Evet, fena bunaldık. 

Her şeyden önce memlekette son bir haftada yaşanan şeyler bunalttı bizi. Bütün baroların muhalefetine ve baro başkanlarının uzun süredir Türkiye’de görülmemiş bir biçimde sokaklarda, parklarda, Meclis önünde, her yerde direnmelerine rağmen çoklu baro teklifi kanunlaştı. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ne yapacağını göreceğiz. İhtiyati tedbir kararı verilmezse eğer AYM karar alıncaya kadar yeni barolar kurulmuş, seçimler gerçekleşmiş olacak. Bu nedenle AYM’nin hızı ve tutumu, baroların ve ülkenin selameti açısından hayati. 

Ayasofya camiye çevrildi. Bize, “yok canım ya, bu saatten sonra öyle bir şey yapmazlar” dedirten mevzulardan biriydi bu. Yine yanıldık. O kadarını da yapmazlar dediğimiz çok şey yaptılar. Yapmaya devam da edecekler.

İktidar gelecek erken ya da olağan seçimlerde kaybedene kadar.

Evet, bu mümkün. Daha önce de yazdığım gibi, yeter ki muhalefet temel ilkelerde ve bir geçiş döneminde yaşanacaklarda anlaşsın; çalışsın, insanlara umut versin, oylara sahip çıksın. Parlamenter sisteme geri dönüş, hukukun üstünlüğünün ve yargı bağımsızlığının korunması, yeni anayasa ile eşit vatandaşlık ve güçlü yerel yönetimlerin güvenceye alınması, doğanın korunması, şeffaflık gibi konularda mutabakat sağlayabilir muhalefet. Adına ittifak desinler demesinler; kendileri dahil herkesin geleceği için eş güdümlü hareket etsinler yeter. Sonra, yeter ki insanlar susmasınlar. Geleceklerine, memlekete, oylarına sahip çıksınlar. Gençler, kadınlar zaten susmaya niyetli değiller görüldüğü üzere. Değişimin mümkün olduğunu gören, umut verilen insanların ölü toprağını üzerlerinden atacaklarına, çok şaşırtıcı işler yapacaklarına inanıyorum ben.

Memleket hali kadar olmasa da Diyarbakır’daki sıcak hava da epey bunaltıyor insanı. Tamam, bu coğrafya yaz aylarında hep sıcaktır ama bizim tercihlerimiz bu şehrin iklimini daha da bunaltıcı hale getirmiyor mu?

Gün boyu güneş gören yüksek binaların dış cephelerinin ve kullanılan klimaların yaydığı ısı, asfalt yollar, ağaçsız, gölgesiz kaldırımlar ortalığı daha fazla ısıtmıyor mu? Hele dış cephesi cam veya metal ile boydan boya kaplı olan binalar. Günden güne sayıları artan plazalar, kışı bir hayli soğuk, yazı ise cehennem olan bu şehirde gösterişten başka hangi ihtiyaca cevap oluyor? Zaman zaman sosyal medyada bu konuda bir şeyler paylaştığım için ‘taktın’ diyenler oluyor ama bu ucube şehir ısıtıcılarının önünden geçerken tepki vermemek mümkün mü? 

Size bir örnekle açıklamaya çalışayım durumun vahametini. Benim de üyesi olduğum bir kurumun da ofisi bir plazada ve toplantı odasının iki tarafı boydan boya camla kaplı. Tahmin edeceğiniz üzere oda epey de güneş alıyor. Toplantı odasında toplantı yapmak şu anda mümkün değil çünkü Covid 19 nedeniyle klima kullanmamız yasak. Ayrıca klimanın odayı soğutması için toplantıdan en az 1-2 saat önce açılması gerekiyor. Cam duvarların yol açtığı enerji sarfiyatını ve rahatsızlığı düşünebiliyor musunuz? 

Apartman dairelerinin bulunduğu binalarda da durum iç açıcı değil. İklim dikkate alınmadan inşa edilen binaların epey bir kısmında yatak odaları sabah, salon ve mutfak da gün boyunca güneş alıyor. Bu dairelerde uyumak da, gün için de oturmak da neredeyse mümkün değil. Evet şehir sıcak ama tersi bir dizayn biraz daha rahatlık sağlamaz, klimaya duyulan ihtiyacı azaltmaz mıydı? Böyle yazı sıcak şehirlerde balkonlar hayati. Neyse ki Diyarbakır’daki apartmanların çoğunda geniş balkonlar var ama nedense toki evlerindeki balkonlar bir orta boy masa büyüklüğünde. Taksitle ev alan insanların ev sahibi oldukları için şükretmeleri gerektiği, bir de balkona sahip olmayı istemeye hakları olmadığı düşünülüyor herhalde.

Evet, ülkenin her yerinde bu sorun var. Birbirine benzeyen binalardan mütevellit toki cumhuriyeti olarak adlandırılabilecek semtler inşa ediliyor her yerde. İnsanlar trend olarak gördüklerine imreniyor, en yeni, en ışıltılı olana sahip olmak istiyorlar. Kendi avm’si içinde olan sitelerde yaşamak, dış dünyayla, başka ‘sınıf’larla bağları kopsun istiyorlar. Etrafı tel örgülerle çevrili sitelerde güven içinde yaşamak istiyorlar. Varaklı, asma tavanlı, insanları sıkıntıdan bayıltacak kadar ışıltılı dairelerde yaşayıp kendilerini ayrıcalıklı ya da saraylı hissetmek istiyorlar. Ha tabi müstakil evlerde yaşayanlar da var ama niyeyse müstakil ev deyince memlekette herkesin aklına lüks villalar geliyor. Yüksek gelirli olmayan insanların da minik bir bahçeye sahip olmak isteyecekleri kimsenin aklına gelmiyor. Hiçbir müteahhit daha küçük, daha mütevazi evler yapmayı arzu etmiyor.

Peki bütün bunlar kendi kendine mi oluyor? Kapitalist sistem bir yana, trajik demografik değişim, kentlere göç, demokratikleşmeme, gelir dağılımında uçurum, sonradan görme gibi meselelerden kopuk mu bu ahval? Hiç sanmıyorum.

Bu sıcak şehirde nasıl rahat yaşayabileceğimizi bulmak zor değil. Yüzlerce yıl önce bu coğrafyada yaşayan insanlar iklimle nasıl barışık yaşayacaklarını bilmişler; evlerini ona göre inşa etmişler. Sur’daki evlerdeki kışlık, yazlık odalar, kilerler, ahşap tavan, avlu, avludaki havuz, sulandığında serinlik vermesi için delikli taşlarla döşenen avlu, avludaki koca ağaç, dar sokaklar bugünün insanlarına neden bir şey söylemiyor?

İnsan düşünmeden edemiyor. O evleri inşa eden kadim halklar bu coğrafyadan sürülmeseler, öldürülmeseler, bu şehir bu şekilde mi büyürdü acaba? Binlerce yıl bir coğrafyada yerleşik olarak yaşamak, o coğrafyayı iyi tanımayı sağlıyor, kendini ondan korumayı ama aynı zamanda ondan yararlanmayı öğretiyor olabilir mi? Ve demografisi trajik bir şekilde değiştirilen bir coğrafyanın yeni sakinleri bu kadim bilgiden ve deneyimden mahrum bir şekilde kısa vadeli yararları önceleyerek adımlar atıyor olabilirler mi? 

Ege mimarisine bakın bir, örnek olarak. Sokaklar bizimkiler gibi dardır, gölge olsun diye. Bütün evlerin dış cephesi beyazdır, güneşi çekmesinler diye. Her evin küçük de olsa bir avlusu ve ağacı vardır. Evler taştan yapılmıştır. Evlerin üzerinde dam değil çatı vardır, sıcaktan da soğuktan da insanları korusun diye. Adanın kadim sakinleri olan Rumlar tarafından inşa edilmiş mahalleler böyleler. Ya Ege’ye sonradan gelenlerin kurdukları mahalleler? İnsan hayret ediyor. Yapılmışına bakıp hiç mi örnek almaz insan? Memleketin dört bir yanında yapılan bazı yazlıklara bakın bir de. Biraz daha kullanılacak alan kazanılsın diye evlerin üstünde damlar var. Ve o damların altında feci bir şekilde yanan yatak odaları. Uyumak ne mümkün!

Diyeceğim o ki, evet, bazı coğrafyalar fazla sıcak ya da soğuk ama o coğrafyalarda bugünün imkanlarına rağmen bu kadar rahatsız yaşamamıza sebep olan biziz. Memleketteki haksızlık hukuksuzluk, açlığımız, doymazlığımız, özentilerimiz, görmemişliğimiz… Bir salgın dahi insanlara nasıl bir hayat yaşadığımızı ve aslında nasıl yaşayabileceğimizi düşündürmediyse, bunalmaya devam edeceğiz demektir.