Evet, benim o Diyarbakırlı. 1977 yılının soğuk bir kış gününde, Sur’da, Vahap Ağa Hamamı’nın hemen arkasındaki bir binada doğmuşum. Sonra iki yaşımdayken Dört Ayaklı Minare’nin biraz ilerisindeki bir binaya taşınmış, iki yıl da orada yaşamışız, adı gibi kendi de yeni şehir olan mahalleye taşınıncaya dek. Sur’da yaşadığımız yıllara, evlere dair pek bir şey hatırlamıyorum, o zamanlar çok küçük olduğum için.  Babamın Dört Ayaklı Minare’nin bulunduğu sokakta, tarihi postane binasının hemen yanındaki iş yerini gayet iyi hatırlıyorum ama. Babam amansız bir hastalığa yakalanıncaya dek, yani ben 8 yaşına gelinceye kadar, orada çalıştı. Çok şanslı olduğum günlerde küçük abimle beraber babamın iş yerine giderdik. Bazen odasındaki dönen koltuğa çıkıp oyun oynar, bazen oteldeki bir odaya girip yatağın üzerinde zıplayarak ya da yatarak vakit geçirir, bazen de sokaktaki esnaftan yiyecek falan alır, bayram gibi bir gün geçirdikten sonra eve dönerdik. ‘Eski’ sokak esnafı hatırlar hâlâ babamı ve iş yerini; beni de babamın kızı olarak bilirler, sağ olsunlar. İşte bu çocukluk hatıraları nedeniyle Dört Ayaklı Minare’nin sokağı babam demekti benim için. Onu kaybettikten sonra yıllarca adım atamadım o sokağa. Ölümünün ardından avuçlarımızdan kayıp giden iş yerinin önünden geçemedim. Nihayet gidişini kabullendikten sonra herhalde, en çok da Surp Giragos Kilisemize uğramak için, Sur’a yeniden biraz olsun kan ve can geldikten sonra oralara gider oldum. O sokak babam olmaya devam etti hep bu arada. Ta ki Dört Ayaklı Minare ayaklarından vuruluncaya dek. O ayakların dibinde Tahir Elçi vuruluncaya dek. Sur’da yaşayan on binlerce insan evini barkını yitirinceye, yüzlerce insan öldürülünceye dek. Sur’a ve o sokağa adım atmak çok zor geliyor şimdi yine. Artık babam değil, yıkım ve ölüm demek Dört Ayaklı Minare’ nin sokağı.

Ocak ayında Diyarbakır’a gittiğimde ne kadar zor gelse de Sur’a uğradım bir kere; Sur’a, orada yaşayanlara, esnafa biraz olsun destek olmak gayesiyle. Sur’a uğrayınca, ihtiyacımız olsun olmasın, neredeyse otomatik davranışlarımızdan biridir baharat almak. Ben de bari biraz baharat, çerez alıp götüreyim dedim İstanbul’daki eşe dosta. Baharatçının bulunduğu sokağın başı tepeden tırnağa silahla donatılmış bir özel harekatçı tarafından tutulmuştu. Etrafında da başka resmi giyimli ve sivil polisler vardı. Ürküntüyle beraber tuhaf bir yabancılaşma hissettim onları görünce. Belki vali, belki yardımcısı, ya da Sur’un bu halde olmasında rol oynamış olabilecek, yetkili gibi görünen biri ve korumaları o küçücük dükkanın her metrekaresini doldurmuşlardı. Baharatçıda oturan yetkili ‘sevimli sevimli’ bir şeyler anlatıyordu. Ben ise donup kalmıştım bu karşılaşma nedeniyle. Normal bir halde değildik; ben de normalmiş gibi alışveriş yapamıyordum. Sanki II. Dünya Savaşı’nda işgal altında olan Paris’i anlatan bir filmdeydik ve biz Parisienler olarak işgalcilerle aynı hayatı paylaşıyorduk, günlük hayatımızda kesişmeler oluyordu. Baharatçı da bana bakakaldı. ‘Ne istersiniz’ diyemedi o da belki benzer duygular içinde. Sonra yetkili, ‘sevimli’ bir şekilde ‘bizim kız’dan söz etti ve korumalarından o ‘tatlı kız’ı getirmelerini istedi. Sokağın başında gördüğüm, tepeden tırnağa silah ve patlayıcılarla donanmış olan o genç kadın girdi içeri. Çok garipti.  Birilerinin ‘bizim tatlı kız’ diye anlattığı kişi, bizim görünce ürktüğümüz, belki korktuğumuz, belki de öfkelendiğimiz, ‘burada ne işi var’ diye düşündüğümüz kişiydi. Sonra Dört Ayaklı Minare’nin sokağında karşılaştık aynı grupla. İkinci kere karşılaştığımız için kuşkulu bir şekilde süzdü beni korumalar. Gözlerini ayırmadan onları izlemenin dâhi hoş karşılanmadığı anlar. Kendi şehrinde, evinde, mütemadiyen ‘şüpheli’ muamelesi gördüğümüz anlar... Sokakta yürüyüp yasak bölgeye doğru ilerlediler; hani önceki kıştan beri bizim adım atamadığımız yere. Hani benim çocukluğumun iki yılını geçirdiğim binanın bulunduğu ama artık yok olan, şimdi haritada koca bir boşluk olarak duran yere doğru. Sadece haritada değil, hayatımızda koca bir boşluk var şimdi.

Sur’la ilgili anılarımızdan, yıkımdan, ölümlerden mahçubiyetle bahsediyorum tabi. Biliyorum ki 1915’te oradan sürülen, öldürülen Ermeniler ve Süryanilerin yakınları için hep yıkım ve ölüm demekti Sur. Bir şekilde hayatta kalıp orada yaşamaya devam edenler için ise on yıllarca baskı ve ayrımcılık demekti. Mecburiyetten arkalarında bıraktıkları evler, sokaklar, büyük bir yıkıma, değişime maruz kalmıştı geçen yıllar içinde. Geriye kalanlar da son iki yılda yok edildi büyük oranda. Onların ‘ah’ının, benimkinden çok daha derin olduğunu biliyorum. Bu yüzden bir yanım kendi hatıralarımıza ve bugün Sur’daki hayatlarından, evlerinden olan insanlara; bir yanım Ermeni, Süryani komşularımızın arkalarında kalan yıkık dökük anıların, inşa ettikleri medeniyetin, kültürel mirasın ve tarihlerinin yok edilmesine yanar.

Diyarbakır’dan ayrıldığım günden beri hep bir sonraki yıl oraya geri dönme planı yaparım. Geçen yıl, bu defa ‘ciddili’ bir taşınma planı yaptım. İşler güçler değişince, evdeki hesaplar çarşıya uymayınca gecikti taşınma işi. Orada yaşamayı hayal etmekten, planlar yapmaktan hiç vazgeçmedim ama.  Şehirdeki sivil toplum kuruluşlarının veya belediyenin çocuklarla ilgili bir çalışmasına, okullarına mesela, kabul ederlerse gönüllü olarak katkıda bulunurum diyordum. O okullar şimdi kapatılmış ya da işlevsiz bırakılmış durumda. Sivil toplum örgütlerinin bir kısmı KHK ile kapatıldı. Belediyeya kayyım atandı. Başkanlar tutuklu. Binlerce siyasetçi, aktivist, gazeteci içerde. Belediyenin kültür, sanat, tiyatro, müzik çalışmaları durduruldu. Sonunda kavuşacağız diye beraber hayaller kurduğumuz arkadaşlarımdan bazıları hapse girmemek için şehri, daha doğrusu ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Kalanların orada yaşamaya devam edip etmeyeceği belli değil. Bu yaşananlar nedeniyle, son aylarda Diyarbakır’a gittiğimde ne yapacağımı bilmiyorum hiç. Bir şey yapasım da gelmiyor doğrusu. Evde yeğenlerle zaman geçiriyor, çocukların saflığına sığınıyorum çoğunlukla. Yaşananlar, şehirdeki ahval nedeniyle kendimi pek ‘evde’ hissetmesem de artık.

Diyarbakır’dan uzakta yaşayan biri olarak bunlar benim hissettiklerim, içimde birikenler. Orada yaşanan trajedilerden doğrudan etkilenen insanların hallerini düşünemiyorum bile. Bu nedenle mahçup bir şekilde yazıyorum hislerimi.

Pazar günü düzenlenecek referandumda neden ‘hayır’ denilmesi gerektiği günlerdir yazılıyor, tartışılıyor. Rejim değişikliği, tek adam iktidarı, kuvvetler ayrılığının yok olacak olması, Meclisin yetkilerinin tırpanlanması vs. gibi ihtimaller aklı başında her insanın dehşete kapılması için yeterli aslında. Ama bunlara rağmen, ‘referandumun sonucu ne olursa olsun bizi etkilemeyecek, biz her türlü zulüm görüyoruz zaten’, ya da ‘vereceğim oyun ne etkisi olacak, nasıl olsa kazanacaklar’ diyenler var, biliyorum. Ben de şahsen referandumun sonucu ‘hayır’ olsa da bunun ülkede ne bir şeyin sonu, ne de başlangıcı olacağını, sihirli bir değnek gibi bir anda her şeyi değiştiremeceğini  düşünüyorum. Ama referandumun bu ülkedeki demokratikleş(eme)me serüvenindeki en önemli kavşaklardan biri olduğuna ve o kavşaktan mutlaka geçmemiz gerektiğine inanıyorum. O kavşaktan sonra oldukça engebeli bir yol bekliyor bizi ama öncelikle o kavşağı en az hasarla geçmemiz gerekiyor. Ve o kavşakta bir rol almanın, doğru yerde durmanın tarihi bir sorumluluk ve tüm bu yaşananlara karşı bir ses çıkarma fırsatı olduğunu düşünüyorum. Diyarbakır’la ilgili anılarımızı, düşlerimizi , evde olma duygumuzu elimizden alanlara karşı bir ses. Diyarbakır’da ‘inat da bir murattır’ derler. Çok yorulduk, biliyorum, ama ben inadımızdan bile olsa, gelin o sesi çıkarmaya devam edelim diyorum.