İnsan nereden başlasa, ne dese bilemiyor. Söyleyeceğim hiçbir şeyin bir hükmü olmayacak, biliyorum. Ama susmaya da gönlüm razı değil. En özünden başlayayım en iyisi yazmaya. Ben de Gezi’deydim. Belki de ülke tarihinin en uzun süren, ülkenin her köşesine yayılan, milyonlarca insanın katıldığı ya da destek olduğu, bize ‘baksana yalnız değilsin, umut var’ hissi veren o demokratik protestodaydım. İçeriden ya da dışarıdan hiçbir lideri, örgütlenmesi, finansörü olmayan, kendi kendine ortaya çıkan, büyüyen, hepimizin yüreğine su serpen o yasal eylemde. Ne hükümeti devirmekti derdimiz ne de anayasal düzeni değiştirmek. Muhtemelen en iyi tanımla, tamamen barışçıl bir ‘haysiyet ayaklanması’nda doğama, hayatıma, şehrime dokunma; sesimi duy, beni bir dinle dedik. Vatandaşız dedik. Hakkımız var dedik. Daha önemlisi, ağacın hakkı var dedik. Şehrin tarihinin, taşının, toprağının, havasının, çiçeğinin; hayvanın, çoluğun çocuğun, gelecek kuşakların hakkı var dedik. Başka da hiçbir şey demedik…

Bugün Gezi nedeniyle yargılanmakta olan arkadaşlarımız benden ve milyonlarca Gezi gönüllüsünden farklı hiçbir şey demediler, yapmadılar. Kimi sadece oraya gitti, kimi sadece inceleme yaptı, kimi sadece konuştu ya da izledi. Hiç kimse ama hiç kimse, hiçbir şiddet eyleminde bulunmadı. Aksine, Gezi’nin sulh içinde, kimseye zarar gelmeden sonra ermesi için çaba harcadı bazıları. Hele Osman Kavala, günlerce çırpındı kimsenin burnu kanamadan ve eylem başka bir şeye evirilmeden son bulsun diye.

Muktedirler de kolluk da yargı da bunları bilmiyor mu? Biliyorlar elbette. Ama nafile. Daha önce beraatla sonuçlanmış olan bir Gezi yargılamasının varlığına rağmen arkadaşlarımızı evrensel hukuku da ulusal hukuku da hiçe sayarak yargılamaya başladılar. Yeni iç ve dış düşmanlara ihtiyaçları vardı çünkü. Dışarıda kalanlara, sivil toplum gönüllülerine, insan hakları aktivistlerine göz dağı vermeleri gerekiyordu çünkü. Bunun için önce korkutulmak istenen camianın en tanınan, en sevilen, en çok üreten kişisini, Osman Kavala’yı aldılar. Sonra Yiğit’i. Toplam 16 günah keçisi seçtiler. İddianamede hukuka aykırı olarak elde edilmiş çeşidinden bile tek bir delil olmamasına rağmen hem de. Halen, kanuna aykırı yolla delil toplamak ya da yaratmak nedeniyle yargılanmakta olan kolluk ve yargı mensuplarının icat ettiği sözde delilleri esas alarak hem de.

Yiğit tam 7 ay hapis yattıktan sonra bırakıldı. Osman Bey ise hala tutuklu. Tam 838 gündür.

Osman Bey’in çok haklı olarak ‘fantastik kurgu’ olarak tanımladığı iddianamedeki eften püften iddiaları, arkadaşlarımız, yargılama mizanseni sırasında çürüttüler. Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanan suçlara uyan tek bir eylemlerinin olmadığı ortaya konuldu. İddianamede yer alan, Açık Toplum Vakfı ile Anadolu Kültür’ün 2005-2016 yıllar arası bütün nakit akışı ve verdikleri fonların dökümü Gezi’ye aktarılmış tek bir kuruşun olmadığını gösterdi. Gezi’yi zaten kimse örgütlememişti ki. Haliyle kimsenin finanse etmesi de mümkün değildi. Gezi’de gün boyunca oturan ya da geceyi orada geçiren gençlerin yiyecekleri, ilaçları filan imece usulü karşılanıyordu. Oraya adım atan herkesin çorbada tuzu vardı. Bunu herkes biliyordu ama davanın hukuki değil başka bir şey olduğunu gösteren çok şey oldu. Yargılama boyunca mahkeme heyeti iki kere değiştirildi. Osman Bey ile Yiğit’in tahliye edilmesi yönünde oy kullanan mahkeme başkanı davadan alındı. Yetmedi, mahkeme heyeti, Ali İsmail Korkmaz’ı tekmeleyerek öldüren ve bu sebeple yargılanıp ceza alan eski polis memuru Mevlüt Saldoğan'ın zarar gördüğü gerekçesiyle, yani mağdur olarak duruşmaya katılmasına karar verdi.

Bu hukuk garabetine elbet son verileceğini zira arzu ettikleri kadar zararı hedefledikleri tüm kesimlere ve arkadaşlarımıza verdiklerini düşünürken, dosyada kanuni olan ya da olmayan hiçbir delil olmamasına az da olsa güvenmek isterken, dolayısıyla Osman Bey’i tahliye edeceklerini umarken, üç arkadaşımız için ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle karşılaştık. Altı kişi de 15 ila 20 yıl ceza tehdidiyle karşı karşıya. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Osman Bey’in siyasi saiklerle, hakkında makul bir şüphe olmadan tutuklandığına ve tahliye edilmesi gerektiğine karar vermiş olmasına rağmen. İddianamedeki hususlar beş duruşmada çürütülmüş olmasına rağmen… İddianamenin basitçe kopyalanmasıyla oluşturulmuş bir mütalaa hazırlandı. Mütalaada, 7 aydır süren davada dile getirilen konulara ya da ifadelere yer verilmedi. Öylece, herhangi bir hukuki temele dayanmadan, o insanların hayatını da bu ülkenin geleceğini de karartacak cezalar istendi.

Mahkeme heyeti kararını 18 Şubat günü verecek. Doğrusu, şu yaşananlardan sonra beraat kararı verecekleri yönünde pek bir umudum yok. Zira, işler iyiye doğru gidiyor olsaydı böyle bir mütalaa ile karşılaşmazdık diye düşünüyorum. Hukuki olmayan bir davayla ilgili olarak söylediğimiz hiçbir şeyin hükmü de yok, biliyorum. Ama ne yapalım. Susmak mümkün değil. Hepimizi korkutmak, yıldırmak için onları ağır bir şekilde cezalandırmalarını vicdanım kaldırmıyor. Sadece olmam gereken yerde durduğumu göstermek, arkadaşlarımı yalnız bırakmamak için yazıyorum bunları.

Kaldı ki susmanın kime ne faydası olacak ki! En nihayetinde sıra herhangi birimizde. Çünkü bu davada yargı yok, infaz var!