Türkiye’de siyaset; HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, HDP’nin kapatılması tartışmalarına kilitlendi.

Neredeyse bütün siyasal analistler, Saray beslemesi televizyonların tartışmacıları, gazetelerin köşe fetvacıları “HDP kapatılmalı mı, milletvekilleri içeri atılmalı mı, yoksa ikisini birden mi yapmalı” sorularını kendileri üretip kendileri yanıtlıyor.

KJ’lerine “HDP seçmeni ne düşünüyor” diye yazan besleme televizyonlar, bir tane bile HDP’linin olmadığı tartışma programlarında Kürt oylarını AKP hesabına nalıncı keseri gibi yontarak parsel parsel dağıtıyorlar.

Bunu yaparken de yayıncılığın abc’si olan bir kurala, muhatabının görüşünü alma kuralına uyma gereği bile duymuyorlar.

Aslında bunu yaparak “biz yayıncı, gazeteci falan değiliz, biz Saray’ın propaganda aparatıyız” diye itiraf ediyorlar açıkça.

HDP’nin tüzel kişiliği ve milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak cezaevine atılmaları üzerinden dönen bu tartışma kaçınılmaz olarak insanların aklına “90’lı yıllara geri mi dönüyoruz?” sorusunu getiriyor.

Aslında Erdoğan iktidarı 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana eksiğiyle fazlasıyla adım adım 1990’lı yıllara dönüş sürecini başlattı.

Kimi alanlarda 1990’ların karanlık sürecini çoktan aştı, bazı eylemliliklerde de şimdilik daha arkadan geliyor.

90’lı yılların eline en çok kan bulaşan siyasi figürlerinin başında dönemin başbakanı Tansu Çiller geliyor elbette. Hemen arkasından da Mehmet Ağar…

İkisi de bugün şu ya da bu biçimde AKP’ye destek veriyor.

Hatta Ağar’ın oğlu AKP milletvekili, bir dönem çömezi olan Süleyman Soylu İçişleri Bakanı; 90’lı yıllardaki Ağar gibi.

90’lı yıllar Kürtler açısından en ağır baskıların olduğu çok kanlı bir dönemdi.

Kürtlerin partilerini kapatmalar, milletvekillerini içeri atmalar… Kürt partilerinin kadrolarını tutuklamak, ağır işkencelerden geçirmek dönemin önemli özelliklerinden biriydi.

Köy boşaltmalar; JİTEM, itirafçılar ve Hizbullah tarafından gerçekleştirilen faili meçhul cinayetler, beyaz Toroslarla insan kaçırmalar…

Yeşil, sarı, kımızı renkleri yasaklamak… Görünürde yasağın kalkmasına rağmen Kürtçe konuşanı, şarkı söyleyeni, dinleyeni; okuyanı, yazanı “PKK’lı terörist” diye içeri tıkmak…

Musa Anter’inden Uğur Mumcu’suna siyasi cinayetler… Dönemin Cumhurbaşkanı Özal’ın, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ciddi suikast şüphesi taşıyan ölümleri…

Kaçırılıp öldürülen HEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın cenazesinde, Newroz gösterilerinde kitlelerin taranarak öldürülmeleri, askeri uçaklarla Türkiye’nin sınırları içindeki Kürt köylerinin bombalanması, onlarca insanın öldürülmesi…

Neredeyse davulla zurnayla gidilen, bitmek bilmeyen sınır ötesi operasyonlar…

2020’lere geldiğimizde de artısıyla eksisiyle 90’lı yılların karakteristik çizgileri yine çıkıyor karşımıza.

Zaten 90’lardaki sınır ötesi operasyondan gele gele 2020’lerde Gare fiyaskosuna vardılar sonuç olarak.

Yeşil, kırmızı, sarı renklerin bir araya gelmesi yine “terör örgütü propagandası” sayılıyor. İşin ilginci 2020’lerde bu üç renge ek olarak gökkuşağının diğer renkleri de yasaklandı.

Özellikle 2015’ten bu yana HDP’nin eş genel başkanları, milletvekilleri, belediye eşbaşkanları, parti yöneticileri, belediye meclis üyeleri hatta üyeleri kitlesel olarak gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.

İktidar, 1990’lar ve sonrasında görülmediği kadar büyük bir “kayyım saldırısı”yla HDP’li seçilmiş yerel yöneticileri iki dönemdir buduyor.

1990’larda olmadığı kadar Kürtlerin seçme seçilme hakkı yok ediliyor.

Hatta 2020’li yıllarda işi HDP’nin milyonlarca seçmenine beddua okumaya vardırdı iktidar sözcüleri.

Artık Kürt gazeteciler faili meçhule kurban gitmiyor, teker teker tutuklanıp cezaevine atılıyor; yazdıkları bir haber, çektikleri bir fotoğraf nedeniyle içeride yıllarca üzerlerine neredeyse beton dökülüyor.

Kürt Özgürlük Hareketi’ne yakın yayın çizgisi olan gazetelerin binaları belki 90’lardaki gibi bombalanmıyor ama güvenlik güçleriyle basılıp ofisleri tarumar ediliyor, çalışan gazeteciler yaka paça gözaltına alınıyor, yayın organları KHK’larla kapatılıyor.

Sadece Kürt gazeteciler değil, bu ülkedeki muhalif gazeteciler, iktidarı eleştirenler sokak ortasında saldırıya uğruyor; evlerinin, işyerlerinin önünde çeteler tarafından linç ediliyor.

Sonra da çoğu karakolun ön kapısından girip arka kapısından çıkıyor.

Saldırıya uğramak için sadece solcu ya da Kürt olmak gerekmiyor.

Bir zamanlar iktidar kanatlarından birinin siyasi çizgisinden gelen siyasetçiler ve gazeteciler de çetelerin tehdidi altındalar.

Daha dün Levent Gültekin Bakırköy’ün en kalabalık caddesinde sokak çetelerinin saldırısına uğradı.

Siyasetçi Selçuk Özdağ, gazeteciler Orhan Uğuroğlu, Yavuz Demirağ, Sabahattin Önkibar, Murat İde…

Artık dönem gereği beyaz Toroslar yok ama, siyah Transporterler gün ortasında, kentlerin göbeğinden insanları kaçırıyor, aylarca haber alınamıyor kaçırılanlardan.

Hem bölgede hem de bazı batı kentlerinde gençler polis araçlarına zorla bindiriliyor, işkence edilip muhbir olmaya zorlanıyor.

2015 seçimlerinden bu yana yaşananlar giderek yoğunlaşan biçimde “90’ların kötü ruhu geri mi geliyor” sorusunu daha çok gündeme taşıyor.

İşte tam da böylesi bir süreçte Gazeteci Said Sefa kendi youtube kanalından yaptığı yayında vahim iddialar gündeme getirdi.

Sefa, AKP iktidarının Erbakan’ın 1990’larda dile getirdiği İslam Birliği’nin oluşacağı, İslam NATO’sunun kurulacağı, İslam Birleşmiş Milletleri’nin oluşacağı “1994 ruhu”nu 2023’te hayata geçirme hazırlıkları yaptığını öne sürdü.

Artı TV’de katıldığı Haber Aktüel’de Sefa “2023 yılına giderken 100 yıllık bir hesaplaşmanın olacağını, İslam birliğini sağlayacakları iddiasıyla, bütün tarikat ve cemaat liderleriyle görüştükleri gibi Saadet Partisi’nden de Oğuzhan Asiltürk ile görüşüp o 94 ruhunu tekrar satın aldıklarını, aslında çıkarmış oldukları Milli Görüş gömleklerini tekrar giymiş olduklarını gördük” diyordu.

Sefa’nın sözünü ettiği bu “94 ruhu” siyasal İslam geleneğini bilenlerin 1990’lı yılları.

Bir de bizim bildiğimiz 1990’lı yılların belirgin bir özelliğinin günümüzle paralellik sağlayacağı başka bir iddiada daha bulunuyor Sefa.

“İYİ Parti ve HDP’ye kurulan kanlı tuzak” başlıklı yayınında Sefa, İYİ Parti’nin önemli isimlerine suikast düzenleneceğini ve bu suikastın HDP ile İYİ Parti’yi karşı karşıya getirmek için PKK’nin üzerine atılacağını iddia ediyor.

Sefa, bu iddiasının bir yorum olmadığını, söz konusu bilgiyi bugüne kadar kendisini yanıltmayan bürokrasi içersindeki kaynaklarından aldığını söylüyor.

Açıkça söylemek gerekirse, Sefa tanıdığım kadarıyla objektif gazetecilik kriterlerine çok özen gösteren, bilgiyle yorumu birbirinden titizlikle ayıran bir meslektaştır.

Bu nedenle dile getirdiği iddia; bir yandan tüyler ürpertici ama diğer yandan da 90’lı yılların eksik kalan siyasi suikastlar tablosunu fazlasıyla tamamlayıcı bir unsur.

Bu oyunu bozmaları için İYİ Parti lideri Akşener’e, HDP’ye, Davutoğlu’nun Gelecek ve Babacan’ın DEVA partilerine açıkça çağrı yapıyor Sefa.

Görüldüğü gibi iktidar; çözemediği, dağıtamadığı muhalefeti daha kanlı yöntemlere başvurarak tümüyle berhava etme potansiyelini açık açık taşıyor.

İktidarın, saf dışı edemediği HDP’yi daha kirli ve karanlık oyunlara başvurarak siyasal alanın dışına atmak için daha saldırgan bir yol izleyeceği açık.

Çünkü Erdoğan iktidarını sürdürmesinin önündeki en büyük engel olarak HDP’yi görüyor.

Çözemediği Kürt sorunu şimdi HDP üzerinden AKP’nin iktidarını tehdit ediyor.

O yüzden 2020’lerde “1990’lara mı dönüyoruz” diye tartışıyoruz.

Bu kafayla sadece 1990’lara dönsek iyi.

Bu sorun çözülmedikçe 1938’lere, hatta 1925’lere dönmeye kalkacak potansiyel bir devlet olma anlayışı var bu ülkede.

Hatta değil 20. yüzyıla, 1990’lara; 1984’ten sonra 19. yüzyıla, Hamidiye Alayları’nın kurulduğu 1890’lara dönmeye kalkan bir kafa var karşımızda.