Cumhuriyet’in Ankara Bürosu o tarihlerde neredeyse Kızılay’ın göbeğindeydi.

27 Mart 1994 Yerel Seçimleri öncesi siyasi parti liderleriyle görüşmek için  Ankara’ya gelmiştik İstanbul’dan.

Büroda arkadaşlarla oturmuş konuşurken birden bire çok büyük bir patlamayla sarsıldık.

Belli ki bize çok yakın bir yere güçlü bir bomba atılmıştı.

Herkes telefonlara sarıldı. Kısa bir süre sonra bombanın nerede patladığını öğrendi arkadaşlar.

Kızılay’a çok yakın bir cadde üzerindeki Demokrasi Partisi (DEP) genel merkezi bombalanmıştı. Ölü ve yaralıların olduğu söyleniyordu.

Bir gazeteci arkadaşımla hemen fırlayıp DEP genel merkezine doğru koşuşturmaya başladık.

Biz gidene kadar polis bombalanan parti binasına çıkan bütün yolları tutmuştu.

“Gazeteciyiz“ dedik yolumuzu kesen polise, “Basın kartınızı gösterin“ karşılığını aldık.

Devletin verdiği Sarı Basın Kartımızı çıkartıp gösterdik.

Görevli polis gazeteci arkadaşımı “Sen geçemezsin“ diye durdurdu.

Bana dönüp “Siz geçebilirsiniz“ dedi.

Polisin hangimizin neye göre geçeceğimize ya da geçemeyeceğimize karar vermesinin altında yatan nedeni Olağanüstü Hal bölgesinden çok iyi biliyordum.

Çünkü verdiğimiz basın kartlarında arkadaşımın “Doğum Yeri“ hanesinde “Diyarbakır“, benimse “İstanbul“ yazıyordu.

Hayatımda yerin dibine bu kadar girdiğim bir anı hiç hatırlamıyorum.

Görevli polisle bağıra bağıra tartıştıktan sonra çaresiz birlikte geri döndük.

Bu ayrımcılığı 1980’li yılların ilk yarısından itibaren sürekli haber izlediğim Olağanüstü Hal bölgesinden iyi biliyordum.

Çatışmalı bölgelere giderken sık sık yol kesiliyor, kimlik kontrolü ve arama yapılıyordu.

Bölgedeki askerlerin ve polislerin kimlik kontrolleri sırasında bir tavrı dikkatimi çekmişti.

Kontrollerde kimliklerimizi uzattığımda ilk önceleri anlayamadığım bir davranışla karşılaşıyordum.

Normalde karşınızdaki görevli kontrol yaparken önce kimliğinizdeki  fotoğrafa sonra yüzünüze bakar o kimliğin size ait olup olmadığını belirlerdi.

Ancak bölgede kimlik kontrolü böyle yapılmıyordu.

Karşınızdaki görevli kimliğinizi alır almaz fotoğrafınızla yüzünüzü karşılaştırmadan önce hemen kimliğin arka tarafını çeviriyordu.

Neden sonra anladım ki, esas baktıkları kimliğin arka yüzünde yazan “Doğum Yeri“ ve “Nüfusa Kayıtlı Olduğu Yer“ hanelerini kontrol ediyormuş.

Kürt gazeteci arkadaşlar bu durumu çok olağan karşılıyordu. Çünkü bu uygulamaya karşı şerbetlenmişlerdi.

Bizim bu durumu anlamamız ise biraz zaman almıştı.

Geçtiğimiz günlerde Adana’da verilen bir yargı kararına ilişkin haberi okurken bu yaşanmışlıklar geldi aklıma.

Adana’da bir kadının evlenmek istediği erkeğe rıza göstermiyor ailesi.

İki aile arasında tartışmalar yaşanıyor.

Bu tartışmalar sırasında 73 yaşındaki K.A. telefonla yapılan konuşmada karşı tarafa “Seni Kürt partisine söyleyeceğim, götürecekler“ diyor.

Telefonla yapılan konuşmada herhangi bir örgüt adı kullanılmamasına rağmen şikayet üzerine yürütülen soruşturmanın ardından K.A. hakkında 13. Asliye Ceza Mahkemesinde dava açılıyor.

Mahkeme, “konuşmalarında PKK’yi kastettiği“ne kanaat getirerek 10 ay hapis cezası veriyor K.A.‘ya.

Mahkeme kararının gerekçesinde de “etnik yapısı itibarı ile kendisine yakın hissettiği terör örgütü PKK’ye ve bağlı olduğu partilere bildirerek örgütün korkutucu etkisinden yararlanarak“ gibisinden ifadeler yer alıyor.

Dosyada yer alan “önemli“ delillerden biri de K.A’nın nüfus aile tablosu.

K.A.‘nın avukatlığını üstlenen Tugay Bek, bu kararın son derece rahatsız edici olduğunu söylüyor:

“Müvekkilimiz HDP’nin oy tabanının güçlü olduğu bir mahallede yaşıyor. HDP’nin bu tür anlaşmazlıklarda aileleri uzlaştırdığını söylemesine rağmen müşteki tarafı bunun yasa dışı bir örgüt olduğunu iddia etmiş. Mahkeme de telefon konuşmasının hiçbir yerinde bahsi geçmese de bunun PKK olduğu sonucuna varabilmek için delil olarak 73 yaşındaki müvekkilimizin doğum yerine, nüfus kayıt tablosuna bakmış, öyle karar vermiş.

“Müvekkil Iğdır nüfusuna kayıtlı. Iğdır’da HDP kazansa da son belediye seçimlerinde MHP ve HDP neredeyse eşit oy almış. Demek ki mahkeme sadece Iğdır’a da bakmamış, daha spesifik bir atış yaparak ilçe ve köyünü de tesbit ederek bir hüküm vermiş, diye düşünüyoruz. Mahkemenin hüküm vermeden önce nüfus kayıtlarına ve doğum yerlerine bakarak kişinin etnik yapısını tesbit etmesi ve onun neticesinde bir karara varması tamamen hukuka aykırı, ayrımcılık içeren bir durum.“

Türkiye’de devlet olma anlayışı 1990’lı yılların başına kadar Kürtleri red, inkar ve imha politikasına dayanıyordu.

Hatta resmi devlet ideolojisi olarak “Kürt yoktur, onlar dağ Türküdür“ görüşü savunuluyordu ciddi ciddi.

Ancak özellikle 90’lı yıllardan sonra inkar edilemez hale gelen Kürtlerin varlıklarını eninde sonunda kabul etmek zorunda kaldı devlet bir bütün olarak.

Ancak bu yaklaşım da sorunu çözmedi. Bu kez “Kürtler vardır ama teröristtirler“ görüşü egemen oldu hem devlet hem de ırkçılıktan ve şövenizmden beslenenler katında.

2015’ten sonra çözüm masasını deviren AKP iktidarı artık resmi devlet ideolojisinin fabrika ayarlarına dönmeye başladı.

İşte bu mahkeme kararı da AKP’nin döndüğü fabrika ayarlarının yargıya yansımış halidir.

Başka örnekler de var elbette.

Emniyet Genel Müdürlüğü birkaç gündür kadına karşı şiddetle mücadele için bir “ihbar butonu“nu uygulamaya soktuğunu duyuruyor.

Bu duyuruya göre Kadına Destek Uygulaması (KADES) altı dilde hizmet verecek.

Türkçenin yanı sıra İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça ve Rusça…

Ancak bu uygulamanın seçenekleri arasında, Türkiye’nin en çok konuşulan ikinci dili Kürtçe yok.

Yani bir Kürt kadını, erkek şiddetine karşı İngilizce, Fransızca, Arapça, Farsça ve Rusça yardım isteyecebilecek ama Kürtçe isteyemeyecek.

Bu ülkede Kürtlere karşı uygulanan ayrımcılığın bundan daha pespaye bir örneği olamaz.

Kadınlar kendi ana dillerinde yardım isteyemeyecek, ama bir tek Erdoğan’ı Kürtçe sevebilecek Kürtler.

Malum, ABD’deki “Stop Erdoğan“ kampanyasından sonra sadece bu ülkede değil Türkiye’de de “Love Erdoğan“ kampanyası başlatıldı devlet destekli.

Kadının yardım istemesi söz konusunu olunca yok sayılan Kürtçe, konu “Erdoğan’ı seviyoruz“ kampanyasına gelince var sayıldı.

Erdoğan’ın atadığı kayyım, Diyarbakır surlarının burcuna yasak olmasına rağmen Kürtçe “Erdoğan’ı seviyoruz“ pankartı astı.

Bu kampanyanın da ortaya çıkardığı gerçek şu ki Kürtler ana dillerini ancak “Erdoğan’ı seviyoruz“ diyebilmek için kullanacak.

Özellikle “çözüm süreci“nde kendi yurttaşlarının konuştuğu dili dışlama ayıbını aşmaya çalışan AKP iktidarı önce 7 Haziran 2015, ardından 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde ve hele 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının tekrar seçiminde Kürt seçmenlerden sıkı bir tokat yiyince, bir zamanlar eleştirdiği “ceberrut devlet“in fakrika ayarlarına geri döndü.

Her geçen gün iktidar zeminin ayağının altından kaydığını net biçimde gören Saray, bütün gücünü muhalefet cephesini parçalamak için kullanıyor.

Muhalefetin en zayıf halkası olarak HDP’yi görmüştü AKP-MHP iktidarı, kendilerine HDP’yi kriminalize ederek diğer muhalefet partilerinden koparma stratejisini benimsemişti.

“HDP eşittir PKK“ propagandasıyla bu partiyi siyasetin dışına atmaya çalışmış, hatta Millet İttifakı’nın temel unsurları CHP ile İYİ Parti arasında HDP üzerinden bir çatlak yaratmaya kalkmıştı.

Giderek HDP’nin genel başkanlarını, milletvekillerini, belediye başkanlarını “terörist“ ilan ettiler. Bazılarını içeri attılar, diğerlerini de TBMM’den atıp cezaevine sokmaya hazırlanıyorlar.

Binlerce parti yöneticisi, üyesi gözaltına alındı, tutuklandı.

Ama bütün bunlar bir türlü amaçlarına ulaşmaya yetmiyor.

Hatta işi o kadar ileriye vardırdılar ki  altı milyon seçmenine beddua bile okudular.

Yine de amaçlarına ulaşamadılar.

Şimdi bir yandan HDP’nin kapatılmasını, diğer yandan da milletvekillerinin 1994’te olduğu gibi TBMM’den cezaevine gönderilmesini tezgahlıyorlar.

Ancak yaşananlar net biçim de ortaya koyuyor ki; HDP’liler, Kürt milletvekilleri, hatta Kürt seçmenler 1994’teki gibi yalnız değiller.

Saray iktidarının tezgahladığı bu oyuna artık toplumun daha geniş bir kesiminden karşı çıkılıyor. HDP dışındaki muhalefet partileri AKP’nin bu oyununu yutmuyor artık.

Tezgahlanan karanlık oyuna kendilerini milliyetçi-muhafazakar olarak tanımlayan muhalefet partileri bile karşı çıkıyor.

HDP’yi, Kürt siyasetçileri, hatta Kürt seçmenleri şeytanlaştırmak için o kadar ölçüsüz saldırdı ki Erdoğan ve avanesi, artık siyaset ve toplum doyum noktasını aştı.

Eninde sonunda amansız bir Kürt düşmanlığına varan, halkları birbirine düşman eden bu stratejiyi toplum da siyaset de kusmaya başladı. 

Bu bile artık Saray iktidarının yolun sonuna geldiğini gösteriyor.

Bugün görülüyor ki muhalefet AKP-MHP iktidarını göndermenin, Saray da gitmemenin bütün yollarını deneyecek.

Ancak Saray iktidarı artık uçurumun kenarına geldiğini görüyor çaresizlik içinde; çünkü Erdoğan Kürtlerle imtihanını kaybetti; tıpkı kendinden önce tarihin çöp sepetine giden diğer iktidarlar gibi…