Artı Gerçek

Seyda’nın, bir Kürt dervişinin az bilinen hikâyesi

Ne yazık ki yaşarken hak ettiği ama görmediği hürmeti, öldükten sonra da görmedi Seyda.


Üniversite son sınıf öğrencisiyken tanıştım Seyda’yla; nam-ı diğer Mustafa Gazi’yle. Melik Ahmet Caddesi’ndeki küçük bir binanın birinci katında oturuyordu. Ailesinden birileriyle beraber yaşıyordu o zamanlar. Evin arka tarafındaki bir odada ağırlamıştı bizi. Oldukça ilginç birisiydi. Giyim tarzıyla, davranışlarıyla, konuşma biçimiyle ve yaydığı enerjiyle, bir kere görülünce daima hatırlanacak olan insanlardan biriydi. Başında siyah bir bere vardı. Siyah gömlek ve pantolon giyinmişti. Kolormatik ve iri camları olan eski moda bir gözlük takıyordu ayrıca. Çok sonra fark edecektim Seyda’nın hangi mevsimde ve nerede olursa olsun yalnızca siyah giysi giyindiğini; Kürtlerin yaşadığı zulmü bu şekilde sessizce protesto edip kayıplarının matemini tuttuğunu.

Şarkı söylemeyi sevdiğim için onunla tanışmamı istemişti arkadaşlarım. Kürt müziğiyle ilgili çalışmaları var demişlerdi. Tabii geçen zaman içinde Seyda’nın yalnızca müzikle değil, Kürt kültürü ve Diyarbakır’la ilgili olan her şeyle ilgilendiğini öğrenecektim.

Sesimi dinlemesi için Kürtçe bir şarkı okudum. O bağlama çaldı, ben okudum. Zaten epey amatörce şarkı mırıldanan ben, Seyda’nın karşısında lâl oldum. Çıkan sesimi ben dahi tanıyamıyordum. Şarkı bitince ‘senin sesin terbiyesiz’ dedi bana. Yıllarca arkadaşlarıma bu yorumu anlatıp halime güldüm. Seyda’ya da bir daha hiç şarkı okumadım. Kulağa epey sert gelen o sözleri söyleyen, ama aslında sesimin eğitime ihtiyacı olduğunu söylemek isteyen Seyda’nın nasıl yufka ve iyilikle dolu bir yüreğe sahip olduğunu ve sadece filtresiz yaşayan bir insan olduğunu da zaman içinde öğrenecektim.

Seyda’nın geçmişi ve özel hayatı hakkında hemen hiçbir şey bilmeden ışığının etrafında toplanmış, uçuşan bir grup gençtik. Demli çayın kokusu ile sigara dumanının karıştığı odası adeta müritleri ile doluyordu. Kimi sadece onu tanımaya, sohbet etmeye geliyordu. Kimi şarkı söylemeye, kimi elindeki bir şeyleri paylaşmaya, kimi ise yardım istemeye.

Kürtlerin dili, lehçeleri, ağızları, müziği, kültürü, folkloru, her şeyi ilgilendiriyordu Seyda’yı. Genç müzisyenlere ve gruplara şarkı sözleri yazıyor, besteler yapıyordu. O zamanlar yazıp bestelediği Xerîbim isimli şarkı (İsveç’te sürgünde yaşayan kardeşi için yazdığını sonradan öğrendiğimiz şarkı) henüz Koma Azad tarafından okunmamıştı. Şarkıyı gitarla çalıp söyleyen arkadaşlarımıza o da bağlamasıyla eşlik ediyordu. Onlardan öğrendiğim şarkıyı ben de arkadaşlarıma okuyordum; her defasında “bu şarkıyı arkadaşım Seyda besteledi” deyip gururlanarak. Seyda, çok sayıda genç müzisyene ve gruba şarkı da verdi, farklı şekillerde destek de oldu on yıllarca. Kürt müziğinin gençler tarafından üretilmesinde, yaygınlaşmasında, yani hayata tutunmasında büyük emeği oldu.

Ayrıca Kürt diline ve kültürüne dair ne varsa, mesela kelimeleri, atasözlerini, duaları, bedduaları ve batıl inançları derliyordu Seyda. Bir yandan kendisi derlemeler yapıp yazarken, Kürtçe sözlük hazırlarken, bir yandan da bizleri araştırmaya, derlemeye, üretmeye teşvik ediyordu. Bir şeyler derleyip ya da yazıp getirenlerin emeğine inanılmaz bir saygı ve özen gösteriyordu. Hiç unutmam, ailemden ve çevremden öğrendiğim ve yazıp ona verdiğim bir şeyleri gözden geçirdikten sonra benim seçtiğim bir mahlas ile bir gazetede yayımlatmıştı. Tek derdi Kürtlerin dilinin ve kültürünün bütün zenginliği ile kayıt altına alınması; yok olmamasıydı. Kendisi için hiçbir şey istemiyordu.

Seyda’nın tek tutkusu Kürt dili ve kültürü değildi elbette. Diyarbakır kültürüne, qırıxlara, Diyarbakır Türkçesine, hatta şehrin delilerine de aşıktı o. Hiçbir aşkını sadece yüreğinde taşımıyor; onu mutlaka bir üretime dönüştürüyordu Seyda. ‘Diyarbakır Türkçesi’ ve ‘Diyarbekır Kabadayiları, Delileri ve Pışo Meheme’ isimli kitaplarda topladı onlara dair bildiklerini. Biz Diyarbakırlılara münhasır, bizi biz yapan şiveyi ve davranışları kayıt altına alan ender insanlardan biri oldu.

Bu kadar çalışan, bu kadar çok şey üreten Seyda’nın hiçbir zaman ‘gerçek’ bir işi ve geliri olmadı. Yaptığı besteler için bile ücret almayı kabul etmiyordu. Ayrıca kimseden ne yardım bekliyor ne de kabul ediyordu. Bazen evde, bazen mesken tuttuğu, ona kapısını açan bir kafede sevenleriyle görüşüyordu. Mekanları vardı Seyda’nın daima ve ziyaretçileri. Bir de sağlık sorunları. Bir de sigortasızlığı. Uzun yıllar önce ağır bir hastalık geçirdi Seyda. Çok iyi bir bakım görmesi ve kuvvetlenmesi gerekiyordu ama o, ısıtmaya bile imkanının olmadığı bir evde, doğru düzgün beslenmeden yaşayıp gidiyordu. Üstelik kendi koşullarını iyileştirmenin yollarını arayacağına başkalarına yardım etmeye devam ediyordu. Biraz da bu nedenle arkadaşları Seyda’dan ‘derviş’ diye bahsediyorlardı; birbirlerinden habersiz.

Bir dönem kader onun da yüzüne güldü. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Dairesi’nde işe alındı asgari ücretle. Bir kere belediyede ziyaret ettim onu. Hatırladığım kadarıyla esas olarak Dengbêj Evi’nde çalışıyordu. Bir kere de orada görüştüm onunla. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama bir müddet sonra Seyda’nın işine devam edemediğini duyduk. Filtresiz yaşayan Seyda’nın farklı politik fikirleri birilerini epey rahatsız etmişti. Bu nedenle Kürtler için küçük ama Seyda için büyük olan o iş ve maaş sona ermişti. Kaç milyonluk nüfusa, kaç dil/kültür derneğine, kaç belediyeye, kaç milletvekiline, kaç gazeteye, kaç televizyona, kaç yayıncıya, kaç iş insanına sahip olan ve anadilleri ile kültürlerini çok ama çok önemseyen Kürtlerin arasında Seyda’ya verilecek bir asgari maaş yoktu. Onu kendi haline bırakamamış, söylediklerine saygı göstermeyi bırakın kulak tıkamayı becerememiş; “bu derviş varsın bizim için çalışmasın, aramızda olmasın, bizden uzak olsun, maaşını alsın, istediği yerde yaşayıp üretsin sadece” bile diyememişlerdi.

Yine yokluğa ve yoksunluğa mahkûm olmuştu Seyda. Ta ki 2017 yılının Nisan ayında yoğun bakıma kaldırılana kadar. Şeyhmus Diken’in anlattıklarına bakılırsa yalnız yaşadığı tek göz evinde kalp krizi geçirmiş Seyda. Bir süre kimsenin haberi olmadığı için zayıf bedeninin gördüğü hasar epey büyümüş hastaneye kaldırılıncaya kadar. O güzel kalbinin yüzde 80’i ölmüş. Karaciğeri su toplamış. Tesadüf Diyarbakır’daydım o hafta. Şeyhmus Abê’den haberi duyunca buluştuk, beraber Seyda’yı hastanede ziyarete gittik. Bu onu son görüşüm oldu. Ondan sonra birkaç defa telefonda konuştuk. Birinde o beni aradı.  Diyarbakır’da yaşamayı istediğimi bildiği için çalışabileceğimi düşündüğü bir kurumdan bahsetti. O yüzde 20’lik canıyla hala birilerine yardım etmeye çalışıyordu.

Seyda’nın yüzde 20’lik canı hayata uzun süre dayanamadı. 28 Kasım 2017 günü göçtü gitti aramızdan. Geriye şarkıları, derlemeleri, kitapları ama en önemlisi güzelliği ve hatıraları kaldı.

Ne yazık ki yaşarken hak ettiği ama görmediği hürmeti, öldükten sonra da görmedi Seyda. Kürtlerin ve Diyarbakır kültürünün korunmasına yaptığı katkılar nedeniyle onu anması gereken kurum ya da kişilerin çok azı hatırladı, andı Seyda’yı ölüm yıldönümünde. “İnsan nasıl yaşarsa öyle ölürmüş” derdi bizimkiler. İnsan nasıl ölürse öyle de hatırlan(m)ıyormuş meğer…

Toprağın hep bol olsun Seyda. Biz seni hak etmedik. Sen bizi affet içinden gelirse…

 

 

 

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız…