İki gün üst üste aynı manşetle çıkan gazete!



Artı Gerçek

‘Almanya bizi kıskanıyor’ diyorlardı ya, evet, doğrudur. ‘Goebbelsizm’i, ‘Neo-Goebbelsizm’ aşamasına çıkarttığı için Türkiye’yi kesin olarak kıskanıyordur Almanya; ama Hitler Almanya’sı!


“Basın iktidarın kullandığı dev bir klavyedir” diyordu Hitler’in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels.

Başka “inci”leri de vardı elbette:

“Bana vicdansız bir medya verin size bilinçsiz bir halk sunayım.”

“Vicdansız medya”nın nasıl yaratılacağı konusunda yol da gösteriyordu:

“Gazetecileri ve patronlarını satın almak, devşirmek ve çıkarlarımız doğrultusunda kullanmak için her şey yapılmalıdır.”

Goebbels’in önermeleri sadece basınla ilgili değildi. Yargı da nasibini almıştı Hitler’in Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı’ndan:

“Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.”

1930’ların Almanya’sındaki Goebbels önermelerini 2000’lerin Türkiye’sinde neredeyse madde madde yaşama geçirdiler.

Önce televizyonu ve gazetesi olan holding sahiplerini satın aldılar. Biat etmeyenlerin medyasını Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) düşürdüler. Sonra da ihale verdikleri Saray müteahhitlerine bu gazete ve televizyonları birer ikişer dağıttılar.

Tam teslim olmayan, teslim oluyormuş gibi yapıp zaman zaman gazetecilik damarı depreşen patronların elindeki televizyonları ve gazeteleri de baskıyla, tehditle Saray’ın müteahhitlerine yok pahasına satın aldırttılar. Hem de devlet bankalarından krediler kullandırarak.

12 Eylül sonrası işbaşına gelen hükümetler medya sahiplerine devlet ihalesi veriyordu. Ama saray iktidarı bu çarkı tam tersine çevirip devlet ihalesi verdiği müteahhitlere birkaç gazete ve televizyon da verdi.

Böylece Saray’a bağlı onlarca gazete ve televizyondan oluşan dev bir propaganda aygıtını ele geçirdiler.

Ama elbette burası 1930’ların Almanya’sı değildi. “Goebbelsizm” kesmezdi, “Neo-Goebbelsizm”e ihtiyaç vardı. 

1900’lerin koşullarında “Goebbelsizm” Almanya’daki tüm muhalif ve bağımsız medyayı dümdüz etmişti ama 2000’lerin Türkiye’sinde bu pek kolay görünmüyordu. Bu yüzden muhalif yayınları ve bağımsız medyayı tümüyle engellemeleri mümkün olmadı. Bunun için de “Neo-Goebbelsizm”e ihtiyaç vardı.

Sadece Cumhuriyet Gazetesi’nde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’la ilgili yayınlanan haber sonrası savcılarıyla, yargıçlarıyla, devletin bazı kurumlarıyla estirilen fırtınaya bakmak bile Türkiye’de uygulanan “Neo-Goebbelsizm”in boyutlarını göstermek için yeterli olur.

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak “Boğaz’da kaçak var” başlığıyla bir haber yazdı. Foto Muhabiri Vedat Arık da bu haberin görüntülerini çekti.

Habere göre, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun evinin yanında olan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait 240 metrekarelik arsayı biraz da şaibeli bir ihaleyle aylık 258 lira karşılığında 10 yıllığına kiralamıştı.

Ancak daha kiralama işlemlerini tamamlamadan, Boğaziçi Öngörünüm Bölgesi’nde bulunan ve izinsiz çivi dahi çakılamayan arsayı çevirmiş, içine bir şömineyle bir çardak yapmıştı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi de bu izinsiz yapılanmayı yıkmıştı.

Ocak’ın Cumhuriyet’te yaptığı haber buydu.

Bilgileriyle, belgeleriyle de sonuna kadar her satırı doğru bir haberdi bu. 

Haberden sonra CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Üsküdar İlçe Başkanı Suat Özçağdaş’a “Gidip o arsaya bir bak, yeni bir yapılanma var mı” demişti.

Özçağdaş da arsanın olduğu yere gitmiş, yolun karşısından, arsanın olduğu kaldırıma bile geçmeden bir fotoğraf çekmişti.

Böylesine sıradan bir süreçten dördü gazeteci, ikisi muhalif siyasetçi altı kişi hakkında üç ayrı soruşturma başlatıldı. 

Bir, “terör”den…

İki, “özel hayatın gizliliğini ihlal”den…

Üç, “suçu ve suçluyu övme, suça azmettirme”den…

Dördüncü olarak bir mahkeme kararı çıkmıştı. Sadece “Boğaz’da kaçak var” haberine değil, bu haber nedeniyle başlatılan “terör soruşturması”yla ilgili haberlere de, CHP’nin Fahrettin Altun hakkında yaptığı suç duyurusu haberlerine de erişim engeli gelmişti. Bu haberleri kullanan onlarca haber sitesi de bu yasaktan nasibini almıştı.

Altun’la ilgili haberlere jet hızıyla erişim engeli getiren Anadolu 8. Sulh Ceza Hâkimliği haberde “kamu yararı” görmemişti.

Altun’un başında olduğu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bağlı olan Basın İlan Kurumu (BİK) da bu haberden dolayı Cumhuriyet’e 35 gün ilan kesme cezası verdi. 

Onca bilgiye, belgeye ve tutanağa karşın Altun’la ilgili “haberin gerçeği yasıtmadığı”na ve “kamu yararı olmadığı”na karar vermişti Altun’a bağlı BİK.

Yetmedi, dünkü ve önceki günkü Cumhuriyet aynı manşetle çıkmak zorunda kaldı; “Cevap ve düzeltme.”

Hele önceki günkü Cumhuriyet’in birinci sayfasında biri manşet olmak üzere tam üç tane “cevap ve düzeltme” başlığı vardı.

Basın tarihinde kolay kolay görülmeyecek bir rezillik bu.

Hatta işi o kadar ileriye vardırdılar ki, belki de 100 yıla yakın tarihinde Cumhuriyet Gazetesi ilk kez birinci sayfasındaki imzasız, editoryal köşesi olan “Olayların Ardındaki Gerçek”ten bile tekzip yiyordu mahkeme kararıyla.

Yalan olduğuna dair tek bir kanıt ileri süremedikleri, gerçeği yansıtmadığını kanıtlayamadıkları bir habere bile Saray’ın yargısıyla, kurumlarıyla böyle bir tepki vermesi içinde bulunduğumuz “Neo-Goebbelizm”in doğal bir sonucuydu.

Yargıyı ve devletin kurumlarını “Saray’ın sopası” olarak kullanan Erdoğan iktidarı, “sadece bana değil, tek bir Saraylıya dokunanı da yakarım” mesajı veriyordu.

“Almanya bizi kıskanıyor” diyorlardı ya, evet, doğrudur. “Goebbelsizm”i “Neo-Goebbelsizm” aşamasına çıkarttığı için Türkiye’yi kesin olarak kıskanıyordur Almanya; ama Hitler Almanya’sı!
 

YAZARIN TÜM YAZILARI