‘Yeraltı’ filmini izliyoruz ama bu savaşlar gerçek!



Artı Gerçek

‘Yeraltı’ filmindeki gibi ‘sürekli savaş hali’yle birlikte yaşıyoruz. Ancak filmdeki ‘savaş hali’ insanları sömürmek için söylenmiş bir yalandı. Yaşadığımız savaşlar ise gerçek.


Almanlar, Yugoslavya’yı işgale başlamıştır. Başkent Belgrad bombardıman altındadır. Yugoslav Kraliyet Ordusu çökmüştür.

Marko, arkadaşı Blacky ve yoldaşlarını bir mahzene yerleştirir. Faşist işgale karşı direnişçiler için yeraltında silah üreteceklerdir.

Dünyayla tek bağlantıları arkadaşları Marko’dur.

Yeraltındakiler, büyük bir inançla silah üretmektedirler. Marko, yeraltındakilerin ihtiyacı olan lojistik desteği getirir, üretilen silahları alıp götürür.

Marko’ya göre savaş sona erdiğinde ve onlar dışarı çıktıklarında herkesi yeryüzünde bir cennet karşılayacaktır.

İkinci Dünya Savaşı biter. İşgalci Almanlar ülkeden kovalanır. Almanlara karşı direnen Partizanların komutanı Tito öncülüğünde yeni bir ülke kurulur.

Ancak Marko yeraltında silah üretenlerden bu gerçeği saklar. Savaş bitmiştir, ülkede barış sağlanmıştır ama mahzendekiler silah üretmeyi sürdürmektedir. Çünkü Marko yeraltındakileri faşist yönetimin tüm acımasızlığıyla hüküm sürdürdüğüne inandırmıştır.

Blacky ve yoldaşları yaşananlardan habersiz, faşist yönetime karşı direnen Partizanlar için yaptıklarını sandıkları silah üretimini soluksuz sürdürmektedir.

Gerçekleri öğrenme fırsatını yakaladıklarında artık Yugoslavya için çok geç olmuştur.

Emir Kusturica bu öyküyü 1995 yapımı olan “Underground/ Yeraltı” adlı muhteşem filminde anlatır.

Yaklaşık 25 yıl önce iki kez izlediğim bu filme rastladım önceki gece film kanallarından birinde.

Filmi izlerken aklıma Türkiye insanlarının en az beş yıldır aynen Yeraltı filmindeki Blacky ve yoldaşları gibi sürekli bir “savaş hali”nde yaşatıldıkları geldi.

Ama bir farkla; Marko olmayan savaşı varmış gibi göstererek arkadaşlarını kandırmıştı, oysa bizim yaşadığımız kesintisiz bir “sürekli savaş hali.”

Her çöküş sonrası yaratılan çatışmalı ortam ve savaş hali AKP’yi yeniden diriltecek bir fırsat olarak kullanılıyor Erdoğan tarafından. Erdoğan’a seçmen desteği düştükçe yeni çatışmalı sürecin içinde buluyor Türkiye kendini.

Erdoğan ilk ağır yenilgisini 7 Haziran 2015 seçimlerinde yaşıyor. Oyları yüzde 40’ın altında düşen AKP tek başına iktidar olma şansını yitiriyor.

AKP’nin yeniden iktidar olması için seçime kadar “göstermelik” olarak sürdürülen “çözüm müzakereleri”nin bittiği “resmen” açıklanıyor.

Önce 20 Temmuz 2015’te IŞİD Suruç’ta canlı bomba patlatıyor. Destek olmak için Kobane’ye gitmek üzere Suruç’a gelen gençlerden 33’ü yaşamını yitiriyor.

Aslında bu katliam o tarihte ilan edilmemiş bir erken seçim kampanyasının ilk fişeği olmuştu.

İki gün sonra, 22 Temmuz 2015’te Ceylanpınar’da iki polis karanlık bir cinayete kurban gidiyor. Tek tutuklu sanığın kalmadığı, bütün zanlıların beraat ettiği bu “faili meçhul” cinayetler bahane edilerek 24 Temmuz’da “çözüm süreci”nin bitirildiği açıklanarak Irak’ın kuzeyindeki hedefler havadan bombalanmaya başlıyor.

Bu aynı zamanda iki yıldan fazla süredir susan silahların yeniden patlaması, Türkiye’nin yeniden kanlı bir sürece girmesi anlamına geliyordu. Nitekim öyle de oldu.

1 Kasım 2015’te erken seçim kararı alınıyor ve 2015 Eylül’üne doğru seçim kampanyaları başlıyor.

Bu kez tarihin en büyük katliamlarından biri Ankara’da gerçekleşiyor. 10 Ekim 2015’te Ankara’da “Barış Mitingi” yapan demokrasi güçlerine yine IŞİD’in canlı bombaları saldırıyor Gar binası önünde. 103 insan canını yitiriyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinden yaklaşık beş ay sonra kan revan içinde gidilen 1 Kasım 2015 seçimlerinde AKP’nin oylarını yüzde 10’a yakın arttırdığı görülüyor.

Zaten Gar katliamından birkaç gün sonra dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu AKP’nin kan ve oy ilişkisini açıkça itiraf etmişti:

“Şimdi Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz. Oylarımızda bir yükseliş trendi var.”

Artık iktidar için işin sırrı çözülmüştür; ne kadar çatışma, ne kadar savaş, ne kadar kan olursa, o kadar iktidar olunur!

Çok değil, dokuz ay sonra gelen 15 Temmuz 2016’daki “başarısız” darbe girişimi ve 26 Ağustos 2016’da Suriye topraklarında başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtıyla Erdoğan arkasındaki seçmen desteğini yüzde 65’lerin üzerine çıkartıyor. (Kaynak: MetroPOLL Araştırma)

Bu havada gidilen 16 Nisan 2017 referandumunda tartışmalı bir yüzde 52’lik oyla “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” onayını alıyor Erdoğan.

20 Ocak 2018’de Afrin’e Zeytin Dalı Harekâtı başlatıyor AKP iktidarı.

Beş ay sonra yapılan 24 Haziran 2018 seçimlerinde Erdoğan yüzde 52’nin üzerinde bir oyla “Başkan” seçildi.

31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde ve 23 Haziran 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tekrar seçiminde AKP’nin oyu ve Erdoğan’a destek yüzde 43’lere indi.

İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanlığını yitirmesinden yaklaşık 3,5 ay sonra, 9 Ekim 2019’da Barış Pınarı Harekâtını başlattı Erdoğan.

Ancak gerek Fırat Kalkanı gerekse de Zeytin Dalı hareâatlarında gördüğü kamuoyu desteğini Barış Pınarı Harekâtında pek göremedi Erdoğan. Bazı araştırma şirketlerine göre Erdoğan’a destek bu harekâtla 3-5 puan artsa da kısa süre içinde bu destek de düştü.

Bunun iki nedeni vardı.

Birincisi, Barış Pınarı’nda koyduğu hedeflere ulaşamadı. Rusya ve ABD’nin engellemesiyle özellikle milliyetçi-muhafazakâr tabanın beklentilerini karşılayamadı.

İkincisi de Suriye’ye dönük askeri harekâtlar Türkiye kamuoyu için artık sıradanlaşmıştı. Pek bir heyecan uyandırmıyordu.

Kamuoyu araştırmalarında Erdoğan’a destek yüzde 40’a doğru geriliyordu. İşte tam bu sonuçlar gelirken Libya’ya asker gönderme tezkeresi TBMM’ye indirildi.

Yeni bir kahramanlık hikâyesine ihtiyaç vardı ve artık bu Suriye üzerinden olmuyordu. Çünkü artık millet bu Suriye masalını yemiyordu.

Osmanlı ruhu ayaklandırılmaya çalışıldı. Mustafa Kemal’in yüz yıl önceki Libya seferlerine göndermeler yapıldı.

Daha da ötesine gittiler hatta. Neredeyse Erdoğan’ı “İkinci Barbaros Hayrettin vakası” ilan edeceklerdi.

Ancak Türkiye’nin oynadığı atın kaybeden tarafta olması, uluslararası toplumun en son yapılan Berlin Konferansı’nda takındığı tutum da gösterdi ki; Libya’da hayaller Mustafa Kemal, gerçekler Enver Paşa.

Kanla, çatışmayla, savaşla beslenen bir iktidar yaratılmıştı ülkede.

Son beş sene aynen Kusturica’nın “Yeraltı” filmindeki Marko’nun yarattığı “bitmeyen savaş” ortamında yaşıyor bu ülkenin insanları. Ama yaşanılan bu savaşlar gerçek!