Anadilleri Türkçeden farklı olanlarımız Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne dillerinin korunması ve kuşaktan kuşağa aktarılması konusunda büyük sıkıntılar yaşadılar. Tek dilliliği de içeren tek millet anlayışının gereği olarak bu toplulukların Türkleştirilmesi için on yıllar boyunca siyasal, hukuki ve sosyal alanda çeşitli tedbirler alındı. Bir dönem ‘Vatandaş Türkçe konuş!’ kampanyaları yürütülürken, Türkçe dışındaki dilleri hayatın pek çok alanında kullanmak yasaklandı. 1980 askeri darbesinden sonra iyice ağırlaşan yasaklar ancak uzun yıllar sonra peyderpey hafiflemeye başladı. Örneğin, basın ve yayında Türkçeden başka dillerin kullanılmasını yasaklayan Kanun ancak 1991 yılında yürürlükten kaldırılabildi veya 1982 Anayasasının 26. Maddesindeki “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” ibaresi Anayasa’dan ancak 2001 yılında çıkarılabildi.  Bir yandan okullarda Türkçe olarak verilen eğitim ve hemen her eve giren televizyonlarda yapılan Türkçe yayınların etkisiyle, bir yandan da kentlere göç sonucunda dilin konuşulduğu habitatlardan uzaklaşılması gibi nedenlerle, geçen yıllar içinde pek çok toplulukta anadilini konuşan insan sayısı azaldı; bu diller kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

2000’li yıllarda AB’ye adaylık sürecinin etkisiyle kabul edilen reform paketleri anadillerin özgürlük alanını nispeten büyüttü ancak kaybolmaya yüz tutmuş bu dillerin korunabilmesi ve yeni kuşaklara öğretilebilmesi için anayasal güvenceye kavuşmaları ve eğitim hayatında yer almaları elzemdi. Her ne kadar siyasetçiler son yıllarda demokrasi, eşitlik ve kardeşlik gibi kelimeleri dillerinden düşürmeseler de anayasa değişiklikleri ya da yeni bir anayasa hazırlanması fikri tartışılırken devletin anadilleri koruma yükümlülüğünü içeren bir düzenlemenin anayasaya eklenmesi gündeme dahi gelmedi. Defalarca delik deşik edilen 1982 Anayasası’nın eğitimde anadilin kullanımını yasaklayan 42. Maddesine dokunulmadı. Bu hafta referandum oylaması var.  Seçmenlerin onayına sunulan Anayasa değişiklikleri anadillerin korunmasına dair bir düzenleme içermezken, anadiller ve eğitim konusunda ülkede neler yaşandığına, nasıl bir tabloyla karşı karşıya olduğumuza bakmakta fayda var.

Anadilinde eğitim görmenin yanı sıra bir dili anadili olarak öğrenmeyi de yasaklayan Anayasanın 42. Maddesine uygun olarak son yıllara kadar ülkenin nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Kürtlerin, Lazların, Çerkeslerin kendi dillerinde eğitim görmeyi bırakın, dillerini okullarda öğrenme şansları dâhi yoktu. Devlet okullarında anadilinde ya da anadili de içerecek şekilde çok dilli eğitim görmek konusunda halen olumlu bir gelişme yaşanmış değil ancak anadillerin okullarda öğrenilmesi konusunda birkaç yıl önce bir adım atıldı.  

2012 yılında 4+4+4 olarak bilinen eğitim sistemine geçilmesiyle beraber okullarda öğrencilerin beğenisine sunulan seçmeli derslerin sayısı artırıldı. Yaşayan Diller ve Lehçeler isimli dersin seçmeli derslere eklenmesiyle anadili öğrenme konusunda insanlık için küçük ama ülke tarihi için büyük bir adım atılmış oldu. İlk yıl Kurmanci, Zazaki, Adıgece ve Abazaca derslerinin açılması ile başlayan anadili öğrenme serüveni, sonraki yıllarda Lazca ve Gürcüce derslerinin müfredata alınmasıyla devam etti. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bu dersleri müfredata aldı almasına ama bu dersleri verecek öğretmenlerin yetiştirilmesi ve ders materyallerinin geliştirilmesi konusunda pek de hazırlık yapmış görünmüyordu. Türkiye için büyük olan bu adımın kıymetini bilen anadili sahipleri çaresiz, iş başa düştü deyip, kendi olanakları ile öğretmen yetiştirmeye ve ders materyali hazırlamaya başladılar.

Laz Ensitüsü Lazca, Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED) Adıgece ve Abazaca, Mardin Artuklu Üniversitesi’ndeki Yaşayan Diller Enstitüsü’nin Kürdoloji bölümü Kurmanci ve Zazaca ders kitaplarını neredeyse tamamen kendi olanaklarıyla hazırladılar; yetmedi  telif haklarını da MEB’e hibe ettiler. Kendi uzmanlarının gönüllü çalışmaları ile kitapları hazırlayan bu kurumlar, kitapların dizaynı, kapak tasarımı gibi uzmanlık gerektiren ve masraflı işleri kendileri karşılamak zorunda kaldılar. Takdir edersiniz ki bu çalışmaları yıllarca gönüllülük temelinde sürdürmek zor. Nitekim KAFFED Genel Koordinatörü Filiz Kaplan, 8. sınıflar için Adıgece kitabının hazırlandığını ama çalışmanın gönüllü olarak yürütülmesi nedeniyle kitabı bir süredir tamamlayamadıklarını söylüyor.

Kurumların hazırladığı kitapların basım ve dağıtımını üstlenmesi beklenen MEB, bu konuda da üzerine düşeni tam olarak yerine getirmedi. İlk yıl KAFFED’ın hazırladığı kitabı basan MEB, sonraki yıllarda, kitapların basılması için bu derslerin en az 500 öğrenci tarafından alınıyor olmasını şart koştu. Sonraki iki yıl hazırlamış olduğu kitapların basımını da KAFFED üstlenmek zorunda kaldı. Lazca ders kitabı ise MEB tarafından hiç basılmadı. Elektronik formatta paylaşılan kitabın bir miktar kopyasını Laz Enstitüsü bu yıl kendi olanaklarıyla basıp bir okula gönderdi.

Öğretmen yetiştirilmesi konusunda da durum pek iç açıcı değil. Bugün hâlâ ülkede Lazca, Adıgece, Abazaca, Gürcüce ve Kürtçe derslerini verecek öğretmenleri yetiştirecek eğitim fakülteleri açılmış değil. Daha kötüsü, bu dilleri iyi bilen ancak MEB standartlarına göre öğretmenlik yapma kriterlerine sahip olmayan kişiler bu dersleri veremiyorlar. Yalnızca halihazırda öğretmen olan ve aynı zamanda bu dilleri bilen kişiler dersleri verebiliyorlar. Bu nedenle Laz Enstitüsü ve KAFFED, anadillerini öğretebilecek öğretmen yetiştirmek için sertifika programları açtılar; yani yine devletin yapması gerekeni yapmak zorunda kaldılar. Kürtçe derslerini verebilecek çok sayıda öğretmen mevcut ancak paradoksal olarak okul idareleri öğretmen bulunamadığını söylerken,  her yıl ancak komik denilebilecek sayıda öğretmenin ataması yapılıyor.

Yaşayan diller ve lehçeler derslerinin materyalini hazırlasanız, az sayıda öğretmeni yetiştirseniz de sorunlar bitmiyor maalesef. Bir okulda bu derslerden birinin açılabilmesi için en az 10 öğrencinin dersi tercih etmesi gerekiyor ki, bu pek çok okulda mümkün olmuyor. Ayrıca pek çok okulda, idareciler öğrencilere seçmeli dersleri sunarken Yaşayan Diller ve Lehçeler Derslerini tercih etmemelerini, zira bu derslerin yerleştirme sınavlarında kendilerine fayda sağlamayacağını ya da bu dersleri tercih etseler dahi öğretmen bulayamayacaklarını söylüyorlar. Bu yılın Şubat ayında ise MEB, okul idarelerine,öğrencilere seçmeli dersler arasından 10’unu seçip sunmaları direktifini vermiş. Beklenebileceği üzere,okulların neredeyse tamamı, öğrencilerin tercih etmeyecekleri veya öğretmen bulunamayacağı gerekçesiyle Yaşayan Diller ve Lehçeler Dersini bu 10 ders arasına almamış. Kendi çocuğunun okuduğu okulda bu durumla karşılaştığını söyleyen Filiz Kaplan okul idaresine başvurduğunda, kendisine, bu dersi seçecek yeterli sayıda öğrenci ve dersi verecek öğretmen bulunamayacağı, ayrıca dersin TEOG sınavında öğrenciye bir yararının olmayacağı söylenmiş.

Pek çok veli, katılımcılıktan uzak bir şekilde planlanıp aniden müfredata alınan bu derslerin varlığından haberdar dahi değil. Bu nedenle dersler konusunda farkındalık yaratmak ve velileri-öğrencileri teşvik etmek de yine anadili sahiplerine kalmış durumda. Tüm bu dezavantajlara rağmen ilk üç yıl artan sayıda öğrenci bu dersleri tercih ederken,2016-2017 eğitim yılında sayı düşmüş görünüyor. Adıgece dersleri daha önce Kayseri, Sakarya, Tokat  ve Düzce’de açılırken, bu yıl yalnızca Kayseri’de açılmış. 19 sınıfta toplam 170 öğrenci ders alıyormuş. Bu yıl yeterli sayıda tercih yapılmadığı için Abazaca dersi açılmamış. Lazca dersinde de durum benzer. 2015-2016 eğitim yılında 250 civarı öğrenci Lazca dersi alırken, bu yıl dersi alan öğrenci sayısı 100’e inmiş. Bu derslerin tercih edilmesi için çabalayan insanların yorgun düşmüş olması kadar, ülkede farklı kimlikleri öteleyen atmosferin, OHAL rejiminin ve yaratılan korku ikliminin de bunda etkisi olduğu söyleniyor. Mütemadiyen tek dil, tek millet vurgusu yapılan bir siyasi iklimde insanların ders tercihi yaparken dâhi kaygı duymalarından daha doğal ne olabilir?

Oldukça sorunlu bir şekilde başlayan seçmeli dil dersleri serüveninde geçen yıllar içinde iyileşme görülebilirdi. Ders kitaplarının hazırlanması, öğretmen yetiştirilmesi, derslerin tanıtılması ve bu derslerin tercih edilmesi konusunda öğrencilerin cesaretlendirilmeleri için kolaylıkla çokça şey yapılabilirdi ama yapılmadı. Yaşanan yakın tarihli bir gelişme,geçtiğimiz ay Ankara’da yetkililerin bu konuda çalışan kurumlarla bir toplantı düzenlemiş olması. Orada dile getirilen çözüm önerilerinin dikkate alınmasını umalım şimdilik.

Anadillerin korunması için politika geliştirmek, bu dillerle ilgili araştırma yapan, kitaplar, dergiler yayımlayan  enstitüler kurmak veya bu tip çalışmalar yürüten sivil toplum örgütlerine destek olmak devletin görevidir. Ancak bunları yapmak şöyle dursun, son bir yıl içinde Kürtçe ile ilgili çalışmalar yürüten kurumlar KHKlarla kapatıldı. Mardin Artuklu Üniversitesi’ndeki Yaşayan Diller Enstitüsü’nün Kürdoloji Bölümü’nden bazı akademisyenler bir KHK ile ihraç edildiler. Belediyelerin desteği ile kurulan, Kürtçe eğitim veren kreşler/anaokulları  ve ilkokullar da ya kapatıldı ya da işlevsiz hale getirildi.  

Gönül isterdi ki anadil haklarının güvenceye alınmasını, mesela 42. Maddedeki yasağın kaldırılmasına ilişkin düzenlemeleri de içeren yeni bir Anayasa  gündemimizde olsaydı ve biz şu anda bu değişiklik önerilerinin yeterliliğini tartışsaydık. Maalesef bundan fersah fersah uzak bir noktadayız. Belki rejim değişince her sorunun adeta sihirli bir değnekle ortadan kalkacağına inananlar bu konuda da bir mucize bekliyorlardır. Kim bilir… Biz işimizi sihirli değnek ve mucizelere bırakmayıp, anadil hakları eşit vatandaşlık temelinde Anayasal güvenceye kavuşana kadar çalışmaya devam edelim derim. Yaşayan dillerimiz bir gün ölü dillere dönüşmesin diye.