Mayıs’ın ilk günü Anadolu Ajansı (AA)’ndan bir haber düştü önümüze:

“Türkiye likit destekle devleri geride bıraktı” (1 Mayıs 2021)

“Berlin” mahreçli ve üç imzalıydı AA’nın haberi.

Saray’ın gazeteleri, televizyonları dört elle sarıldı bu habere, köpürttükçe köpürtüyorlardı.

Ancak AA’nın bu haberine biraz dikkatli bakınca kaynağının IMF Mali İzleme Raporu olduğu görülüyordu.

Aynı kaynaktan bu haberi AA’dan dört gün önce, son kalan birkaç bağımsız yayın organlarıyla birlikte Artı Gerçek ve Artı TV olarak tam tersi bir başlıkla vermiştik:

“IMF: Türkiye, pandemide halkına en az destek veren ülkeler arasında” (27 Nisan 2021)

Aynı rapora dayanarak taban tabana zıt iki haber üretilmişti.

İşin aslı şu; IMF pandemi dönemindeki mali önlemleri ikiye ayırmıştı. İlk bölümde ülkelerin yurttaşlarına verdikleri doğrudan ve karşılıksız nakit desteklerin yanı sıra vazgeçilen vergiler ve pandemi sürecindeki sağlık harcamalarına yer veriyordu. IMF’nin kullandığı asıl kriter de buydu. İkinci bölümde ise ülkelerin yurttaşlarına verdiği borç, kredi ve bankalara mali destek yer alıyordu.

İşte AA’nın bağımsız medyadan dört gün sonra yaptığı haberle ilgili değerlendirmeyi “Nakit destek yok onun yerine borçlandırma var” başlığıyla yapan Birgün yazarı Aziz Çelik “AA likit destekleri nakit destek olarak sunmaya kalkışmış” diyordu:

“Oysa arada dağlar kadar fark var. Vatandaşa verilen nakit destek karşılıksız ve hemen harcanabilir kaynak. Likit destek ise borç erteleme, yeniden faizle borç anlamına geliyor. Bu borçlar silinmiyor, faizler işliyor. Birinci tür destek doğrudan yurttaşa, çalışana yönelik, diğeri ise bankacılık sistemine yönelik.”

Aslında IMF raporunun söylediği gerçek şuydu; Türkiye yurttaşına en az nakit yardımı yapan birkaç ülkeden birisi ama aynı zamanda yurttaşını en çok borçlandıran ülkelerin de başında geliyor.

Pandemi sürecindeki başarısızlıklarını gizlemek için her şeyi yapıyor Saray iktidarı ve medyası. Sadece gerçekleri gizlemiyor, gerçeklerin tam tersini söyleyerek bir de yüzü kızarmadan bir başarı hikayesi çıkarmaya çalışıyor.

Elbette ülkede yaşanan gerçekleri saklama, gizleme sırf bu olayla sınırlı değil. Bir de işin yaşanan gerçeklerin tam tersini gösterme boyutu var.

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi İlhan Taşçı,  RTÜK Başkanı Şahin’in gerçeklerin gizlenmesine yönelik bir girişimini ortaya çıkardı:

“RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, bugün televizyon kanallarının yöneticilerine özel hattan bir ‘talimat’ gönderdi. Televizyonların lebalep görüntüleri kullanmamaları; bunun yerine ‘boş cadde ve sokak görüntülerinin kullanılmasını’ istedi.”

Görüldüğü gibi RTÜK Başkanı esas görevlerini yerine getirmek yerine “Saray muhafızlığı”na soyunmuş, iktidarın pandemiyle mücadelesindeki başarısızlığı gizlemek için televizyon kanallarına hangi görüntülerin verilmemesini dikte ediyor.

Saray’ın sansür mengenesini sıkma, halkın gerçekleri öğrenme hakkını ortadan kaldırma girişimi elbette bunlarla da sınırlı değil.

Yasaklanan 1 Mayıs’a bir gün kala Emniyet Genel Müdürlüğü bir genelge yayınlayarak toplumsal ve adli olaylarda akıllı cep telefonlarıyla görüntü ve ses kaydı alınmasını yasakladı.

Hem de bunu yasaklarken polisin “özel hayatının gizliliğinin ihlali” kapsamında değerlendirdi.

Bu resmen açık bir sansür ve halkın haber alma, gerçekleri öğrenme hakkına bir saldırıdır; uluslar arası sözleşmelere, anayasaya ve yasalara da aykırıdır bu genelge.

Sanki polis Taksim’de barışçıl gösteri yapanın gırtlağını sıkarken evinin salonunda dolaşıyor ya da İstiklal’de bir aktivistin gırtlağına diziyle bastırırken evinin yatak odasında bulunuyor.

Genelgede gazeteci ya da yurttaş ayırımı da yapılmamış. Bu da yurttaşların yanı sıra bağımsız gazetecilerin de görüntü ve ses almasının yasaklandığı anlamına geliyor. Cep telefonuyla ses ve görüntü almak yalnızca Saray medyasının elemanlarına serbest oluyor.

Mantığı şu; bağımsız bir medya kuruluşunda çalışan bir gazetecisiniz. Polis barışçıl gösteri yapan bir gruba karşı orantısız güç kullanıyor. Bu görüntüyü çekmeye kalkıyorsunuz. Hemen bir polis dikiliyor başınıza “yassak hemşerim” diye.

“Ben gazeteciyim” diyorsunuz, karşılığında sizden “göster turkuaz basın kartını” talebinde buluyor.

Geldik mi “zurnanın zırt dediği yer”e.

Çünkü artık turkuaz basın kartları sadece Saray medyasının elamanlarına veriliyor. Bağımsız gazetecilerin sarı basın kartları hiçbir gerekçe olmadan iptal ediliyor, yeni başvuranlar eğer “Saray muhafızı” değilse turkuaz basın kartına sahip olamıyorlar.

Bu demektir ki, polisin yurttaşlara uyguladığı şiddet, orantısız güç kullanımı hatta silahını çekip bir kişiyi öldürmesi bile ancak gazeteci kılığındaki “Saray muhafızları” tarafından kayda alınabilecek. Nerede kullanabileceklerse…

Polisin yasalara aykırı biçimde güç kullanmasını engellemek yerine bu vahşeti, bu zulmü kayda geçirmek isteyen yurttaşlara ve bağımsız gazetecilere engel koyuyorlar.

Bu da tam Saray’ın Nasreddin Hoca hesabı; “taşları bağlayıp köpekleri serbest bırakmak…”

Sadece Saray medyasının gerçekleri gizlemesi, yalan haber üretmesi; bağımsız medyanın ağır para ve hapis tehdidi altında gerçeklere ulaşmasının engellenmesi değil söz konusu olan.

Saray’a biat etmiş, “ana akım medya” taklidi yapanlar bile iktidarın bu gerçeklerden kaçma, çöktükçe yalana dört elle sarılma furyasından nasibini alıyor.

Saray medyası zaten ekranlarını “sol”, muhalif olanlara tümüyle kapatmış durumda.

Saray’a biat edip “ana akım medya” taklidi yapanlar ise zaman zaman “muhalif görünümlü” olan, kimi temsil ettiği asla anlaşılamayan, “düşük profilli” çapsızları ekrana çıkartıp ne kadar tarafsız olduğuna dair görüntü vermeye çabalıyor.

Ama bu da yetmiyor Saray iktidarına ve küçük ortağına.

Hatta genelde Cumhur İttifakı’nı destekleyen katılımcıların bile en küçük eleştirisinden rahatsız olup ortalığı ayağa kaldırıyorlar.

Son örneği Turgay Ciner’in Haber Türk televizyonunda yaşandı.

Ebru Baki’nin programında konuk ettiği Saray yanlısı bir katılımcı küçük ortak Bahçeli’nin hazır olduğunu söylediği anayasa taslağı ile hafiften dalga geçti. Bahçeli’yi ödevini erken bitiren ilkokul öğrencisine benzetti, Baki de bu benzetmeyi tebessümle karşıladı.

Vay, sen misin bunu yapan. MHP yönetimi sosyal medyadan Baki ve konuklarını “MHP düşmanı” ilan etti, Bahçeli “Haber Türk izlemiyorum” diye hedefe koydu.

Haber Türk’ün Ankara Temsilcisi MHP’ye gereken yanıtı verdi ve hem Baki’yi hem de kurumunu korudu.

Ancak ortalık yıkılıyordu ve sonunda Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir görevden alındı, Genel Yayın Yönetmeni Kürşad Oğuz da istifa etti.

Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP’nin Saray’a biat etmiş Haber Türk’e yönelik operasyonu tamamlanmıştı.

Artık iktidarlarını o kadar kırılgan bir yerde görüyorlar ki kendilerine biat eden medyada bile en ufak bir cızırtıya, en küçük bir gülümsemeye bile tahammülleri yok.

Çünkü artık çöküyorlar. Ülkeyi o kadar kötü yönetiyorlar ki, yurttaşların gerçekleri öğrenme ve haber alma hakkını kullanmasından bile ürküyorlar. Artık tek sarılacakları şey kaldı o da gerçekleri tümüyle ters yüz ederek yalan söylemek, halkı yalanlarla kandırmak.

Çünkü gerçek Türkiye’de yokluk, yoksulluk, işsizlik, ağır bir enflasyon var.

Saray’ın Türkiye’sinde ise uçan bir ülke; zenginleştikçe zenginleşen yandaş müteahhitler, havadan para kazanan, devleti soyup soğana çeviren iktidar avenesi; cennetin anahtarı gibi 2023, 2053, 2071 yalanları var.

Bu büyük bir çöküşün ifadesidir.

Çöktükçe daha çok baskı ve sansür uyguluyorlar, daha saldırgan oluyorlar, daha çok yalana sarılıyorlar.

O kadar süfli hale geldiler ki artık söyledikleri yalanlara, yaptıkları vaatlere kendi tabanlarını bile inandıramıyorlar.

Sakın bu başarılı bir muhalefetin iktidarı çökertmesi olarak algılanmasın.

Halka yabancılaştıkları için, iktidarın kibrine kapıldıkları için, gerçeklerden koptukları için, halkı yolunacak ve güdülecek kaz, devletin malını da yenilecek deniz olarak gördükleri için kendi kendilerine içten içe çürüdüler ve çöküyorlar.