“Bir benim çocuğumu şu koca dünyaya sığdıramadınız!” diye feryat ediyordu bir anne. Transseksüel olan çocuğu maruz kaldığı baskılara daha fazla dayanamadığı için intihar etmişti. O anne de çocuğu da istisna değildi. İntihar etmeye adeta mecbur bırakılmış o kadar çok eşcinsel ve transseksüel haberi geliyordu ki, “trans intiharları politiktir” dedi LGBTİ+ hareketi haklı olarak. 

Kaderleri; kimlikleri bilindiğinde okulda, iş yerinde, tacize ve hakarete maruz kalmak, işe alınmamak ya da işten atılmak, sistematik olarak aşağılanmak, toplum dışına itilmek, tacize ve şiddete maruz kalmak, yoksulluğa ve fuhuşa sürüklenmek olan eşcinseller. 

Bütün bunları yaşamamak için ömürleri boyunca kimliklerini gizlemek zorunda kalan eşcinseller. 

Evlendiklerinde, çoluk çocuğa karıştıklarında heteroseksüel sanılan eşcinseller. 

Ben buradayım demediklerinde, sessiz kaldıklarında, gerçekten var olmadıklarına insanların kendilerini inandırmak istedikleri eşcinseller. 

Ama aslında insanların aldığı hava, içtikleri su kadar gerçek olan ve her yerde olan eşcinseller. 

Sen, ben, o, arkadaşımız, kardeşimiz, ebeveynimiz, yakınımız, iş arkadaşımız, bakkalımız, öğretmenimiz, kasabımız, terzimiz, berberimiz, manikürcümüz, eve gelen yardımcımız, doktorumuz, eczacımız, avukatımız, milletvekilimiz olan eşcinseller. 

İnsanlar gözlerini kapattıklarında yok olmayan, çok sayıda ve her yerde ve her etnik kökenden ve her inançtan olan eşcinseller. 

İnsanlık var olduğundan beri olan, İslamiyet’ten önce de var olan, İslamiyet’ten sonra da var olan, bundan sonra ve sonsuza kadar var olacak olan eşcinseller. 

Heteroseksüellerin tercih ettikleri için değil, bilmedikleri bir nedenden dolayı heteroseksüel oldukları gibi, tercih ettikleri için değil, zaten öyle oldukları için eşcinsel olan eşcinseller. 

Muhafazakâr, devlete ve iktidara itaatkâr tebaadan oluşan, yalnızca heteroseksüel ilişkilerin yaşandığı, herkesin ama özellikle kadınların küçük yaşta evlendiği, çok çocuk doğurduğu topluma tehdit olarak görülen eşcinseller. 

Yeni bir düşmana, gündem değiştirmeye ihtiyaç duyulduğu zaman ortaya atılan, maruz kaldıkları nefret katmerlenen, daha fazla ayrımcılığa, daha fazla şiddete maruz kalan eşcinseller. 

Bu dünyadaki dili, dini, rengi, etnik kökeni, cinsiyeti ne olursa olsun bütün insanların sahip olduğu haklara sahip olduklarını hâlâ anlatmaya çalıştığımız eşcinseller. 

Neden şu anda eşcinseller hakkında konuşuyoruz peki? Laik ve demokratik bir ülkede ta en baştan hiç kurulmamış olması gereken, İslam inancına göre ise hiçbir tanımı ve kutsallığı olmayan bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığının başındaki kişi Ramazan Ayı’nın ilk cuma günü hutbesinde “İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lûtîliği, Eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti. Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir, bunun hikmeti. Yılda yüzbinlerce insan gayri meşru ve nikahsız hayatın islamî literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu Hiv virüsüne maruz kalıyor" dedi çünkü.

Dünyada ve memlekette bu kadar dert varken, mesela karantina döneminde kadınlar daha fazla şiddete maruz kalırken, binlerce insan işsiz ve aşsız kalmışken bunlara dair sözler söylemesi mümkünken, Diyanet İşleri Başkanının konuşmasında eşcinselleri hedef alması tesadüf değil elbette. Yalnızca İslam inancına mensup vatandaşlara hizmet eden, dolayısıyla devlet eliyle yapılan ayrımcılığın ete kemiğe bürünen halinin kurumsal temsilcisi olan, yıldan yıla artan bir bütçeye sahip olan ve iktidarı destekleyen bir çizgide açıklamalar yapan, özellikle son yıllarda tamamen politik bir kuruma dönüşmüş olan Diyanet İşleri’nin, ekonomik krizin, yoksulluğun ve koronanın iktidarı bu kadar sıkıştırdığı bir dönemde eşcinselleri hedef göstermesi iktidarın mütemadiyen oynadığı “yeni düşman yarat, gündemi değiştir, seçmenleri bu düşman karşısında iktidarın etrafında kenetle” oyunun bir parçası kanımca. Bu ülkenin insanlarını nasıl da iyi tanıyor iktidar. İhtiyaç duyduğu anlarda onları nasıl da manipüle edebiliyor. Ve ülkenin önemli bir kurumunun başındaki kişi bir yandan iktidarı desteklerken bir yandan da toplumda yaygın olan eşcinsel nefretini nasıl da körüklüyor. 

Az biraz insan hakları ile ilgilenmiş olan herkes Diyanet İşleri Başkanı’nın sözlerinin nefret söylemi içerdiğini görür. İslam inancında eşcinsellik haram olabilir, buna bir şey diyemem. Konunun uzmanı değilim sonuçta. Ancak bir inanca göre makbul görülmeyen bazı hallerin ve davranışların toplum üzerinde tesiri olan bir kişi tarafından kötülenmesi ve hedef gösterilmesi kabul edilemez. İslam inancına göre bildiğim kadarıyla alkol de haram. Bazılarına göre baş örtüsü takmamak da günah. Bunlara inanıp o doğrultuda yaşamak bütün inananların hakkı, değil mi? Hiç kimse bazıları alkollü içecek içmiyor ya da başını örtüyor diye insanları aşağılayamaz, hedef gösteremez değil mi? İşte aynı şekilde, bunlara inanmadığı için farklı bir yaşam biçimine sahip olan insanlar da, mesela alkol alan, başını örtmeyen insanlar da başkaları tarafından aşağılanamaz, hedef gösterilemez. Eşcinseller de öyle. Birileri eşcinselliğin haram olduğuna inanabilir. Kendi bilecekleri şey. Ama kimsenin, hele ki bir devlet kurumunun başında olan, toplumu etkileyecek bir konumda olan bir kimsenin eşcinselleri aşağılama ve hedef gösterme hakkı yoktur. Hele ki mütemadiyen ayrımcılığa ve şiddete maruz kalıyorsa hedef gösterdiği topluluk. Yapılan nefret söyleminin bir nefret suçuna sebep olması an meselesidir. Bunu görmemek imkânsız. Her şey gün gibi açık. 

Nitekim ülkedeki bazı insan hakları örgütleri ve barolar da bunu gördüler ve bu sözleri kınayan açıklamalar yaptılar. Yaptıkları açıklamalar nedeniyle barolar hakkında “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçundan jet hızıyla soruşturmalar açıldı. Bunlardan birisi de Diyarbakır Barosu’ydu. Bir hatırlayalım Diyarbakır Barosu’nun yaptığı açıklamayı

“Diyanet İşleri Başkanının, ne yazık ki ‘’Ramazan: Sabır ve İrade Eğitimi’’ başlıklı cuma hutbesinde nefret söylemi içeren ve ayrımcılık yasağını ihlal eden söylemlerde bulunduğuna şahitlik ettik.

Bu söylemler, nefret suçlarına maruz kalan ve yaşam hakkı başta olmak üzere pek çok hak ihlaline uğrayan LGBTİ+lara yönelik saldırıları artırabilecek ve halkın belli bir kesimini suç işlemeye teşvik edebilecek nitelikteyken, devletin bir kurumunun göz göre göre hala bu tarz ayrımcı söylemlere devam etmesini asla kabul etmiyoruz. Öte yandan HIV ile yaşayan kişilerin sosyal hayatta damgalanmalarının(stigma) önüne geçilmesi ve ruhsal sağlıklarının korunması açısından devletin pozitif yükümlülük altında olduğunu hatırlatıyoruz.

Diyanet İşleri Başkanının taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde ve açıkça Anayasanın 10. Maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesine aykırı söylemlerde bulunamayacağını; hiç kimsenin cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği ve hastalık durumu sebebiyle ayrımcılığa uğrayamayacağını ve bunun bütün kamu kurumları tarafından da bağlayıcı olduğunu vurguluyoruz.

Kendisini ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadelerinden dolayı kınıyor, nefrete inat yaşamı savunmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiriyoruz.” 

Bir ilkokul çocuğuna da bir hukukçuya da bir Müslümana da okutsanız bu açıklamayı, kime okutursanız okutun, İslam dinini aşağılayan bir unsur göremez. Göremez, mümkün değil. Akılla, vicdanla ve gerçek anlamda gözleriyle okuyan kimse bu açıklamada dine yönelik bir olumsuzluk göremez. Muktedirler de görmüyorlar elbette. Düşman olarak görülen eşcinselleri tartışmaya devam etmek, şu yaşananlar üzerinden yeni bir mağduriyet devşirmek ve son 1-2 yılda iktidarın insan haklarını ihlal eden politika ve uygulamalarına en yüksek sesle muhalefet eden barolara baskı yapmak ve onları sindirmeye çalışmak istiyorlar sadece. 

Beyhude çaba tabi bunlar. Eşcinseller yoktur denilince yok olmuyorlar. Eşcinsellik hastalık denildiği için hastalık da olmuyor. Öyle denildi diye bir hastalığın sebebi, kökeni ya da yaygınlaştırıcısı da olmuyorlar. Ayrıca maruz kaldıkları ayrımcılık, şiddet ve baskıya rağmen eşcinseller susmuyorlar. “Susma haykır, eşcinseller vardır!” diye haykırarak varlıklarına, haklarına ve onurlarına sahip çıkıyorlar. 

İktidarın hakkı hukuku çiğneyen politika ve uygulamalarına muhalefet eden, gücünü bu ülkenin Anayasasından, kendilerine insan haklarını koruma yetkisi veren Avukatlık Kanunu’ndan, daha önemlisi uluslararası insan hakları hukukundan, adalete olan inançtan ve vicdandan alan barolar da susmayacaklar elbette. 

Eşcinseller de, insan haklarını savunan barolar da, hak savunucuları da varlar ve var olmaya devam edecekler. Bu böyle biline.