelinin ve milliyetçiliğin hiçbir anlamının kalmadığı bir çağda yaşıyoruz.

İnsanın yarattığı sistem kendi sonunu getirme tehlikesi taşımakta. Yapay zekâ ve biyo-teknolojinin ulaşacağı noktalar insanlığı nereye götürecek? İnsan biyoloji ve sibernetik alanlarında fikir üretebilecek bilgiye sahip olmadığı gibi demokratik yapıların da yeterince hızlı veri toplama ve işleme yeteneği bulunmadığından siyasetin sorunlara çözüm üretme kapasiteleri sınırlanmış durumda.

Yapay zekâlı ama bilinçsiz robotların bizi bizden daha iyi tanıyabilecekleri bir dünyada hayatımız nasıl olacak? Kaotik bir dünyada söz konusu gelişmeler ve ihtimaller içinde insan ne anlam ifade edecek? Sapiens’ten bu yana insan birçok değişim yaşamasına ve kazanımlar elde etmesine rağmen barış ve huzuru sağlayamadı ve mutluluğunu arttıramadı.

İnsan, küresel ısınmaya, çevre ve doğa kirliliğine neden olan eylemleri sonucu doğal ortamını yok ederken kendi sonunu da hazırlamakta. İnşa ettiği sistemle cehennemini yaratırken her gün yeniden dirilerek yanmakta ve başka insanların da cehennemi olmakta.

Savaşlar, kıyımlar, katliamlar… Kadınlara yönelik öldürme eylemleri, gençlerin savaşta ölmeleri ya da sakat kalmaları, intiharlar.

İnsan içinde var olduğu gezegeni kendi içindeki cehennemle yakmaya devam edecek mi? Her şey en başa mı dönecek? Yoksa kendini yok etmeye götüren bu süreçte ilerlerken bir uyanış mı yaşayacak? İnsan “Korona”nın sunduğu fırsatı kullanabilecek mi?

 

YAZARIN TÜM YAZILARI